Yıldıray OĞUR
Dün 97 yaşında ölen eski Alman Şansölyesi Helmuth Schmidt’in 1975’te ziyaret ettiği Türkiye’den dönerken, ”50 sene daha gelinmez buraya, istikrar kolay kolay yakalanmaz” dediği söylenir.
Nazilerin gençlik örgütü Hitlerjugend’de yetişmiş, Leningrad kuşatmasına asker olarak katılmış Schmidt Türkiye’nin AB üyeliğine de karşı çıkıyordu.
Ama 1975’teki o sözü herhalde sadece düşmanlık ve eski Nazi geçmişiyle açıklanamaz.
Onun geldiği Türkiye, askerî ara rejimlerden çıkmış, askerin kılıcının tepede sallandığı, 18 vekille hükümetlerin kurulduğu, Kıbrıs’a girdiği için dünyanın silah ambargosu uyguladığı, sokaklarında sağcı solcu öğrencilerin birbirini öldürdüğü, ekonomisi yerlerde bir Türkiye’ydi.
En kötüsü de halkının çoğunluğunu bir sebeple düşman, tehlikeli bellemiş, musiki konserine izin verdiği için Kültür Bakanlarının istifa etmek zorunda kaldığı tuhaf bir ülkeydi o Türkiye.
1949 yılında bir Ankara dönüşü kıvrıla kıvrıla akan Sakarya Nehri’ni gören Necip Fazıl’a “öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dedirten bir ülke.
“Öz vatanında parya gibi hissetmek” Türkiye’de dindarların devlete bakışlarını ve siyasetten beklentilerini belirleyen temel duygu oldu.
Burası bizim elimizden alınmış güzel ülkemizdi. Devlet düşmüş bir kaleydi.
Bu duygu muhafazakâr kitlelerde 28 Şubat günlerinde bile devlete düşmanlığa dönüşmedi, bu histen radikal akımlar ortaya çıkmadı. Ama geri gelmek, rövanş almak, devleti ele geçirmek muhafazakâr siyasetin motorunu çalıştıran kömür oldu hep.
Devletle dindar toplum arasındaki bu makas yıllarca kapanmadı, bütün merkez sağ siyaset bu makas aralığında cereyan etti.
AK Parti’nin 13 yıllık kesintisiz iktidarının 10. Yılında, hatta askerî vesayetin barakalara gönderilmesinden sonra bile hâlâ bu makas kapanamamıştı, bir hükümetten ve bir devletten bahsetmek mümkündü. AK Parti’ye dönük en sert eleştiri de “Ankaralılaşmak”tı.
Muhafazakârlarla devlet arasındaki makası kapatan kırılma noktası 7 Şubat’ta başlayan, Gezi ve ardından 17/25 Aralık’la devam eden süreç oldu.
Ergenekon ve benzer davalarla başlayan süreçte Kemalistler uzun süredir ilk defa devletle karşı karşıya geldiler. Ama onlar için esas kırılma Gezi’de yaşandı. Kemalistler hep haşarı çocukları olmuş solcular tarafından sonunda sokağa çıkmaya ikna edildi ve kendilerini ilk kez ev sahibi olduklarını düşündükleri devletin karşısında buldular, hem de direnirken...
Devlet koltuğu boşalmıştı. İşte boşalan koltuğa, kendilerini devleti, kurulu düzeni savunurken bulan dindar kalabalıklar ve onların siyasi temsilcileri oturdu. Gezi’ye karşı meydanları dolduran kalabalıklar, meşruiyetçi çizgiye, normale ve devlete sahip çıktılar.
Ama esas belirleyici kırılma 7 Şubat’la başlayıp, 17/25 Aralık operasyonları, MİT tırları kriziyle birlikte giden süreçte yaşandı.
İçeriden ve dışarıdan devlet saldırı altındaydı. Bu kez dindarlar kendilerini, yıllarca onları potansiyel suçlu gören devlet kurumlarının yanında buluverdiler.
Gözaltına alınmaya çalışılan MİT müsteşarının, yere yatırılıp dövülen MİT’çinin ya da kumpas mağduru askerlerin, hükümete çok yakın diye eleştirilen bir Genelkurmay Başkanının yanında, Batılı ülkelerden yükselen eleştirilere karşı bir zamanlar ulusalcıların yaptığı gibi Türkiye’nin yanında, önünde.
