Yıldıray OĞUR
Türkiye hararetle 2011 yılında imza atılmış, 2012 yılında Meclis’ten oy birliğiyle geçirilmiş İstanbul Sözleşmesi’ni tartışıyor.
Türkiye hararetle 2011 yılında imza atılmış, 2012 yılında Meclis’ten oy birliğiyle geçirilmiş İstanbul Sözleşmesi’ni tartışıyor.
Tartışmanın en hararetlisi ise muhafazakar kesimin kendi içinde yaşanıyor.
Öyle ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar'ın kurucularından olduğu KADEM, sözleşmeye destek verirken, oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucularından olduğu TÜGVA sözleşmeden çekilmeyi savunuyor.
İmzalanmasının üzerinden dokuz yıl geçmiş uluslararası bir sözleşme nasıl oldu da bir anda böylesine hararetli tartışmaların konusu haline geldi sorusuna cevap vermeye çalışmadan önce sözleşmenin tartışılma biçimi üzerine konuşmak gerekiyor.
Çünkü ortaya sürülen argümanlar bundan 17 yıl önce imzalanan başka bir uluslararası sözleşmeyle ilgili tartışmaları hatırlatıyor.
2003 yılında AK Parti iktidarı, AB adaylık sürecinde verilmiş bir sözü yerine getirerek Meclis’ten "İkiz Sözleşmeler" olarak bilinen, Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ni geçirmişti.
Aslında bu sözleşmeler 1966 yılında imzaya açılmıştı.
Türkiye imzalamadan önce 190’ı aşkın ülkenin bu sözleşmelerin altında imzası vardı.
İçinde yaşam hakkı, adil yargılanma hakkı, kölelik yasağı, tutuklananların hakları, savaş propagandası yasağı, seyahat özgürlüğü gibi düzenlemeler içeren sözleşmeleri, önce yine AB
sürecinin gereği olarak 2000 yılında DSP-MHP-ANAP hükümeti imzalamış, Meclis’ten geçirmek ise AK Parti iktidarına kalmıştı.
Peki neydi bu 37 yıllık gecikmenin sebebi?
İkiz Sözleşmeler, sömürgecilik sonrası, bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerin katıldığı dünyanın yeni normlarını ortaya koyuyordu. O yüzden sözleşmelerin birinci maddesinde "Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler" maddesi yer alıyordu.
Halbuki Türkiye zaten 1945’de birinci maddesi "Milletlerarasında, milletlerin hak eşitliği ilkesine ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkına saygı üzerine kurulmuş dostane ilişkiler geliştirmek" diye başlayan Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni imzalamıştı.
Sınırları, ülkedeki azınlıkların statüsü Lozan’da tescil edilmiş bir ülkeye karşı, sömürgecilik için 35 yıl önce yazılmış bu madde kullanılamazdı.
Ama bu hukuki açıklamalar kimsenin umurunda olmadı, bu maddenin yer aldığı sözleşmelerin AK Parti iktidarı tarafından Meclis’ten geçirilmesi ulusalcı çevreleri ayağa kaldırdı.
Sözleşmenin imzalandığı dönem ABD’nin Irak işgalinin hemen sonrasına denk geldiği için komplo teorileri için de iklim müsaitti.
İkiz Sözleşmeler’in imzalanmasına "ihanet" "vatan hainliği" dendi, bunun "ulus devletin intiharı" anlamına geldiği iddia edildi, Türkiye’nin bölünmesi, Kürdistan için düğmeye basıldığı yazıldı.
Şimdi tam tersi siyasi açıklamalar yapan İstanbul Üniversitesi Senatosu, o günlerde “İkiz sözleşmeler, ulusal birlik ve bütünlük açısından büyük tehlike oluşturuyor" diye açıklama bile yapmıştı.
İşte böyle büyük laflar edilen İkiz Sözleşmeler’in imzalanmasının üzerinden 17 yıl geçti.
