Metin Karabaşoğlu
Ağustos ayının ilk günlerinden biriydi. Tire’deydim. Baba ocağından içeri adım atalı yarım saat bile olmamıştı ki, telefonum çaldı. Arayan, serbestiyet.com yayın yönetmeni Alper Görmüş’tü ve sitede haftada bir yazmamı teklif ediyordu. Teklifi kabul ettim; ama bir şartla… Annem bakımına artık yetişemediği için ablamla nöbetleşe babam için annemize yardımcı olmaya başlamıştık; dolayısıyla bazı haftalar gün itibarıyla gecikmeler vuku bulabilir, hatta hiç yazamadığım haftalar vâki olabilirdi. Böylesi durumlar için müsamaha rica etmiştim.
Sitedeki haftalık yazılarım, Ağustos ayının ikinci haftasında bu şekilde başladı. O ay iki defa babamın bakımı için Tire’ye gidip gelmem gerekmişti, sonraki aylarda duruma göre yine onar veya on beşer günlük aralarla bakım için ablamla nöbetleşmeme karşılık, yılın sonuna kadar şükür ki -bazı haftalar gün itibarıyla gecikmeler yaşansa da- kesintisiz her hafta yazabildim. Hatta bazı haftalar ilaveten kısa analizler yazmam dahi mümkün oldu.
Ama öte yandan, babamın durumunda her yeni nöbet hengâmında biraz daha gerileme olduğunu görüyordum. Deyim yerindeyse, muzdarip olduğu Alzheimer illeti sebebiyle bir çocuk gibi bakıma muhtaç hale gelmiş babamız, gitgide artık bir bebek gibi bakım gerektirir hale doğru ilerliyordu. Bunun getirdiği ilave fiziksel yükten daha fazlasını ise, duygusal tarafta hissetmekteydim. Doksan yıllık hayatının çok uzun kısmında cevvaliyetiyle tanıdığınız, sadece iki sene öncesinde bile hâlâ evin bahçesinde çapa sallayan bir insanın hâfızası ve muhakemesiyle birlikte en ‘sıradan’ yeteneklerinin bile gün gün kaybolup gittiğini; meselâ, iştihası hâlâ yerinde olsa dahi bedenen giderek zayıflayıp erimesinin yanında, nasıl yatağa uzanılacağı bilgisinin dahi beyinden silindiği için bu iş için bile desteğe muhtaç hale geldiğini görmek elbette yürek burkucu bir haldi. Bir müddet sonra, bendeki yazma enerjisini çekip alan bir süreç… Durumunun giderek gerilediği son süreçte, zihnimde ve hayalimde kaç yazı yazdım, ama bilgisayar başına geçip bilfiil yazacak enerjiyi bir türlü kendimde bulamadım. Durumu o noktaya geldi ki, geçen ayın ortasında bakım nöbetinde olduğum sırada, bir gün sabah öğününde ağzını açmadı, sadece akşam yiyebildi; ertesi gün ise bir yudum suyu bile içiremedik. Sonrası, rahatsızlığı için her zaman bilgisine başvurduğum bir doktor arkadaşıma ulaşma, onun yönlendirmesiyle acilen hastaneye sevk, tahlillerin ardından beliren yoğun bakıma sevk mecburiyeti, on günlük yoğun bakımdan sonra da serviste tedavi ve bakım süreci… Sürecin bu son aşamasında nöbetimi ablama devretmiş durumdaydım ve plana göre Şubat ayının dördüncü gününde tekrar görevi devralacaktım. İçimde bir huzursuzluk Şubat’ın ilk günü dolaylı şekilde doktoruna ulaşıp acilen Tire’ye dönmemi gerektiren bir durum olup olmadığını sormaya beni sevk etmişse de, aldığım cevap yaşlılar sözkonusu olduğunda beklenmedik durumlara her zaman açık olunması gerekmekle birlikte belirlenmiş tarihe riayette bir sorun gözükmediği şeklindeydi. Ama ertesi günün gecesi sabaha doğru akarken, beşi yirmibeş geçe annemden gelen telefon, daha arayanın o olduğunu ekranda görür görmez içeriğini anladığım haberi bana verecekti.