Tam o günlerde bu aralar televizyonlarda tekrar yayınlanan bir konuşmasında Erdoğan, Necip Fazıl’ın o dizelerini okuduktan sonra şöyle demişti: “Artık o dizelerde garip ve parya değil, öz yurt ve öz vatan kelimelerini öne çıkartmalıyız. Çünkü burası bizim öz yurdumuzdur, öz vatanımızdır.”
Dün Necip Fazıl’ın şiirlerini okuyarak yetişmiş bir siyaset kuşağının 10 Kasım’da “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” için söyledikleri sözler, neredeyse bütün bakanların devlet kurumlarının attıkları tweetler, AK Partili Büyükşehir Belediyesinin İstanbul’un bütün köprülere astığı Atatürk’ü anan dev posterler, son 29 Ekim’in uzun yıllardır en organize törenlerle kutlanması dikkatli gözlerden kaçmamıştır.
İnsan yaşadığı zamanı önemser. Belki Türkiye’de o yüzden her olaya çok çabuk tarihî deniyor. Halbuki tarihî olan şeylerin çoğu gözle görüp tarihî diyebileceğimiz yakınlıkta ya da büyüklükte olmuyor, onlar genelde devrimci anlar da değil, süreçler, biz farkında olmadan yavaş yavaş akan dip akıntılar.
Bundan sadece 8 yıl önce Türkiye, askerlerin canlı yayında, gazetecilerin hayran bakışları altında Cumhurbaşkanı seçilmek için “sözde değil özde laik” olma şartları ileri sürdüğü, milyonlarca insanın first lady başörtülü olmasın diye meydanlara çıktığı bir ülkeydi.
7 yıl önce ise üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmaya çalıştığı için iktidar partisi az kalsın kapatılıyordu, en ilerici demokrat aydınlar bile üniversitede başörtüsü yasağının kaldırılması için hem özgürlük hem laiklik diye bildiriler yayınlamak zorunda hissediyorlardı kendilerini. Kamuda başörtüsü söz konusu bile değildi.
Bundan sadece 5 yıl önce Kürt siyasetçilerin en çok alkış alan sonra da dava olarak onlara dönen, en radikal, en tepki çeken talebi devletin Öcalan’ı muhatap alıp görüşmesiydi.
Bundan dört yıl önce Kemalistlerin en büyük endişesi cemaatin devlete sızmasıydı. En öncelikli talepleri ise Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması, Ergenekon ve benzer davaların yeniden görülmesi.
Aslında hiç bitmeyen bir Anayasa tartışmasıydı bu yaşadığımız 10 yıl.
Masada birkaç anayasa profesörünün yaptığı değil, ülkenin her yerinde, her an, televizyonlarda, gazetelerde, mahkemelerde, sokaklarda kavga ederek, kapışarak, vuruşarak, kutuplaşarak yapılan bir büyük müzakereydi bu.
Olup biten biraz savaşların, kamplaşmaların, kavgaların, ihtiyaçların, zorunlu uzlaşmaların sonucu ortaya çıkmış Amerikan Anayasası’na benziyor.
Türkiye’de farklı kesimler birbirinden nefret ederek tanışıyorlar. Kavga ederek konuşuyorlar. Ve aslında kutuplaşarak anlaşmanın zorunlu olduğu yollara doğru ister istemez giriyorlar.
Kimsenin kimseyle konuşmadığı bu küskünler kakofonisinde aslında büyük bir diyalog var. Herkes birbirini tartarak, belki okuyarak değil bizzat yaşayarak öğreniyor. Keserek biçerek zarar vererek birbirini değiştiriyor.
Bu 10 yılda herkes birbirinden neler öğrendi.
AK Parti, Milli Görüş çizgisiyle büyük merkez parti olunmayacağını liberallerden, demokratlardan öğrenmişti.
