Yasemin ÇONGAR
* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
"Bütün” diye bir şey yoktur demeyeceğim; bütünü “bütün” yapan, içindeki noksandır ama. Eksiklerini bilme halinden de ziyade, eksikliğin hiçbir zaman giderilemeyeceğini bilme halidir belki tamlık. Ya da belki böyle düşünmek, benim gibi hep biraz “eksik” olduğunu hissedenlerin işine geliyordur, kimbilir. Pencerenin önünde, kırmızı sardunyanın yanına kıvrılmış uyuyan kedinin kulakları, sadece ona ait olan rüyasını daha da esrarengiz kılarak seğiriyor ben bunları yazarken.
Hayatın ince uçlu kalemi, benliğimize dokunduğu o ilk andan itibaren öyle çok şey yazıp çiziyor, imgelerini ve kelimelerini hafızamızın zaaflarını hesaba katarcasına öyle derinlere kazıyarak geziniyor ki üzerimizde, gün geliyor hepimiz, sahip olduğumuzu o âna dek hiç bilmediğimiz bir hatıranın birdenbire canlanıp berraklaşmasına, unutulmuş bir insanın, bir sahnenin, bir hissin seneler sonra zihnimizin diplerinden yukarı, ışığa doğru yükselip, adına bilinç dediğimiz arkası sırlı camda temayüz etmesine tanık oluyoruz. Hatırlamak, kendimize ilişkin bir keşfe dönüşüyor o vakit. Bir şeyi ilk kez hatırlamak, insanın aynadaki sûretinde yepyeni bir çizgi görmesine benziyor. Eksik olduğunu bile bilmediğimiz bir parçayı böyle apansız yerine koyan hafızamız, “her şey bundan ibaret” sözünü de —nerede söylenirse söylensin— anlamsız kılmıyor mu nihayetinde? Her bütünün, ancak noksan parçalarıyla birlikte bir “bütün” olduğunu hatırlatmıyor mu bize aynalar? Bir kedinin rüyasında ne görebileceği konusunda imkânsız tahminler yaparak soruyorum bunları. Balkondaki sardunyaların yeni saksılarını sevdiklerine inanmak istiyorum; bu kadar güzel kırmızı az bulunur.
Masamda David Foster Wallace’ın bitirmeden ölmeyi seçtiği son romanı The Pale King (Solgun Kral) duruyor aylardır. Okunması zor bir kitap. Wallace, sizi bir daha hiç bırakmayacak cümlelerle geliyor üzerinize: “Belki de donukluğun ruhsal ıstırapla özdeşleştirilmesi, ışık geçirmeyen bir şeyin, dikkatimizi diğer bir tür, daha derin bir tür ıstırapta yoğunlaşmasını engellemeye yetecek kadar dağıtamamasındandır. Daima orada duran, daha derin bir ıstırap var; çoğumuz zamanımızın ve enerjimizin büyük bölümünü, o ıstırabı hissetmemek için dikkatimizi başka şeylere yöneltmekle geçiriyoruz.”
Hissetmemeye çalışmak nafiledir oysa. Er geç hissedersin.Wallace, bunu bildiği için sanırım, Pale King’i okurken kendimizi sürekli yoklamamızı istiyor bizden; en kıraç görünen arazinin dahi derinlerinde bir cevher gizlediğinden emin olan her hayal erbabı gibi, bizi neyin eksik kıldığını ancak geçmişimizi deşersek keşfedeceğimize inanarak, kelimelere dökmeksizin bir soru soruyor usulca: “En eski hatıranız neydi sizin; hatırladığınız ilk şey neydi söyleyin?”
Rahatladı; onu idam etmeyeceklerdi
Wallace’ın sessiz sorusunu size emanet edip, çok daha zor bir kitaptan söz edeceğim bugün. Anlattığı hakikatin bilgisi, hayatı eskisi gibi sürdürmeyi neredeyse imkânsız kılan bir kitap bu. Adı: Escape from Camp 14: One Man’s Remarkable Odyssey From North Korea to Freedom in the West (Kamp 14’ten Kaçış: Bir Adamın Kuzey Kore’den Batı’da Özgürlüğe Uzanan Olağanüstü Yolculuğu). Yazarı, bugün artık altmışlı yaşların başında olan, yıllarını Doğu Asya’da muhabirlik yaparak geçirmiş Amerikalı gazeteci Blaine Harden.