2 Şubat sabahı, sabah dediğime bakmayın, henüz gece karanlığında, eşimle birlikte havalimanının yolunu tutmuşken, uçuş esnasında, sonrasında İzmir’de pek görmediğim müthiş bir yağmurla havalimanından Tire’ye doğru yol alırken, içimde bir yanda elbette ayrılığın hüznü; ama öte yanda evlatları olarak elimizden geldiğince babamızın bakımıyla bilfiil ilgilenmeye karar vermemizin, bu dünyadan veda vaktinin yaklaştığına dair emarelerin kuvvetlendiği demde bir ‘aziz misafir’ olarak onu ağırlamış ve uğurlamış olmamızın iç huzuru vardı. Yolculuk boyu, babamla geçen 57 sene de bir film şeridi gibi tekrar tekrar gözümün önünden akıp geçti.
Ama bu akış, bazı anlarda yavaşladı. En çok da, üç-beş ay eksiği veya fazlasıyla, dört yaşında iken yaşadığım bir olayda. O sıralar, iki katlı küçük bir evde oturuyorduk. Üstte biri daha küçük iki oda, altta mutfak ve kiler. Üst kat ile alt kat arasındaki bağlantıyı ise, açık alanda kayrak taşlarla inşa edilmiş dik bir merdiven sağlıyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla sadece ablam ile amcamın küçük kızının dahil olduğu bir oyun oynuyorduk. Ben at olmuştum, ama yaramazlık edip sık sık kaçtığım için ayağım iple bağlıydı ve hangi akla hizmet ise o halde iken portakal alıp beraberce yemek üzere mutfağa inmeye niyetlenmiştim. Lâkin daha ilk basamakta ip ayağıma takılınca, keskin kayrak taşlardan örülü merdivenden paldır küldür yuvarlandım. Bu esnada bir keskin taş çenemin altını feci şekilde yarmıştı. Annemin, “nefes borusu görünüyordu” diye anlattığı derecede… Avluda urgan işlemekle meşgul olan annem ve babamın hemen başıma toplandığını, çeneme bir yaşmak dayayıp kanamayı azaltmaya çalıştıklarını, babamın beni kucaklayıp hastaneye doğru koşmaya başladığını hayatım boyu hiç unutmadım, çünkü sonraki bütün hayat dakikalarım bu an ile birebir irtibatlı. Mahalleden hiç kimsenin arabası olmadığı gibi, telefonu da yoktu. Babam o şartlarda olabilecek en hızlı çözüme başvurmuştu; koşar adım, çocuğunu yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki hastaneye yetiştirmek. Ben ise, bu kadar sert bir düşüşten sonra hayatta kalmanın mümkün olmadığını, aslında öldüğümü, babamın boş bir umutla beni hastaneye yetiştirmeye çalıştığını düşünerek ona acıyordum. Tâ ki, evimizden üç yüz metre kadar aşağıda, teyzemlerin evinin önüne gelinceye kadar. Orada, yokuşta zorlanarak ilerleyen bir arabanın sesini duydum; taksici Nuri’nin arabasıydı bu. Daha yukarılara bir müşteri götürüyor olmalıydı. O sesi duyar duymaz, “Baba, ölüler araba sesi duyar mı?” diye sordum. “Duymazlar oğlum” cevabı alınca, dedim: “Öyleyse ben henüz ölmemişim!”
Babamın o an yaşadığı duygu durumunu, bu olaydan yaklaşık kırk yıl sonra, sabah namazına uyandığımız bir anda henüz otuzsekiz günlük küçük kızımızı nefes alamaz halde bulduğumuzda apar topar hastaneye giderken anlayabildiğimi sanıyorum. O diyalogdan sonra nasıl babamın dizlerinin bağı çözülmez, nasıl o dakikada yere yığılmadan iradesini diri tutar da on, bilemedin onbeş dakika içinde beni hastaneye yetiştirir; benim için hep hayret ve şükran sebebi olmuştur. O bunu başaramamış olsa, muhtemelen hayatım henüz dördüncü senesinde noktalanmış olacaktı…
Babayı mutlak itaat figürü olarak resmeden geleneksel yaklaşımlarla da, babayı bir ‘iktidar’ ve ‘kötülük’ imgesi olarak inşa eder türdeki modern yaklaşımlarla da kavgalıyım. İkisinin de, birbirinin zıddı iki aşırılık, yani ifrat ve tefrit olarak isabetsizliğine inanırım. Başka birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da hayat daha ortalarda bir yerde durmayı gerektiriyor. Şahsen ebeveynimle kurduğum hukukun da bu çizgide olduğunu düşünüyorum. Şükür ki çok küçük yaştan itibaren baskılanmadan kendimi ifade imkânı bulduğum bir ortamda büyüdüm, şükür ki hiçbir zaman bir ‘proje çocuk’ muamelesi yaşamadım, ilkokul birinci sınıftan itibaren gerçekleşen okul başarılarına karşılık benden asla istemediğim bir alanı tercih etmem istenmedi; eğitim, meslek, evlilik, hayat görüşü ve yaşayış tercihlerimde bir müdahaleyle karşılaşmadım. Bu bakımdan babama ve anneme minnettarım. Öte yandan, her zaman kendi iradesinin hukukunu korumakla birlikte ebeveyninin hukukunu da gözeten bir tutum üzere olmamın bunda tesirini görebiliyorum. Bu sayede kendim olabildim. Bu sayede babamla siyah-beyaz keskinliğine ve itaat-isyan denklemine sığışmış olmayan; hürmetkâr ve eleştirel olmayı beraberce başaran bir hukukumuz oldu.