Türkiye hala 17 yıl önceki sınırlarında. Kürdistan kurulmadı. Kimse bu sözleşmedeki maddeye dayanarak kendi kaderini tayin hakkı istemedi. Ulus devlet intihar etmedi.
Metinler üzerinden aşırı yorumlara varmak, hak ve taleplerin önüne gelecekteki olası en kötü senaryoları engel olarak koymak, Türkiye’de her türlü gericiliğin retoriklerinden biri ola gelmiştir.
Bunun en unutulmaz örneklerini başörtüsü yasağını savunanlardan duymuştuk.
Üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkmasına karşı, bugün üniversitelerde başörtüsüne izin verilirse, iki yıl sonra başörtüsüz öğrenci kalmayacağı, başörtülü kızların varlığının açık kızlara baskı olacağı gibi projeksiyonlar ileri sürülmüş, afaki gelecek senaryoları o günkü hak talebinin önüne set olarak konulmuştu.
Bugün de İstanbul Sözleşmesi’ne İkiz Sözleşmeler’e karşı ileri sürülenlere benzer iri laflarla, metnin aşırı yorumlanmasıyla, başörtüsü yasaklarını savunanların ileri sürdüğü türden kurmaca gelecek projeksiyonlarıyla karşı çıkılıyor.
9 yıl önce AK Parti iktidarının imzalayıp, Meclis’ten geçirdiği bu sözleşme için şu ana kadar "aileyi yok etmeyi amaçlayan proje", "Asrın fitnesi", "Milli varlığımızı tehdit eden ifsat hareketi", "çocuksuz aile, ailesiz toplum hedefliyor" dendi, sözleşmeyi destekleyenler "Soros destekli" olmakla, "fuhşiyatı desteklemekle", "AKP’nin papatyaları" olmakla suçlandı.
Tabii ki her türlü sözleşmeye, kanuna, düzenlemeye herkesin medeni sınırlar içinde her zaman itiraz etme hakkı var.
Nitekim, tam adı "Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi" olan ve İstanbul’da imzalandığı için İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen bu sözleşmeye imzacı Avrupa Konseyi üyeleri içinden de itirazlar yükseliyor.
Özellikle de muhafazakar gruplar, aşırı sağ parti ve çevrelerden.
Bu olmadık koalisyonların da ortaya çıkmasına neden oluyor.
Örneğin, İstanbul Sözleşmesine karşı yaptığı konuşma Türkiye’de İslami çevrelerde hararetle karşılanan, Whatsapp gruplarında takdirle döndürülen Polonya’nın Adalet Bakanı, temel sloganı "egemenliğimizi yabancı İslam kültürüne karşı koyuyoruz" olan sıkı bir İslamofobik ve göçmen karşıtı aşırı Katolik sağ partinin lideri. Herhalde Haçlı Seferi ilan edilse Edirne’ye doğru ilk koşacaklardan olan bu Polonyalı siyasetçi ile Avrupa’yı Haçlı zihniyetiyle suçlayan Türkiye’deki bazı İslami çevreler yan yana düşmüş oldular.
Yine de Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ni "asrın fitnesi" demeden eleştirenler de var.
Ama onlarına argümanlarında da ciddi maddi hatalar, aşırı yorumlar, abartılı gelecek projeksiyonları dikkat çekiyor.
Makul eleştirilere bir örnek olarak önceki gün Star’da çıkan Sibel Erarslan’ın yazısı gösterilebilir.
Yazı, başka pek çok kişi ve çevre tarafından da ifade edilen sözleşmeye yönelik temel itirazları toparlaması açısından da üzerinde durulmayı hak ediyor.
Birinci iddia şu;
"Sözleşme, fıtri ve doğal olan kadın veya erkek oluşun yerine, "cinsiyetsizliğin" ikame edilmesini dayatmaktadır. Sözleşmedeki dikkat çekici bir diğer ifade ise "gender stereotype" tir. Cinsiyet hakkında kalıplaşmış yargılar, genellemeler şeklinde tanımlanan bu kavram çerçevesinde sözleşmenin ana gayelerinden birisi olarak; "non stereotyped gender roles" hedeflenmektedir. Bu noktada sözgelimi bir öğretmen kız öğrencisine kızım, erkek öğrencisine oğlum şeklinde seslenemeyecektir. Sözleşmeye göre bu ayrımcılık ve şiddettir."