Laikler de askerlere sırtlarını dayayarak Türkiye’de daha uzun yıllar siyaset yapamayacaklarını, hükümranlık süremeyeceklerini, darbenin, askerî vesayetin iyi bir şey olmadığını, yani demokrasinin, siyasetin faziletlerini AK Parti’den, şimdi diktatör dedikleri Erdoğan’dan öğrendiler. Askerî vesayetin yıkılmasında cemaatin sonrasında fake çıkan davaları belirleyici oldu ama o davalar sırasında yaşanan tartışmalarla herkes değişti, askerî vesayet fikri ahlaken yıkıldı.
Dindarlar da 90 yıl Kemalistlerin cebirle, hakaretle anlatmaya çalıştığı laikliğin devlet idaresindeki kıymetini cemaatten öğrendiler.
Türkiye’deki dindarlar için devlet, yeniden ele geçirilmesi gereken bir kaleydi. O yüzden cemaatin devlete sızmasına geniş dindar kitleler hak vererek baktılar, destek verdiler, muhafazakâr ailelerden gençleri cemaat bu ülküyle saflarına kattı. Ama bunun için hiçbir ahlaki, dinî, hukuki ilke tanımayan cemaatin vahşi iktidar arzularıyla yaptıkları, devleti ele geçirmeye çalışırken yıkmaya çalışması o kadar büyük bir eğreti hissi uyandırdı ki devleti ele geçirme fikri de cemaatle birlikte tepetaklak çöktü. Bir pozisyona gelecek kişinin dindar olması değil, ehil olması fikri yükselişe geçti. Devlet işlerinde hiyerarşinin modern ve seküler kıstaslarla kurulmasındaki hayır kendiliğinden keşfedildi.
Türkiye’de laikler insanların inançlarıyla, giyimleriyle kuşamlarıyla uğraşmanın iyi ve faydalı bir iş olmadığını da AK Parti’den öğrendiler. Belki AK Parti’ye yarıyor bu diye öğrendiler, belki cip süren başörtülü kadın görünce içlerinden hâlâ söyleniyorlar. Ama bu artık şık ve medeni bir davranış değil. Ekonomik ilişkiler, şehirde daha sık karşılaşmalar, bunun böyle devam edeceğine ikna olmalar, iktidar ilişkileri eski nesli içine atmaya, yeni nesli başka bir dil tutturmaya zorladı, zorluyor. Aksi fikirler hızla marjinalleşiyor, direnenler Hürriyet’ten Sözcü’ye düşüyor.
Muhafazakârlar Kürtlere yapılan haksızlıkları AK Parti iktidarının çözüm çabalarından, kurulan empatilerden, açılan kamusal alandan öğrendi. Öcalan’la müzakereye bile kimse sesini çıkarmadı. Buna direnen laik Türklerin kalplerini yumuşatan ise Gezi ve ardından Kürtlerle yan yana durmanın stratejik faydalarının farkına varmaları oldu.
Gezi’ye iktidarı değiştirme heyecanıyla katılan laik Türkler, sonu hüsranla biten bu başkaldırıyla devirmecilik oyununun artık tutmadığına ikna oldular. O yüzden muhafazakâr medyanın her olay için tehlike çanları çaldırdığı o ikinci Gezi bir türlü gelmedi.
Çözüm süreci belki buzdolabında ama çözüm süreci devletin değiştiğini, çözümün mümkün olduğu, şiddet olmadan da konuşmanın, siyaset yapmanın hak talep etmenin mümkün olduğunu Kürtlere bizzat yaşayarak gösterdi. Eli silahlarının en büyük silahı olan “Başka çare mi bıraktınız” efsanesi çöktü. Büyük bir psikolojik eşik aşıldı. Çözüm sürecinin en sağlam aşamasına geçildi böylece. Barajı aşmış, Meclis’e MHP’den kalabalık girmiş bir HDP varken, artık PKK’nın silahı, hendeği, mayını daha çok Kürtlerin gözüne batıyor, daha tarih dışı kalıyor. 1 Kasım’da yer değiştiren 1 milyon Kürt seçmen başlangıç. Silahın devrinin geçtiğine, Türk solcularının tersine tazyikine rağmen Kürtlerin kendisinin karar vereceği bir eşiğe doğru yürüyoruz.
Yani aslında Türkiye son 10 yılının en uzlaşılmaz gibi görünen başlıklarında ite kaka, düşe yanıla, birbirini hırpalaya, parçalaya bir orta yol, bir ortak akıl bulmayı başardı. O hayatta aşılmaz denen sorunların çoğu şu anda sorun bile değil.
