Yıldıray OĞUR
Barış zordur. Bunu da en iyi CHP’lilerin bilmesi gerekir.
Çünkü en azından onların kollarına dövme yaptıkları, arabalarının arkasına imzasını yapıştırdıkları, çocuklarına adını verip, neredeyse her gün bir vesileyle anıp hak verdikleri Atatürk’ün kaleme aldığı tek kitap olan Nutuk’u okuduklarını varsayıyoruz.
Nutuk’u okuyunca Atatürk’ün İstiklal Harbi’nden sonra en çok Lozan Barış’ında zorlandığını görürüz.
Çünkü Lozan’a Türkiye İstiklal Harbi’nin muzaffer ülkesi olarak gitmiştir.
Ama aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubudur Türkiye.
O yüzden masada karşısında ülkenin kadim başkenti İstanbul’u işgal altında tutan, bir yıl önce Yunanlılara Anadolu’yu işgal ettirip, altı yıl önce Suriye-Filistin cephelerinde yüzbinlerce Osmanlı askerini şehit etmiş, 9 yıl önce Çanakkale’ye dayanmış İngiltere vardır.
Bunun kendisi zaten içe sindirilmesi zor bir karşılaşmadır.
Masanın üzerinde ise ülkenin yüzlerce yıldır parçası olan Musul, Trakya, Adalar, Hatay ve boğazların egemenlik hakkı gibi çetin meseleler vardır.
Her barışta olduğu gibi bu barışta da taviz vermek zorunludur.
Bunun alternatifi savaşa devam etmek, orduyu stanbul’a, Çanakkale’ye, Batı Trakya’ya ve Musul’a yürütmektir.
Ama bu savaş yorgunu bir ülkeyi on yıl daha savaşa sürüklemek anlamına gelecektir.
O yüzden hala tartışılan o tavizler verildi.
Ama bu hem halka anlatılmalıydı hem de anlaşma hala muhaliflerin olduğu Meclis’ten geçirilmeliydi.
Mustafa Kemal ikna turlarına çıkmıştı:
“Eskişehir’den itibaren, İzmit, Bursa, İzmir, Balıkesir’de halkı münasip mahallerde toplayarak uzun hasb-i hallerde bulundum. Ahalinin, bana istedikleri gibi serbest sualler tevcîh etmesini talep ettim. Sorulan suallere, cevap teşkil etmek üzere, altı saat, yedi saat devam eden konferanslar verdim.
Lozan Konferansı müzâkerâtını, cereyân ettiği gibi, her yerde hulâsa ediyordum. Neticenin müsbet olacağı hakkındaki kanaatimi de beyan ederek milletin müsterih olmasına çalışıyordum.”
Halkın müsterih olması yetmiyordu. Meclis de ikna edilmeliydi.
Meclis’te oturumlarda çok sert konuşmalar yapılıyordu. Muhalifler eli güçlüydü, çünkü yılların acıları onların barışa karşı argümanına dönmüştü.
Kimisi Rumlarla mübadele anlaşması yapılmasını vatana ihanet gibi görüyordu:
“Birçok kasabalar bugün baykuşlara me’va olan harabezar olmuştur. Kendi dairei intihabiyemin altı kazasında ev kalmamıştır. Bir zamanlar âşiyâne olan o yerlerde bugün küçük barakalar içinde ıztıraplar, eninler vardır. Bu ıztırapların ve eninlerin kulaklarımızdaki hazin akisleri benim ruhumu titrettikçe arkadaşlar, maalesef ben bu Muahedeye reyi kabul vermekte mazurum. (Bravo sesleri) (Alkışlar)”
Kimisi Batı Trakya’nın terk edilmesine kızıyordu:
“Biz efendiler kimsenin ocağını yıkmadık, kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Biz öz yurdumuzu, öz toprağımızı istiyoruz! (Şiddetli alkışlar).”,
Barışa karşı muhalafetin elinde popülizm, maksimalizm, milliyetçilik silahları vardı. Mustafa Kemal hissettiği üzüntü ve öfkeyi Nutuk’ta anlatır:
“27 Şubat 1923 gizli oturumunda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe kadar şiddetli ve heyecanlı bir şekilde devam etti. Tartışmalara, başından sonuna kadar ben de katılmak zorunda kaldım.
Muhalifler, âdeta ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis’in olumlu veya olumsuz bir karar vermesi imkânsızlaştı. Bizim açık olarak anladığımız şuydu ki, muhalifler, barış konusunu, Meclis’te ihtiraslarına vasıta yapmak istiyorlardı.
Efendiler, bazı basın çevreleri de, bu ihtirasları şaşılacak derecede ve ateşli bir şekilde, alabildiğine körüklüyorlardı. Bu ruh hali içinde bulunan bir Meclis’le, barış konusunu bir sonuca bağlamanın güç olacağını görmek tabiî, fakat üzücü idi.
…
Meclis’in ve milletin bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim.”
