Cemil KOÇAK
1924 anayasası tek partili bir meclis tarafından hazırlandı; fakat sanıldığının aksine önemli tartışmalara neden oldu; pek çok madde önerisi reddedildi ya da değiştirildi.
1924 anayasası sadece CHP’lilerden oluşan ikinci meclis tarafından gündeme alındı; hayret edilecek nokta, bu sırada tek parti yönetimi henüz kurulmadığı ve kurulacağına ilişkin bir işaret de bulunmadığı halde, CHP içinde meclise yansıyan tartışmaların serbestliği ve çeşitliliğidir. Yeni anayasanın tartışılmaya başlandığı şu günlerde ilkinin yarattığı bazı görüş ayrılıklarını hatırlamanın zamanıdır.
Günümüzde dillendirilen olağan meclislerin anayasa yapamayacaklarına ilişkin görüş de, ikinci meclisin toplanmasından sonra yapılan bu yeni anayasanın yapım süreciyle çelişmektedir. İkinci meclis, cumhuriyetten önce seçilmiş, cumhuriyeti ilân etmiş ve ardından da yeni bir anayasa yapımına karar vermişti. Bunu yapan bizzat CHP idi. Günümüzde anayasaların ancak kurucu meclisler eliyle yapılabileceğine ilişkin görüşlerin kaynadığı ise, 27 Mayıs sonrasındaki siyasal pratiktir. Zaten eğer öyle olsaydı, 1982 anayasasının da meşruluk temeli tartışmalı olurdu; ne de olsa kurucu meclis tarafından değil, danışma meclisi ile MGK tarafından kaleme alınmıştı! Ayrıca, anayasanın maddelerini değiştiren bir olağan meclisin, daha çok maddeyi niçin değiştiremeyeceği sorusuna verilecek yanıt merakla beklenmeyi hak etmektedir. Acaba olağan meclislerin anayasanın belirli sayıdaki maddelerini değiştirmeye yetkili, fakat daha fazla sayıdaki maddelerini ise değiştirmeye yetkisiz olduklarına ilişkin bir anayasa maddesi mi vardır? O halde soru basittir: olağan meclisler anayasanın kaç maddesini değiştirmeye yetkilidir? Araya belirli süreler konulmak kaydıyla parça parça değiştirmek uygun mudur? Bir kurucu meclis oluşturmaya kalkışmak anayasaya açıkça aykırı olduğuna göre, bu görüşün tek amacının yeni bir anayasa yapımına set çekmek olduğu gayet açıktır.
Güçler birliği ilkesi
1924 anayasası, birinci meclis geleneğini sürdürerek güçler birliği ilkesine göre düzenlenmişti. Zaten Atatürk de birinci mecliste olsun, daha sonra olsun, yaptığı bütün konuşmalarda, güçler birliğinden yana tavır almış; güçler ayrılığını savunan düşünürleri ve görüşleri sert bir şekilde eleştirmişti. Atatürk, 1921 yılının başlarında mecliste yaptığı bir konuşmada, güçler ayrılığı ilkesinden söz eden üyelere karşı çıkıyor ve güçler birliğini savunuyordu. Hayatı boyunca da bu düşüncesine sadık kaldı. Bu bakımdan Atatürk’ün partisi olmakla övünen CHP’nin hali hazırda nasıl olup da güçler ayrılığı tezini öne sürdüğünü anlamak kolay değildir; aslında bu önerinin de yeni olmadığına ve CHP’nin anayasal ilke olarak güçler birliğinden güçler ayrılığı formülüne çok daha eski tarihlerde, daha DP iktidarının sonlarında geçtiğini hatırlamak gerekir. CHP’nin elli yıldan uzun bir zaman önce de tıpkı bugün gibi geçmişine sahip çıkmamayı tercih ettiğini görüyoruz; bunu hiçbir zaman yüksek sesle dile getirmek istemese de. Çünkü, o zaman olsun, bugün olsun parti yönetimi hem Atatürk’ün ilkelerinden vazgeçtiği yolunda bir görüntü vermekten kaçınmaya çalışıyor, fakat diğer yandan da günlük politikanın gerçekleri karşısında daha fazla direnemiyordu.