Bu büyük, keskin sorunlar, çatışmalar, silah gibi siyaseti yok eden etkenler ortadan kalktıkça ortaya üzerinde herkesin kozlarını paylaşacağı, tartışacağı, siyaset yapacağı temiz bir zemin çıktı/çıkıyor.
Zor oldu, hâlâ zorluklar çok. Hâlâ riskler var ama çok büyük bir mesafe katettik.
Sınırlarında iç savaşlar, kendisine karşı bilenmiş düşman ülkeler olan, içeride ve dışarıda terör örgütleriyle mücadele eden, bu sırada devleti ortadan ikiye bölünüp birbiriyle kavgaya tutuşmuş, istihbaratı sokağa düşmüş, bu sırada barış süreci yürütmeye çalışan, aynı anda isyanların çıktığı ama defalarca seçimlerin yapıldığı demokrasisi ve devleti ayakta kalmayı başarmış bir ülke Türkiye.
Bu büyük bir başarı hikâyesi.
Yani kendimize haksızlık etmeyi bırakalım.
Türkiye kötüye gitmiyor. İç savaşa da gitmiyoruz. Tam tersine Türkiye biz farkında olmasak da normalleşiyor
Yüzde 49.5 da bu normalleşmeye destek için bir araya geldi 1 Kasım’da. Evladının üzerine kapanan bir anne gibi toplum ülkelerine, günlük hayatlarına 5 ay önceki endişelerini ve eleştirilerini bir kenara bırakıp sahip çıktı.
Bu duyguyla kavga etmeyenin, bunun kıymetinin farkına varanın siyaseten, ahlaken ve entelektüel olarak kazanacağı bir dört yıl bizi bekliyor.
Yazarlar
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURBuyurun tekrar çözüm sürecine... 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanGrönland kavgası: Ne Trump NATO’yı feda edebilir ne Avrupa 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile Bayraktarİran’ın dinamikleri 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİTO Başkanı’na milyonlarca liralık harcamayı sordular 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakDizinformasyon mu, manipülasyon mu? 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUToplumsal gidiş nereye doğru? 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalVenezuela, MAGA ve Çin 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayVenezuela ve Trump doktrini 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN“Yetkim olsa HSYK’yı anında yargılardım” … 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen Çalıkuşu“Terörsüz Türkiye” süreci ne alemde? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİAranan baron İmamoğlu muymuş? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRGül, Arınç, Atalay’ın olduğu bir AK Parti iktidarında İmamoğlu tutuklanabilir miydi? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSefalet ücreti 15.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanAdaletsizlik Müslüman toplumların kaderi olabilir mi? 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraZamanımızın Bir Kahramanı 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürtlerle Suriye’de savaş, Türkiye’de barış: Ne kadar mümkün? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKABD terörü ve rızanın çözülüşü 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalSiyonist evanjelist yayılmacılığa karşı demokratik konfederal dayanışma 4.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANDavutoğlu’nun “öfkeli çocuklar”ı 3.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürkiye İçin Irak Peşmergeleri Sorun Olmuyor da Rojava neden Sorun! 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKEve siyaset için dönüş öncesi bir mıntıka temizliği gerek 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP modernizmi ve faşizmi... 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Ali TürerÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ? 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDEN"Arananlar" zulmü ne zaman son bulacak? 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunYazmak, ciddi bir iştir 28.09.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNÖcalan, Erdoğan’a “Seni yine başkan yaptırırız” sözü mü veriyor? 11.09.2025 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANTürkiye’de ve Yunanistan’da Aleviler – Yeni Bir Tablo 1.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Selami GÜREL“Adı belirsiz” süreç hızlı ilerliyor 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELOtoriter Nasyonal-Kapitalizmin Yeni Eşiği: II. Trump Devri 5.02.2025 Tüm Yazıları









































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
17.01.2026
13.01.2026
10.01.2026
7.01.2026
5.01.2026
3.01.2026
31.12.2025
24.12.2025
23.12.2025
17.12.2025