Öncelikle sözleşme uluslararası olabilir ama Türkiye’yi bağlayan Meclis’ten geçirilen Türkçe çevirisidir. O yüzden kavramların İngilizcelerinden anlamlar çıkarmaya çalışmanın, sözleşmeyi "ecnebi işi" göstermek dışında pek bir anlamı yok.
Adı zaten "Kadına yönelik şiddet" diye başlayan, amacını "Kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak" olarak açıklayan bir sözleşmenin "cinsiyetsizliği" dayattığını söylemek ise oksimoron bir ifade olur.
Ayrıca sözleşmenin hiçbir yerinde "cinsiyetsizlik" kelimesi geçmediği gibi, bu anlama gelecek bir amaçtan da bahsedilmiyor.
Evet, sözleşmenin İngilizcesinde "gender stereotype" diye bir ifade geçiyor ama "non stereotyped gender roles" diye bir ibare geçmiyor.
Ayrıca burada kastedilen "stereotype roles" den kasıt erkeklik ve kadınlık değil. "Stereotype" negatif bir kullanım, en iyi çevirisi "basmakalıp" roller olabilir.
Erkeklerin çalışıp, kadınların ev işlerini yapması, erkek eşini aldatınca elinin kiri, kadın aldatınca iffetsizlik olması gibi basmakalıp rollerden bahsediliyor.
Yani bunun ucu öğretmenin kız öğrencileri kızım, erkek öğrencilere oğlum diye çağıramamasına varmaz.
Ayrıca bir uluslararası sözleşmeyle zaten oraya varılamaz. Sözleşmede böyle bir düzenleme olmadığı gibi, kültür, dil, gelenek kanunla düzenlenemez. Kadın-erkek tuvaletlerini cinsiyetçi bulan bazı radikal talepler var ama kadına yönelik şiddeti ve o şiddeti besleyen hukuki ve zihni altyapıyı değiştirmek isteyen bu ana akım uluslararası sözleşmenin o marjinal talepleri karşılamak gibi bir amacı yok.
Bu ekstrem örnekler sadece sözleşmenin şeytanlaştırılmasına yardımcı olur.
Ayrıca bu örnekte ve benzer eleştirilerde, sözleşmenin bu maddesinin “kadın ve erkek rollerinin kökünü kazımayı” amaçladığı gibi aktarılıyor, bu yapılırken maddenin bir kısmı sansürleniyor.
Halbuki sözleşmenin bu maddesinin tamamı şöyle:
"Taraflar kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır."
Bu maddeden cinsiyetsizlik dayatmasına ya da kadın ve erkek kimliklerinin kökünün kazılacağına varmak için epey zorlamak gerekir.
Benzer bir biçimde şu madde de sözleşmenin "namussuzluğu"na delil gösteriliyor:
"Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde "namus" gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir."
Sözleşmede başına sözde yazılıp, tırnak içine alınan ‘namus’un namus cinayetlerindeki namus olduğunu anlamak herhalde zor değil. Bu maddeyle sözleşme namusa karşı olmuyor, namusun şiddet eylemine gerekçe yapılmasına, bunun ceza indirimi nedeni olmasına karşı çıkıyor.
Erarslan’ın yazısındaki ikinci itiraz ise sözleşmeyle ilgili en yaygın ve popüler itiraz:
“Sözleşmedeki ideolojik terimlerden bir diğeri ‘’sexual orientation’’ yani ‘’cinsel yönelim’’dir. Burada kişinin birey olarak kimliği değil, kişinin cinsel isteklerinin esas alınması söz konusudur. Kadına şiddeti önlemek amacıyla hazırlanan bir yasada, cinsel eğilim, cinsiyet kavramının önüne geçirilmektedir. Sözleşmeye göre cinsiyet tehlikeli, cinsel eğilim ise tehlikesizdir.”