Benim bir sinema sahnesini izler gibi okuduğum, kelimelerden ziyade hareketleri birbirine bağlarcasına yazdığı ilk bölümde, hayatındaki en eski hatırası bir “infaz” olan Şin İn Ceyun’la tanıştırıyor bizi. Şin henüz dört yaşında ve ilk hatırasının tam ortasında. Annesiyle birlikte Taedong Nehri’nin kenarındaki bir buğday tarlasının içinden yürüdüklerini hatırlıyor. Şin o sırada bunu bilmiyor, ama muhafızlar Taedong’u geçmeye çalışan binlerce mahkûmu yakalamışlar geçmişte. Tarladan bir düzlüğe çıkıyorlar, etraf çok kalabalık; bu, Şin’i heyecanlandırıyor. Annesinin elini bırakıp, büyüklerin bacaklarının arasından geçerek, en ön sıraya gidiyor. Bir adamı tahta kazığa bağlıyor muhafızlar. İnfazdan önceki konuşmayı anlayamayacak kadar küçük. Sonraki yıllarda böyle düzinelerce infaz izleyecek ve her birinde benzer konuşmalar dinleyecek Şin; oysa hafızası sanki o ilk infazda da söylenenleri anlamış gibi yapıp, kandırıyor şimdi onu. Muhafız, kalabalığa dönüp, “Bu mahkûma” diyor, “güç koşullarda çalışma fırsatı verilerek kefaret imkânı sunuldu. Ama o, Kuzey Kore devletinin bu cömert teklifini reddetti.” Sonra mahkûmun ağzına çakıl taşları dolduruyorlar ki, Kuzey Kore devletine küfretmesin. Başına bir çuval geçiriyorlar ki, ölümünü görmesin. O gün üç ayrı muhafızın üçer el ateş etmesini seyrediyor Şin. Silahların sesi çok güçlü; ayakta duramayıp yere yıkılıyor. Doğrulduğunda, muhafızların, kanlar içindeki cesedi kazıktan çözdüklerini, battaniyeye sardıklarını, bir arabaya yüklediklerini görüyor.
Şin’in yaşadığı Kamp 14, Kuzey Kore’nin “siyasi düşmanlarının” tutulduğu çalışma kamplarından biri. İdam temâşâsı haricinde, iki mahkûmdan fazlasının açık alanda birarada bulunması yasak. Kalabalık, bu yüzden heyecanlandırıyor Şin’i. Kampın bütün sakinleri infazları izliyor. Çünkü her idam bir ders. İnfaz töreninin yaydığı korkudan öğrenecek çok şey var.
Kamptaki muhafızlar, aynı zamanda öğretmenleri Şin’in; “yetiştiricileri.” Varlığının esbab-ı mucibesi sayıyor onları; annesiyle babasına “çiftleşme” izni vermeseler doğmayacaktı. Kamp kurallarını ihlal edenlerin ölümü hakettiğini muhafızlardan öğrendi. Kampta, okulun olduğu tepede bir söz yazılı: “Her şey kurallara göre…” Her şey. Şin, kampın on temel kuralını ezbere biliyor. “Kaçarken yakalanan herkes derhal vurulacaktır” diyor birinci kural.
O ilk infazdan on yıl sonra, yine aynı tarlaya dönüyor Şin. Yine büyük bir kalabalık. Yine toprağa çakılmış tahta bir kazık. Bir de darağacı. Şin, bu kez yürüyerek değil, bir muhafızın sürdüğü arabanın arka koltuğunda varıyor infaz yerine. Elleri kelepçeli, gözleri paçavrayla bağlı. Yanında babası oturuyor, o da kelepçeli, o da görmüyor.
Son sekiz ayı bir yeraltı hapishanesinde geçirdiler. Serbest bırakılırken, sekiz ay boyunca yaşadıklarını kimseye anlatmayacaklarına dair birer kâğıt imzalatıldı. “Cezaevi içinde cezaevi”ydi kaldıkları yer. Orada, muhafızlar Şin’le babasına işkence ederek bir itiraf imzalatmaya da çalıştılar. Şin’in annesi ve erkek kardeşi kamptan kaçmak isterken yakalanmışlardı. Muhafızlar, Şin’i çırılçıplak soydular, el ve ayak bileklerine ip bağladılar, tavandaki bir çengelden astılar onu. Sonra yavaş yavaş ipini gevşeterek, yerde yaktıkları ateşin üzerinde tuttular bir süre. Eti yanmaya başlayınca, Şin bayıldı. İtiraf edeceği hiçbir şey yoktu. Annesiyle ağabeyi, onu kamptan kaçma planının parçası yapmamışlardı. Kampta doğmuştu ve muhafızların ona öğrettiklerinin doğruluğuna hep inanmıştı: “Asla kaçamazsın ve kaçmayı planlayan herkesi ihbar etmelisin.” Kamp dışında bir hayat olduğunu bilmiyordu Şin, böyle bir hayatın rüyasını bile görmüyordu.