Bu ilke gereğince egemenliğin sahibi olan millet, vekâlet verdiği temsilcileri aracılığıyla egemenliğini hiçbir güçle paylaşmadan kullanabiliyordu; yani meclisin yapamayacağı hiçbir şey yoktu; bağlı olduğu tek şey anayasanın kendisiydi. Anayasa komisyonu üyesi Celâl Nuri Bey, güçler birliği ilkesine son derece özen gösterildiğini, çünkü meclisi ve cumhuriyeti yaratanın bu ilke olduğunu açıklıyordu. Meclis doğrudan milletti ve “istediği gibi” yürütmeyi tanzim ederdi. Komisyon, anayasanın bir kurucu meclis tarafından yapılması gerektiği yönündeki görüşlere katılmadığını belirtiyordu. İzmir milletvekili Şükrü Bey, güçler ayrılığından yana olan düşünürleri eleştiriyor ve bunun yanlış bir fikir olduğunu açıklıyordu. Hatta Tunalı Hilmi, Türkiye devletinin bir halk devleti olduğunun anayasaya geçmesini istiyordu. Ne var ki bu öneri taraftar bulmayacak ve reddedilecektir. Yine Tunalı Hilmi’nin Türkiye devletinin halk cumhuriyeti olduğu yönündeki önergesi de aynı âkıbete uğrayacaktır.
Atatürk’e bile verilmeyen yetkiler
Anayasa önerisinde Cumhurbaşkanına hükûmetin görüşünü alarak gerekçesini meclise ve millete bildirmek şartıyla meclisi erken seçime götürme yetkisi tanınıyordu. Bu açıkça meclisi fesh yetkisiydi. Ancak daha işin başında madde geniş tartışmalar yaratmıştı; o kadar ki, anayasa komisyonu başkanı Yunus Nadi, daha tartışmalar başlamadan söz almak isteyen üyelerin sayısının fazlalığını görünce komisyonun maddeyi geri almak istediğini açıklamıştı. Bu öneri bile tek başına usul tartışmaları yaratmıştı. Saruhan milletvekili Reşat Bey, bizzat Atatürk’e verilmek istenen yetkiye karşı çıkıyor ve “Gazi paşa hazretleri kat’iyyen emin olsunlar ki, millet yine kendi tabir ve tavsiyeleri veçhile hâkimiyetlerinden bir zerresini ismi ve makamı her ne olursa olsun ve kim olursa olsun hiçbir makama, hiçbir ferde tevdi ve teslim etmeyecektir.” diyor ve bu konuşma mecliste “yaşa” sesleri ve alkışlarla karşılanıyordu! Reşat Beye göre, “ferdi saltanat, ferdi hâkimiyet” görüşünde bulunanlar millet gözünde töhmet altına gireceklerdi. Bizzat Atatürk bir zamanlar hâkimiyeti millîyeden ödün verilemeyeceğini açıklarken, Reşat Bey, şimdi artık bu görüşten vaz mı geçildiğini soruyordu. Bizzat Başbakan İsmet İnönü ile kişisel polemiğinden sonra da, alkışlar arasında devamla, “Allah Reisicumhur olsa, kat’î arz ediyorum, kestiriyorum, (“hâşâ” sesleri) Hâşâ, melaikei kiram heyeti vekile olsa fesih selâhiyetini verecek yoktur.” diyordu.