Sözleşmedeki 81 madde içinde sadece tek bir maddede "cinsel yönelim" kavramının geçiyor. Bu böyleyken sözleşmeyi tek bir cümleden hareketle "cinsel yönelimi, cinsiyetin önüne geçirmeye çalışmakla" suçlamak dayanaksız, aşırı evhamlı bir iddia.
İçinde buna yakın bir ibarenin dahi geçmediği bir metni, "sözleşmeye göre cinsiyet tehlikeli, cinsel eğilim ise tehlikesizdir" diye konuşturmak ise ancak gaipten ses duymakla mümkün.
İstanbul Sözleşmesi’nde "cinsel yönelim" kavramının geçtiği tek madde şu:
“Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”
Yani sözleşme hükümleri uygulanırken, bir mağdur, ki bu sözleşmenin mağdurları kadınlar, haklarını korumaya yönelik tedbirlerden yararlanırken, sıralanan pek çok özellik, kimlik veya statüsüyle birlikte "cinsel yönelimi" yüzünden de, yani eşcinsel olması nedeniyle de ayrımcılığa uğratılamaz diyor.
Buna karşı çıkmak, "hayır, o zaman ayrımcılığa uğratılsın" dan başka bir anlamına gelmiyor.
“Cinsel yönelim” kavramının resmi bir sözleşmede geçmesi açısından itiraz edenler olabilir ama bir mağdura bu yüzden ayrımcılık yapılamayacağıyla ilgili bir hükümden Lut kavmine, eşcinsel evliliklere nasıl varıldığını anlamak bir hayli zor.
Ve Erarslan’ın yazısındaki son itiraz;
"Sözleşmenin terminolojisinde dikkat çeken bir diğer ifade; "domestic violence" (ev içi şiddet)in, bizim dilimize "aile içi şiddet’’ olarak geçirilmiş olmasıdır. Sözleşmenin Türkçe metni, aileyi şiddet mekanı, şiddetin doğduğu yer olarak tarif etmektedir."
Evet, sözleşmenin İngilizcesinde "domestic vioelence", Türkçe’ye "aile içi şiddet" olarak tercüme edilmiş. Buradan hareketle "hedef Türk ailesi" deniyor. Aile dışı beraberliklerin kapsam dışına çıkarılmasında art niyet aranıyor.
Bunu iddia edenler sözleşmeyi yazanların İngilizce konuşan ülkelerde değil de Türkiye’deki aile olduğunu da iddia etmiş oluyorlar. Gerçekten birilerinin Türkiye'de aileyi bitirmek için plan yapmakta olduğuna inananlara herhangi bir meseleyi anlatmak zaten mümkün değil, onlar yazıyı burada terk edebilir.
Ama "Domestic" kavramının Türkçe’de benzer bir karşılığı olmaması bir tarafa, sözleşmenin hemen girişi okunmuş olsaydı, orada "Tanımlar" diye bir bölüm olduğu görülecekti. Orada, sözleşmedeki kullanımından neyi kastedildiği açıklanan kavramlardan biri de ‘aile içi şiddet’. Şöyle deniyor:
"Aile içi şiddet; eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır."
Şimdi gelelim, baştaki soruya: Peki ne oldu da dokuz yıl sonra bu sözleşmenin İslam’a, aile yapımıza ihanet olduğu keşfedildi?
Çünkü imzalamasından dokuz yıl sonra gelen bu ani hiddet, Hz. İsa’nın katili diye ilk gördüğü Yahudi’ye tekme tokat saldıran, ‘ama bu 2000 yıl önce oldu’ denince de ‘ama ben yeni duydum’ diyen adamın öfkesine benziyor.
Aslında ne 2011’den bu yana aileler parçalandı, ne de halkımız kitleler halinde eşcinsel oldu. Hatta 2011’de serbest olan eşcinsel onur yürüyüşleri bile son beş yıldır yapılamıyor.