Ve nihayet başka çare olmadığı anlaşıldı, Meclis yenilendi, Lozan Barış Anlaşması imzalandı, 15 yıl sonra Montrö’yle Boğazlar’da verilen tavizler geri alındı ama bu kurucu anlaşma bir yüzyıl boyunca tartışıldı.
Çünkü hiçbir geri adım atmadan, sabretmeden, taviz vermeden yapılamaz.
Barış “kötü” insanlarla konuşmayı gerektirir.
Ortada ise bolca karşılıklı acı, öfke, önyargı bir kıvılcımla tutuşacak saman gibi birikmiştir.
O yüzden barışa karşı kitleleri kışkırtmak çok kolaydır.
Bir emek sarfetmene bile gerek kalmaz, bir anda tutuşuverir.
Tersi ise bir o kadar zordur. Geleceği düşünüp geçmişi unutmak gerekir, kendini geri çekmek, yutkunmak gerekir.
Bayağı gelişkin insani erdemler ister. Çok az kişi bu erdemi, cesareti gösterip elini uzatıp kirletir, taşın altına sokar.
Bu yüzden de böyle tarihi barışlar için elitler arasında bir centilmenlik anlaşmasına ihtiyaç vardır.
Kimse o samanı tutuşturmamalı, halkı kışkırtmamalı, barışı ihtiraslarına vasıta yapmamalıdır.
İşte dün Meclis’te çözüm süreci için kurulmuş Komisyon’da CHP ve bazı muhalif partilerin tavrı Atatürk’ün o sözünü hatırlattı:
“Muhalifler, barış konusunu Meclis’te ihtiraslarına vasıta yapmak istediler yine.”
Talep aslında çok basitti: Süreçle ilgili 100 kişiyle görüşmüş Komisyon’dan bir heyet Öcalan’la da görüşsün.
Neden?
Çünkü Öcalan, bu süreçte devletin ondan beklediği tüm adımları attı.
Türkiye ve yakın dönem dünya tarihinde ilk defa bir silahlı örgütün lideri çağrı yaparak kendi örgütüne fesih kararı aldırdı.
Örgütü bu talimata uydu.
Öcalan bunu yapmasaydı bugün bu komisyona gerek olmazdı.
Çünkü bu Komisyon Kürt sorununu konuşmak için bir sohbet grubu olarak değil, bu fesih kararına cevap olarak devletin atacağı bir çeşit af adımını konuşup kararlaştırmak üzere kuruldu.
Yani bu komisyonun kendisi bizzat bu süreçte bir adım.
Alakalı alakasız 100 kişiyi dinleyen komisyon, bu çağrıyı cesaretle yapan ve komisyonun kurulmasına ön açan Öcalan’ı dinlemeseydi bu sürece zarar verirdi.
Görüştüğün muhatabını her gün aşağılayarak, ona hakaretler ederek, ona vebalı muamelesi yaparak varılmış herhangi bir çözüm örneği yok.
Bu yüzden Bahçeli, herkesi karşına alarak Öcalan’a “kurucu önder” diyor. Onu taltif ediyor ve cesaretlendiriyor, elini örgütüne ve kendi kamuoyuna karşı güçlendiriyor Konuşmayı mümkün kılıyor bu.
Bu görüşmeyi en başta Komisyon’un üyeleri bizzat kendileri istemeliydi.
Çünkü PKK’lılara af anlamına gelen bir yasanın altına imza atacaklar. Bu süreci ise bugüne kadar MİT’ten, iktidardan bir de DEM’den öğrendiler. Peki bu süreci mümkün kılan örgütün lideri ne diyor, muradı ne, amacı ne, PKK’lılar affedilip Türkiye’ye gelirse ne yapacaklar?
İlk elden bu soruların cevaplarını almak, samimiyetini ve kararlığını ölçmek için büyük bir fırsattı bu görüşme.
Ama CHP bu fırsat yerine popülizm fırsatını tercih etti.
Evet, tabii ki İmralı Türkiye sınırları içinde bir hapishane. Öcalan’ın kampı ya da ofisi değil.
Hapishanedeki biriyle görüşmek onun ayağına gitmek değildir. Alternatifi onu hapisten çıkarmak olurdu.
Bu görüşme Öcalan’ı SEGBİS’le Meclis’e bağlayarak da yapılamazdı. Öcalan Meclis’e seslenmiş olurdu. İşte o Öcalan’ın bile hayal edemediği bir meşruiyet vermek olurdu.
Sanki Öcalan’dan terör virüsü kapılacakmış gibi hapishanede, kapalı bir alanda onla görüşmeye karşı çıkıp, Öcalan’ın Meclis’e seslenmesini savunanların üçüncü yolculuk fantezileri ayrı bir komedi olarak tarihe geçti.
Zaten korkulan Öcalan’ın ayağına gitmekse, bu son 35 yılda defalarca yapıldı.
Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Genelkurmay, MİT Öcalan’ın ayağına kadar temsilciler gönderip, ateşkes müzakereleri yürüttüler.