Bir üye de, bu yetkiden dolayı meclisin özgürce çalışıp karar alamayacağından endişe ettiğini söylemişti. Her an dağıtılmak endişesiyle meclis kendisini serbest hissedemez ve karar alamazdı. Hiç kuşkusuz fesih yetkisi eski günlerin kötü tecrübelerini de çağrıştırıyordu. Sultanlara tanınan yetki çok kez suistimal edilmiş ve demokratik gelişmelerin önüne set çekmişti. Bu tecrübeler hafızalarda yer etmiş iken, yeniden aynı yetkinin gündeme gelmesi, pek çok meclis üyesi için kabul edilemezdi. Karasi milletvekili Süreyya Bey, hâkimiyeti millîye ile cumhuriyet arasında kurulan ve cumhuriyeti, hâkimiyeti millîyenin en yüksek şekli gören anlayışa karşı uyarıda bulunma ihtiyacını hissetmiş olmalıydı ki, pek çok cumhuriyetin hâkimiyeti millîye ilkesinden uzak idareler olduğunu vurgulamaktaydı. Bunlar ancak lâfın gelişi böyleydi; gerçekte ise meclisin fesh yetkisi, aslında güçler birliği ilkesine de aykırıydı. Güçler birliği ilkesi uyarınca hâkimiyeti millîye esasına uygun şeklin bu olmadığını, aksi davranışın olsa olsa irtica olacağını açıklıyordu. Yeniden “taht ve saltanat kurulması” mümkün değildi artık. Milletin yegane egemenlik kurumu olan meclisi dağıtacak yetkinin bir şahsa verilmesi kabul edilemezdi. Eski acı tecrübeler de zaten verilmemesi gerektiğini söylüyordu.
Bütün bu sert eleştiri ve tartışmalardan sonra Recep Peker, vatanın yüksek çıkarları gerektirdiğinde bu yetkinin Cumhurbaşkanında olmasında ısrar ediyordu; onun yeni önerisine göre, fesih kararının yürürlüğe girmesi için kararın meclisin üçte iki çoğunluğunca reddedilmemesi yeterli görülmeliydi. Ne var ki önerge kabul edilmeyecektir. Fesih yetkisi mecliste 130 üyenin katıldığı oturumda 126 üyenin oyuyla reddedilecektir.
Cumhurbaşkanının bugün olduğu gibi yedi yılda bir seçilmesi önerisi de çok tartışıldı. Süre uzun bulunmuştu. Ayrıca meclis tarafından seçilen Cmhurbaşkanı bir sonraki meclise üye olarak seçilemezse ne olacaktı? Yunus Nadi, istikrar amacıyla sürenin uzun tutulduğunu belirtiyordu. Ebubekir Hâzım Tepeyran, “Yalnız Gazi Paşa Hazretlerinin bütün dünyaca ve bizce müsellem fıtrati nadiranelerini göz önüne alarak, tabiî ona göre kanunu esasi yapılmaz. Binaenaleyh ona kemali hürmetimiz, kemali emniyetimiz olmakla beraber biz de düşünürüz. Çünkü maalesef kendilerine hayatı ebediye vermek bizim elimizde değildir.” diyordu. Anayasa komisyonu üyesi Celâl Nuri Bey, sürenin Atatürk’ün şahsı için öngörülmemiş olduğunu vurgulamak istemişti.
Süreye ilişkin uzun görüşmelerden sonra; yedi yıllık süre mecliste dörde düşürülmüştü. Bu suretle güçler birliği ilkesine de uygun bir şekil bulunmuş oluyordu. Cumhurbaşkanının meclisçe seçileceği ilkesi kabul görmüştü; süresi de belirlenmişti; buna karşılık ilk formülde olmayan bir şekil de gündeme gelmişti. Cumhurbaşkanının muhakkak meclis içinden seçilmesi ilkesi. Böylece Cumhurbaşkanı partisiyle ilişkisini devam ettirebilecek, fakat meclis görüşmelerine katılamayacağı gibi, oy da kullanamayacaktı. Yunus Nadi, Cumhurbaşkanına getirilen bu kısıtlamalara karşı çıkmıştı. Bazı üyeler ise meclis dışından da Cumhurbaşkanı seçilebilmesinin yararına değiniyorlardı. Ne var ki, bu öneri yerinde görülmeyecek ve Cumhurbaşkanının dört yılda bir meclisçe ve meclis üyeleri arasından seçilmesi uygun görülecektir. Oysa Hakkı Tarık Us, Cmhurbaşkanının meclisteki görüşmelere katılmasından ve oy da kullanmasından yanaydı. Diğer yandan, gerekirse Cumhurbaşkanının hükûmete başkanlık edebileceği kabul edilecektir. Ancak gerektikçe meclise de başkanlık edebileceğine yönelik öneri kabul görmemişti.