Bu dokuz yılda değişen tek şey muhafazakar iktidarın kudreti ve muhafazakar kitlelerin özgüveni.
2011 yılında Avrupa ile iyi ilişkileri olan, içerideki güç dengelerini gözeten, başka kesimleri de ikna etmeyi, rıza kazanmayı önemseyen bir iktidar ve muhafazakar kitle vardı.
O atmosferde AK Parti iktidarı Türkiye’deki kadın sivil toplum hareketiyle işbirliği içinde çalışmış, İstanbul Sözleşmesi’ne Avrupa’da öncülük etmiş, sözleşmeyi çekincesiz ilk imzalayan ve Meclis’inden geçiren ülke olmuştu. Yıllarca da iktidar çevreleri bununla gurur duydu. Bu imza, AK Parti icraatlarının anlatıldığı Sessiz Devrim kitabına gururla kondu. Bugün sözleşmeyi asrın fitnesi ilan edenler de herkesin gözü önünde olan bütün bu gelişmelerle ilgilenmediler, bir kısmı da ilgilenmeyi zamanın şartlarına uygun bulmadılar.
Ama 10 yıl sonra artık Avrupa’nın ne dediğiyle ilgilenmeyen, içine doğru kapanmış, içerideki güç dengelerinin tamamını kendi lehine dönüştürmüş, başka kesimleri ikna etmeyi umursamayan ve buna ihtiyacı da kalmayan, uzlaşmayı eziklik olarak gören bir iktidar ve muhafazakar kitle var.
Artık hakim olan, uzlaşma, müzakere, istişareyi eziklik, "birilerine şirin gözükmek" olarak gören ve "bizim dediğimiz olmalı" diyen yeni bir görüş.
İstanbul Sözleşmesi, eskinin uzlaşmacı, demokrat, sivil toplum örgütleriyle birlikte çalışan, dünyaya açık dengeleri gözeten AK Parti iktidarından kalan eski bir hatıra artık.
Artık bu dengeleri gözetmek zorunda olmamanın özgüveniyle, yıllar önce sandıklara kapatılmış kadın-erkek ilişkileriyle ilgili değerler, fikirlerle sözleşmenin maddeleri yeniden süzgeçten geçiriliyor.
Bu yapılırken de ‘İmzalarken kendimizde değildik, meyve suyumuza bir şeyler katmışlar’ gibi tepkiler veriliyor.
Halbuki herkes kendindeydi, neyi imzaladığının da gayet farkındaydı. O gün onu yapmak, ona destek vermek ya da ses çıkarmamak siyaseten doğruydu ve şıktı.
Sözleşmenin içeriği üzerine yapılan tartışmalar kadar iktidarın zayıf ve güçlü olduğu dönemlerde değişen siyaseti açısından da kritik bir tartışma bu.
İstanbul Sözleşmesi’nin ahlaksızlığa neden olduğunu iddia edenler, kınından çıkarılan kılıçlar gibi zamanı geldiğinde sandıklardan çıkarılan hakiki fikirlerin toplumda muhafazakarlara karşı nasıl bir güvensizlik yarattığını, güç ilişkilerine göre bu pozisyon değişimlerinin kamusal ahlaka nasıl kalıcı zararlar verdiğini pek umursamıyor.
Aslında mesele İstanbul Sözleşmesi’nden daha çok, uzlaşma, denge, birbirini göz etme üzerine kurulan ve bir arada yaşamamızı sağlayan toplumsal sözleşmemiz...
Esas yara alan da çekirdek aile değil, içinde yaşadığımız büyük ailemiz...