Bununla birlikte, elliyedi yıllık bir hayatın tamamına baktığımda, en kritik tercihlerimde babamın etkisini görebiliyorum. Siyasal Bilgiler mezunu olmakla birlikte resmî bir görevden hep uzak durmam, bu uğurda tek bir sınava bile girmemiş olmam meselâ… Kendisine ‘46 Demokratı’ derdi babam. Çocukluk ve ilkgençlik yıllarını tek parti iktidarında yaşamış biri olarak, daha ilk teşkilâtlanma döneminde ilçemizdeki DP faaliyetlerine katılmış, hatta 50’li yıllarda o dönemdeki en genç üye olarak belediye meclisine seçilmişti. Bir arkadaşı ise iki dönem belediye başkanı, sonra da milletvekili olmuştu. Ama babam, ne belediye meclisindeki görevini, ne de bu ilişkiler ağını en küçük bir iş, ihale, memurluk vs. için bir fırsat olarak kullanmaya tenezzül etmişti. ‘Amme hizmeti’ karşılığında bir şey beklenmeden yapılmalı; bu hizmete akçeli işler karıştırılmamalıydı. Bunun yanında, vergi başta olmak üzere devletin gelir kazanma yöntemlerinin adaletli olduğuna inanmazdı babam. İşin içine bir şekilde haksızlıklar ve hele yetim hakkı karıştığı için, devlet üzerinden edinilecek bir kazançta muhakkak bir risk olduğunu düşünürdü. Onun bu tutum ve yaklaşımının, benim hayat ve meslek tercihimde etkisini çok net şekilde görebiliyorum.
Hak yememek, babamın en büyük hassasiyet alanı; bir başkasının hakkını yemiş halde Allah’ın huzuruna çıkmak en büyük korkusuydu. Bu duyarlılığı sebebiyle, değil harama uzanmak, emin olamadığı kimi helâl kazanç yollarından dahi uzak durduğunu biliyorum. Yalanı ve hileyi sevmezdi. Dededen, babadan mesleği urgancılıktı; o dört yaşında iken doğduğu mahalleden doğduğum mahalleye taşınmış; mahalleliye de urgancılığı öğretmişlerdi. Her meslek gibi bu işin de hileleri vardı. En ince siciminden en kalın halatına, urganlar kendir liflerinin birkaç aşamadan geçirilip işlenmesi suretiyle imal edilirdi; ve eskiden Küçük Menderes ovasında kendir tarımı yapılırken, bizim çocukluğumuzda Kütahya Gediz ve Samsun Vezirköprü bu tarımla öne çıkar hale gelmişti. Kendir lifleri, daha renginden kalitesini ele verirdi; siyah veya kahverengi renk, işlemesi zor, ayrıca daha çürük liflerin habercisiydi. O sebeple, bazı kendirciler, yaklaşık elli kilo civarında gelen kendir bölüklerinin içine, dışarıdan görülmeyen, el ile ulaşılamayan yerlerine, ancak eve gelip açıldığında görülecek şekilde çürük kendirleri saklarlardı. Yani, düşük fiyata satmaları gereken ürünü, hileli bir şekilde saklayarak iyi fiyata satarak kazançlarına aldatma ve haram katmış olurlardı. Böyle bir durumla karşılaşıldığında, zaten kazancı kıt olan urgancıların durumu telafi etmek için kullanabildiği yöntemler vardı. Ama babam bu hileleri sevmez, zararı sinesine çekmeye razı olur; o durumdaki lifleri diğerlerinden ayırarak işler, satarken de “hasının fiyatı bu, bu o kadar sağlam değil, onun da fiyatı bu” diye açıklayarak satmayı tercih ederdi.