On dört yaşında, yeraltı hapishanesinden çıktıktan sonra getirildiği infaz meydanında gözünün bağını çözdüler. Kalabalığı, kazığı ve darağacını gördü. İdam edileceğine inandı. Ağzına çakıltaşı doldurmalarını bekledi, yapmadılar. Kelepçelerini çıkardılar; o ve babası “izleyici” olarak getirilmişlerdi demek. Muhafızlar ortayaşlı bir kadını darağacının altına sürüklediler sonra, genç bir adamı tahta kazığa bağladılar. Bir muhafız ilmeği kadının boynuna geçirdi. Kadın, Şin’e baktı. Şin başını çevirdi; bedeni son kez titreyip, ilmeğin ucundan cansız sarkıncaya dek de bakmadı kadına. O sırada üç el silah sesi duyuldu. Sonra üç el, sonra üç el daha. Üç muhafız üçer kez ateş etti. Genç adamı delik deşik vurdular.
Şin onları seyrederken, kendi kendine tekrarladığı “Beni idam etmeyecekler” cümlesiyle gevşemişti içi. Rahatlamıştı. Annesiyle ağabeyine kaçmayı planladıları için çok kızıyordu. On beş yıl boyunca bunu kimseye itiraf etmeyecekti ama o gün, o infaz meydanında, annesiyle ağabeyinin idam edilmesine kendisinin sebep olduğunu çok iyi biliyordu.
Yeni bir hayat ne kadar mümkünse o kadar...
Annesinin ölü bedenini darağacında asılı görmesinden tam dokuz yıl sonra, yaşlı bir mahkûmla birlikte, kampı çevreleyen elektrikli tel örgüye koştu Şin; planları en alttaki iki telin arasından geçmekti; öndeki yaşlı mahkûmun geçişini izlerken kıvılcımlar gördü birden, yanık et kokusu aldı. Dokunana bir anlık elektrik verip vazgeçiren teller değildi bunlar. Yaşlı mahkûm bir süre sara nöbetindeymiş gibi hareketler yaptıktan sonra kasılıp kaldı. Bunlar, katil tellerdi. Şin, yaşlı mahkûmun üstüne yattı, cesedi bir battaniye gibi kullanıp, onun ağırlığıyla biraz açılan iki telin arasından geçerken cereyana kapıldığını, tabanlarındaki iğneleri hissedince anladı. Ayak bilekleri, dizleri yandı. Ölmedi. Kamp 14’ü arkasında bırakmış karın içinden kanayarak koşuyordu şimdi. Tarih, 2 Ocak 2005... Kuzey Kore’deki çalışma kamplarında doğan hiçkimse dışarıya çıkamamıştı o güne kadar. Yirmi üç yaşında; insanlarını, ilişkilerini, usullerini, fırsatlarını ve dertlerini hiç tanımadığı, içinde hep küçük bir istisna olarak kalması muhtemel yeni bir hayata başlıyordu Şin. Yeni bir hayatın hem mümkün hem de imkânsız olduğunu bilmiyordu.
Şin’in eski hayatını, Camp 14’te benim yazdığımdan daha zalim cümlelerle anlatıyor Harden. Açlığın, insanın anasından azık çalmasının, azığını çaldı diye oğlunu dövmesinin, doymayınca dışkıların içinden sindirilmemiş mısır ayıklamasının, fare yemesinin, sinek yemesinin, insanın yemek için birbirini öldürmesinin hikâyesi bu. Geçmişte kamp dışında yaşamış olanların, o “eksik” hayata bir daha asla kavuşamayacaklarını, bir daha asla kendi eksiklikleriyle bir bütün, kendilerince yeniden “tam”olamayacaklarını kabullenmelerinin hikâyesi. Kampta doğanların buradaki düzeni, ay gibi, yıldız gibi, hep aynı taraftan doğan güneş ve ister çiselesin ister boşansın hikmetinden sual olunmayan yağmur gibi “tabii” bir şey sanarak, vahşeti kendilerinin kılmalarının hikâyesi. Aynaya bakamamanın hikâyesi biraz da. “Her şey bundan ibaret” sanıp daha fazlasını akla bile getirmemenin hikâyesi. Tabii, Harden’ın vurguladığı üzere, “Tanrı diye bir şeyin adını duymamış olmanın” da hikâyesi. Amcasının Kuzey Kore’den kaçması sonrasında, Pyongyang rejiminin bütün ailesine müebbet kamp cezası vermesi üzerine, daha annesinin rahminde tohum bile değilken çiziliyor Şin’in kaderi; bu da işte, bir çocuğun mazlum gözlerine günde üç öğün değen zulmün onu nasıl zalimleştirebildiğinin hikâyesi.