Yazarlar
-
Mensur AkgünTrump şaşırtmaya devam ederken… 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezÖnümüzdeki Küresel Riskler 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÇankaya şişmanı... 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciÇöken CHP mi AK Parti mi? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTSıfır tüketim, 402 lira fatura… 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENSuriye’nin “normal”i inşa ediliyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasSuriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZSuriye’de yeni dönem arayışı: Çatışmadan entegrasyona geçilebilecek mi? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİBeleş hamaset, boş balon 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİstanbul çok kötü yönetiliyor! 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUİçişleri bakanı ne demişti, gerçek ne çıktı? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKDışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNHızlı çöküşün anatomisi 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAGün Rojava’yı Savunma Günüdür; Ortak Geleceğe Yönelik Tehdit... 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUHakan Fidan’ın anlamadığı 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENDavos 2026: Küresel belirsizlikler eşliğinde ‘diyalog ruhu’ 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENSuriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluCumhurbaşkanı 23 yıl sonra niye hâlâ şikayetçi? 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRSURİYE'DE İHLALE SUKUNET MORFİNİ 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYılın kelimelerine siyaseten bakmak: “Parasosyal” ve “Rage Bait” neden ayrımı keskinleştiriyor, araş 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanGrönland kavgası: Ne Trump NATO’yı feda edebilir ne Avrupa 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞ“81 İLDE 81 AŞEVİ “YOKSULLUĞU”… 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞRastgele büyüme 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURBuyurun tekrar çözüm sürecine... 19.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile Bayraktarİran’ın dinamikleri 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakDizinformasyon mu, manipülasyon mu? 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİTO Başkanı’na milyonlarca liralık harcamayı sordular 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalVenezuela, MAGA ve Çin 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUToplumsal gidiş nereye doğru? 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayVenezuela ve Trump doktrini 17.01.2026 Tüm Yazıları
-
Figen Çalıkuşu“Terörsüz Türkiye” süreci ne alemde? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRGül, Arınç, Atalay’ın olduğu bir AK Parti iktidarında İmamoğlu tutuklanabilir miydi? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN“Yetkim olsa HSYK’yı anında yargılardım” … 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİAranan baron İmamoğlu muymuş? 16.01.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERSefalet ücreti 15.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanAdaletsizlik Müslüman toplumların kaderi olabilir mi? 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraZamanımızın Bir Kahramanı 14.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürtlerle Suriye’de savaş, Türkiye’de barış: Ne kadar mümkün? 12.01.2026 Tüm Yazıları
-
Murat Sevinç'Barış Bildirisi'nin 10'uncu yılında hali pür melalimiz 10.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKABD terörü ve rızanın çözülüşü 6.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalSiyonist evanjelist yayılmacılığa karşı demokratik konfederal dayanışma 4.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANDavutoğlu’nun “öfkeli çocuklar”ı 3.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselPara politikasında sınav zamanı 18.12.2025 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKEN"O Yıl", hangi yıl? 15.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞEntelektüel üretimin kaybı-Rejimin vesayeti-Siyasetin iflası 13.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpHissedilemeyen büyümenin anatomisi 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYTürkiye İçin Irak Peşmergeleri Sorun Olmuyor da Rojava neden Sorun! 4.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKEve siyaset için dönüş öncesi bir mıntıka temizliği gerek 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Ali TürerÇÖZÜM, BARIŞ VE KARDEŞLİK GETİRECEK Mİ? 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP modernizmi ve faşizmi... 23.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDEN"Arananlar" zulmü ne zaman son bulacak? 14.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunYazmak, ciddi bir iştir 28.09.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNÖcalan, Erdoğan’a “Seni yine başkan yaptırırız” sözü mü veriyor? 11.09.2025 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANTürkiye’de ve Yunanistan’da Aleviler – Yeni Bir Tablo 1.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Selami GÜREL“Adı belirsiz” süreç hızlı ilerliyor 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELOtoriter Nasyonal-Kapitalizmin Yeni Eşiği: II. Trump Devri 5.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları










































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
17.01.2026
13.01.2026
10.01.2026
7.01.2026
5.01.2026
3.01.2026
31.12.2025
24.12.2025
23.12.2025
17.12.2025