Cumhurbaşkanının meclisten geçen yasa tasarılarını veto edebileceğine hüküm de epey tartışma yaratmıştı; güçler birliği ilkesinin bu suretle göz ardı edildiğini belirten üyeler, meclisin ikinci kez üçte iki çoğunluk bulmasını öngören bu yöntemin doğru olmadığı kanısındaydılar. Feridun Fikri Bey, meclisin yasama yetkisini kısıtlayan bu veto yetkisine karşı çıkıyordu. Nitekim eleştiriler ciddiye alınacak ve Cumhurbaşkanının bugün olduğu gibi yasa tasarılarını ikinci kez görüşmek üzere meclise yeniden iade etmesi uygun görülecek; yalnız meclisin belirli bir çoğunluk aranmaksızın tasarıyı yeniden onaylaması halinde Cumhurbaşkanının tasarıyı onaylamak zorunda kalacağına hükmedilecektir.
Başkumandanlık yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesini öngören madde de hayli tartışma yaratmıştı: Bu maddenin Atatürk’ün özel durumu göz önüne alınarak hazırlandığını belirten bazı üyeler, gelecekte yani Atatürk’ten sonra onun yerine gelebilecek sivil Cumhurbaşkanları da olabileceğini belirterek, başkumandanlık yetkisinin sivile bırakılamayacağını ileri süreceklerdir. Sonunda Recep Peker’in önerisi olan, başkumandanlığın meclisin manevî şahsiyetinde bulunduğu, ancak Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunduğu yolundaki hüküm kabul görecektir.
KADINLAR DA TÜRK MÜDÜR?
Milletvekili seçilme hakkını içeren ilgili madde görüşülürken, birdenbire gözden kaçan küçük bir ayrıntı gündeme geldi; madde, otuz yaşını dolduran her Türkün milletvekili seçilebileceğinden söz ediyordu. Bir milletvekili kadınların da böylece milletvekili seçilebileceğinden söz edince, çünkü kadınlar da Türktüler, tartışma açıldı. Feridun Fikri Bey, zaten amacın da bu olduğunu, kadınların da oy kullanacaklarını söyleyince, bazı üyeler, bu görüşü desteklemekle kalmadılar, ayrıca anayasanın ilgili maddesi gereğince ortaya çıkacağını umdukları seçim yasasında bu durumun gerçekleşeceğini de belirttiler. Hatta komisyon görüşmeleri sırasında da bu konuya değinilmişti; ancak konunun seçim yasasıyla ilgili olduğu söylenmiş ve bu konuda çoğunluk oyu oluşmuş olduğundan, anayasa maddesi bu şekilde kaleme alınmıştı. Fakat başka üyeler aynı görüşte değillerdi ve Recep Peker söz alma gereğini duymuştu. Peker’e göre, bazı ifadelerden kadınların Türk tanımı içinde yer almayacakları gibi bir yoruma gidilebileceğinden endişe ediyordu. Böyle bir görüş ya da değerlendirme tutanakta yer alırsa sakıncalı olurdu. Bir öneri de maddenin kadın-erkek her Türk şeklinde kabulü yolundaydı. Anayasa komisyonu başkanı Celâl Nuri Bey ise, kadınların gelecekte oy kullanmasından ve milletvekili dahi seçilmelerinden yana olduğunu açıklıyor, ancak bunun sırasının henüz gelmediği gibi bir düşünce ile olsa gerek, maddenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesini istiyordu. Nitekim kadın-erkek her Türk şeklindeki değişiklik önerisi reddedilecek ve Peker de, “kadına hak vermediniz; bari alkışlamayın yahu” diyerek, önerinin reddini protesto edecektir. Madde “her erkek Türk” olarak değiştirilmişti!
Sıra yemin metnine gelince
Milletvekillerinin yemin metninde Cumhuriyet esaslarına sadakat de bulunuyordu; fakat bu yeterli bulunmamış olacak ki, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine karşı bir amaç izlenmeyeceğine ilişkin bir cümlenin de yemine eklenmesi önerisi kabul edilecektir.
Türkiye kelimeleri Türk olarak değiştirilsin mi?