Hayatımın ilerleyen döneminde belki de en büyük ahlâk sınavının burada olduğunu görerek öğrendim. Özellikle de, dilinden dini düşürmeyen nice insanların bile dünya malı, özellikle de ‘devlet’ üzerinden gelen dünyalık sözkonusu olduğunda nerelere nasıl savrulduğunu tiksinerek gördüğümde… Babam gençliğinde Cuma’yı ihmal etmeyen, beş vakit namazı daha sonraları ikâme eden biri olarak ihtimal ki böyleleri gözünde ‘çok dindar’ biri sayılmazdı; ama ondaki bu hak yememe ve haram kazanç edinmeme hassasiyetinin, görenlerin ‘sıradan biri’ diyeceği bir insanı keramet sahibi bir veli mertebesine çıkarabileceğini ben henüz sekiz yaşında iken öğrendim. Hak yeme konusundaki bu hassasiyetine karşılık mahallemizden bir adam babama iftirada bulunmuş, ona ait kendiri kendi evimize indirdiğimiz iddiasında çirkeflik derecesinde ileri giderek, babamın parasını bizzat ödediği bir bölük kendire el koymuştu. Bahçe kapısının önünde babamın o adama, “Ben hayatım boyunca hiç kimsenin bir kuruş malına tenezzül etmedim, Allah’tan dileğim odur ki bu yaptığını senin yanına kâr bırakmasın” diye beddua ettiği ânın şahidiyim. Aradan bir hafta mı, birkaç hafta mı geçti bilmiyorum; mahallemizin sokaklarından birinde diğer çocuklarla birlikte oynuyorduk. Yangın var nidasıyla birlikte sesin ve dumanların olduğu yere koştuğumuzda, o kişinin babamdan iftirayla gaspettiği kendirin, depolandığı müştemilatla birlikte yanıp kül olduğunu gördük. Sekiz yaşında gördüğüm bu manzara, ‘doğru sözün’ ve ‘hak yememe’ hassasiyetinin Yaratıcı katındaki kıymetine dair silinmez bir ders olarak kazınmıştır zihnime.
Küçük yaştan itibaren iktidar ve tahakküm tutumlarına karşı mesafeli bir siyasî bilince sahip olabilmişsem, daha ilkokul sıralarında ideolojik indoktrinasyona tavır koyabilmişsem, meselâ henüz ilkokul üçte Hayat Bilgisi kitabında verilen bazı ‘bilgiler’in ‘yalan ve yanlış olduğunu’ sınıfta yüksek sesle öğretmene karşı dile getirebilmişsem, bunda babamın hissesi büyüktür. Beni tanıyan dostların adalet konusundaki hassasiyetime dair tanıklıkları, bu açıdan konuşmak gerekirse, bir anne-baba mirasıdır. Tire’nin kenar mahallelerinden birinde büyümüş, ortaokuldan terk bir zanaatkâr olarak babamdan tekraren duyduğum şu söz Ankara’daki kurumların dehlizlerinde de duyulabilse, sanırım bambaşka bir ülkede yaşıyor olurduk ve oluruz: “Devlet çete gibi davranamaz. Hukukun dışına çıkanlarla bile, hukukun içinde mücadele etmesi gerekir.”
İsmine dair telmihle, sık sık, “Ben muzaffer doğdum, muzaffer öleceğim” derdi babam. Bununla, dünyalığa tamah ederek karakterini bozmayacağını ve daha yüksek imkânlara sahip görünme uğruna hak yemeye tenezzül etmeyeceğini ima ederdi. Muzaffer öldüğüne şahidim.
Keşke herkes ‘zafer’i onun bulduğu yerde arasa…
Sanırım o zaman ülke başka bir ülke olur, dünya cennet olur…
Rabbim rahmet eylesin…
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları












































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
1.10.2025
25.09.2025
19.09.2025
11.05.2025
28.03.2025
26.12.2024
24.12.2024
12.12.2024
23.10.2024
26.09.2024