Şin, kamptan kurtulduktan bir ay sonra yürüyerek Çin topraklarına giriyor. İki yıl sonra Güney Kore’ye iltica ediyor. Dört yıl sonra Kaliforniya’da yaşamaya başlıyor, kamptaki hayatını anlatan bir kitap yazıyor, Kuzey Kore’ye Özgürlük Hareketi’nin dünya çapındaki temsilcilerinden biri haline geliyor. Şimdi ise Seattle’da ne kadar mümkünse o kadar yeni bir hayatı var. İlk bakışta sağlıklı bir adama benziyor aslında. Hep aç yaşadığı yirmi üç yılı eksik dişleri ve elli kilo bile çekmeyen naif bedeni tescil ediyor daha ziyade; bir de unutkanlığı. Bileklerinde, sırtında, kalçalarında, erkekliğinde yanık, kanca ve pıranga izleri duruyor. Kampta çalıştığı tekstil fabrikasında, küçük bir dikiş makinasını elinden düşürdüğü gün, bir muhafız ceza olarak baltayla kestiği için sağ elinin orta parmağının yarısı yok.
Şin’in yedi yıl gerisinde kalan kampta –eğer hâlâ sağ ise— babası dahil, binlerce kişi aynı hayatı yaşıyor bugün. Pyongyang’ın varlığını kabul etmediği bu “çağdaş” gulaglarda toplam 200 bin Kuzey Koreli, günde on beş saat çalışıp aç kalarak “kefaret” ödüyor. “Auschwitz” diyor Harden, üç milyon kişiye mezar olan Nazi Toplama Kampı’nı hatırlatarak, “sadece üç yıl sürdürmüştü varlığını. Kamp 14 ise elli yıllık bir işkence kutusu.”
Utanmayı bilmek, hissetmeye başlamak
Harden, Şin’i ilk keşfeden Batılı gazeteci olmasının yanı sıra, Kuzey Kore’ye girmeyi başarmış ender Amerikalı yazarlardan biri. Güneylilerden ve Pyongyang rejiminden kaçan muhaliflerden dinlediklerinin de yardımıyla, dünyaya kepenklerini indirmiş olan bu ülkenin felaketini, durumu en fazla “Ah, bak Sevgili Lider’in oğlu da Yüce Lider ilan edilmiş, hadi alaylı bir dille haberini yapalım” düzeyinde algılayabilen nicemizle kıyaslanmayacak kadar iyi biliyor. Camp 14, bu dünyada ve bu anda yaşayan bir okur-yazar olarak, artık hiçbir ucu pek uzak olmayan bu dünyada ve bu anda sürüp giden vahşetten nasıl böyle bîhaber ya da zihninizdeki bütün o bilgi kırıntılarına rağmen, bu vahşete nasıl böyle bîgane kalabildiğinizin utancıyla başbaşa bırakıyor sizi.
Ama Harden’ın kitabını sadece bunun için anlatmadım. Kuzey Kore’nin korkunç hakikatini hiç olmadığı kadar yakınımıza getiren Harden, Şin’in korkunç hakikatiyle de içimize bir yol döşediği için anlattım. Şin, annesiyle ağabeyinin idamına yol açan ihbarı yaptığında, kamptan kaçmayı planlayan herkesin öldüreceklerini biliyordu. Buna rağmen, o gün biraz daha yemek yiyebilmek ve çalıştırıldığı okulda biraz daha az zahmetli bir iş yapabilmek için ihbar etmişti onları. Bir de tabii, kaçmanın “yanlış” bir şey olduğunu düşündüğü için. “Her şey kuralına göre…” olmalıydı, her şey. Şin, annesiyle ağabeyinin ölümünü seyrederken pişman değildi. Sonraki yıllarda, Kamp 14’le ilgili kitabını, onların infazındaki rolünü gizleyen bir yalan üzerine kurarken bile pişman değildi belki. Ama Harden, olguları olağanüstü bir titizlikle tarayıp, sorduğu sorularla, Şin’in içindeki hakikati nihayet dışarı çıkardığında, hayatı hep “eksik” olmuş bir insana belki de ilk kez “eksikliğini” kavramaya başlama şansı da vermiş oldu.
Altı yaşındayken kamptaki öğretmeni, bir başka altı yaşındaki çocuğu bütün sınıfın önünde döverek öldürdüğünde, “Öğretmenin cebinden beş mısır tanesi çalmıştı o çocuk,” diye düşünmüştü Şin ve hiçbir şey hissetmemişti. Şimdi Pasifik’in sularına Amerika’dan bakarken, “Kamptan fiziksel olarak kaçtım ama ruhsal olarak kaçamadım” diyor bunu Harden sayesinde anladığını bilerek,“Orada bize hissetmemeyi öğretmişlerdi. Şimdi dışardayım ve ilk kez ağlayabiliyorum. Artık utanabiliyorum. Bu çok yeni bir şey. İnsan olmaya başlamak da bu galiba.”
Yazarlar
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları











































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.12.2013
24.09.2013
27.07.2013
29.05.2013
1.04.2013
8.12.2012
1.12.2012
17.11.2012
10.11.2012
3.11.2012