MERSİN milletvekili Niyazi Bey, yasada yer alan bütün Türkiye kelimelerinin Türk olarak değiştirilmesini istemişti. Niyazi Bey, sadece bunu önermekle kalmamış; Türkiye sözcüğüne de karşı çıkmıştı. Türkeli demek daha uygun olurdu. Türkiye kelimesi İtalyancadan geliyordu ve Arapçaydı. Ancak önerisi reddedilecektir.
Bakan yardımcıları istemiyoruz!
ANAYASA önerisinde bakan yardımcılıkları kurulması isteniyordu; hatırlanacağı gibi, 12 Eylül’deki son anayasa değişikliği ile bugün de bu ilkeye geri dönülmüştür. Fakat bakan yardımcılığı kulağa pek yeni gelen bir öneriydi; o zamana kadar hiç uygulanmış da değildi. Bu bakımdan itirazlar yoğun olacaktır: Hele milletvekillerinin de bakan yardımcılığı yapabileceğini öngören anayasa önerisi iyice yabancı gelmişti. Bakan yardımcılığının tamamen kaldırılması da istenmişti. Karşı görüş, bu uygulamanın “adam yetiştirme” noktai nazarından yararlı olacağı yönündeydi. Anlaşılan bakan yardımcılığı bir nevi çıraklık olarak görülmüştü ya da anlaşılmıştı. Gerçi anayasa önerisinde bakan yardımcılığı değil, muavinlikten söz edilmişti, fakat bunun pratikte ne anlama geleceği belirsiz gibiydi. Kimisi de öneriyi tamamen farklı anlamıştı; bazılarına göre, muavinden kasıt müsteşardı, hatta siyasî müsteşardı. Bir nevi bakanlık işlerinde bakana siyasî bakımdan da yardımcı olacak kişi. Nitekim Celâl Nuri Bey de bu yorumu anayasa komisyonunun da benimsediğini belirtecektir. Bakan yardımcılığı ya da siyasî müsteşarlık önerisi reddedilecektir. Fakat aradan on yıldan fazla zaman geçtikten sonra 1937 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle siyasî müsteşarlıklar yeniden gündeme gelecek ve bu kez üzerinde hiçbir tartışma açılmaksızın kabul de edilecektir. Aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra ise İnönü’nün Başbakanlıktan ayrılmasından sonra bu madde yeniden değiştirilecek ve siyasî müsteşarlık kurumuna son verilecektir. Uygulama sadece birkaç ay sürebilmişti!
Meclis süresini uzatabilir mi?
GENELLİKLE hatırlanmaz, fakat 1921 anayasasına göre meclis sadece iki yıl için seçilmişti; bu nedenle 1923 seçimi sonucunda oluşan meclisin ömrü iki yılla sınırlıydı; oysa şimdi anayasa yeniden yapılıyor ve meclisin süresi dört yıla çıkarılıyordu; peki o zaman bu meclis iki yıllık mı olacaktı, yoksa yeni anayasaya göre dört yıl mı hüküm sürecekti sorusu da tartışmalara neden olacaktır. Bazı üyeler, dört yılın etik olarak da, siyasî olarak da doğru olamayacağı kanısındaydılar, onlara göre dört yıllık meclis ancak anayasanın kabulünden sonra gelecek olan yeni meclis olabilirdi, kendileri sadece iki yıl için seçilmişlerdi. Aksi hâkimiyeti millîyeye tecavüz olurdu. Meclis kendi kendine süresini uzatamazdı. Celâl Nuri Bey ise, ortada bir tavır takınıyor ve meclisin isterse iki sene sonra erken seçim kararı alabileceğini belirtiyordu; karar meclisindi. Nitekim yapılan oylamada meclisin süresinin dört yıl olarak kabul edilmesi üzerine meclisin de bu süreyi tam olarak kullanmasından yana bir tavır ortaya çıkınca; meclisin yegane bağımsız milletvekili olan Gümüşhane milletvekili Zeki Bey, “ne oldu hâkimiyeti millîye yahu” diye soracaktır.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları














































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.02.2016
3.02.2016
26.03.2016
19.03.2016
13.03.2016
5.02.2016
28.02.2016
20.02.2016
13.02.2016
7.02.2016