Üstelik Öcalan o zaman silahlı bir örgütün fiilen başındaydı, örgütünü tasfiye etme kararı vermemişti ve Türkiye’deki bir hapishanede de değildi.
Tabii ki örgütünü fesh ettiren, silah yerine siyaset diyen Öcalan’la görüşmek, o gün bir taraftan silahlı eylem talimatları veren Öcalan’la görüşmekten daha meşrudur.
Tam da bu yüzden Meclis Komisyonu’ndan bir heyetin Öcalan’ı dinlemek için İmralı’ya gitmesi aynı zamanda sembolik bir adımdır.
Çünkü PKK, Öcalan’ın talimatıyla kendini fesh etti ama kendini yok etmedi.
Siyasi alanda mücadelesine devam etme kararı aldı. Komisyon da bu karar üzerine PKK’lıların Türkiye’ye dönüşüne imkan sağlayacak bir yasa hazırlamak için kuruldu.
Yani ülkeye dönen PKK’lılar isterlerse siyaset de yapacaklar.
Öcalan da örgütünü fesh edip hapishanedeki ıssız günlerine geri dönmeyecek.
Zaten buna çözüm süreci ya da terörsüz Türkiye diyoruz.
Bunun bilmiyormuş gibi efelikler yapanların o zaman bu sürece baştan karşı çıkması ve Komisyon’a da girmemesi gerekirdi.
Ama sürece karşı çıkanlar bile Öcalan’ın sadece PKK’nın kurucu önderi değil, Meclis’te yanyana oturdukları Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin de önderi olduğunu herhalde biliyorlardır.
En fazla bilmemezlikten geliyorlardır.
Yani bu herkesin bildiği ama bilmezlikten geldiği bu tuhaflığı ortadan kaldıracak bu süreç.
Alternatifi de 6 milyon insanın bir silahlı örgütün siyasi kanadı olan bir partiye oy verdiği ve sınırların hemen karşısında bu silahlı örgütün beklediği bir güvenlik sorunuyla bir 50 yıl daha yaşamaya devam etmek.
İşte bu görüşme sürecin özü için o yüzden kritik.
Tam da bu kritik adım atılırken CHP ve bazı muhalifler bunu halka ihbar eden bir pozisyonu tercih ettiler.
Üstelik adaya gitmeyeceklerini açıklarken de “zaten devlet yetkilileri görüşüyor” dediler.
Devletin epey mağduru olan bir muhalefet partisinin meseleyi devlete havale etmesi ve bu devlete hala devam eden sonsuz güveni herhalde iktidarın bile gözlerini yaşartmıştır!
Bu görüşme yine bazı muhaliflerin topu taca atmak için ileri sürdüğü gibi “meşru muhatap”larla yani DEM’le, Demirtaş’la yapılamazdı.
Çünkü onlar silahlı örgüte fesih kararı aldırmadılar.
Zaten onlarla görüşülseydi ilk cümlede “gidip Öcalan’la görüşün” derlerdi.
CHP’nin sürece alternatif olan “Meclis’te çözülsün” tezi is hepsi güzel görünen kavramların arka arka dizilmesinden ibaret kötü bir demogojiden fazlası değil.
Tıpkı CHP’nin dün şık bir salonda bol led ışıkları ve kaliteli baskı kitapçıklarla açıkladığı programdaki Kürt sorunu, eşitlik mesajları gibi.
CHP’nin bu tavrı en azından Kürtlere ve Kürt meselesinin çözümünü önemseyenlere şunu göstermiş olmalı.
Laik sol çevrelerin DEM’den beklentisi hiçbir şey istemeden sessizce gidip oylarını muhalefet için vermelerinden ibarettir.
Çünkü her kötülüğün kaynağı bu iktidardır ve bu iktidar gidince herşey çok güzel olacaktır.
Sama yine dün yaşananlar göstermiştir ki Türkiye’de bir iktidar değişiminde bir kere daha Öcalan’ın muhatap alındığı bir çözüm sürecinin yaşanma ihtimali çok düşüktür.
Şimdi sırtında yumurta küfesi ve elinde güç yokken ve Kürtlerin oylarına muhtaçken buna ideolojik olarak karşı çıkan bir CHP ve CHP kitlesi, yarın elinde güç olduğunda asla yanaşmayacaktır.
Türkiye’de CHP’nin ulusalcılığı, MHP’nin milliyetçiliğinden daha serttir, yumuşaması zordur, taktiksel değişimler kimseyi aldatmalıdır, ideolojilerin gücünü küçümsememek gerekir,
Kemalizm eleştirisi Post-Kemalist bir öfke patlaması değildir, muhasebesi yapılmamış ve yaşayan bir reflekstir bu.
CHP’nin Öcalan ve PKK ile müzakere etmeden çözeceği Kürt Sorunu’nun ne olduğu da meçhuldür.
PKK meselesinin öyle çözülemeyeceği herhalde çok açıktır.
Ama CHP’nin Kürt Sorunu’nun çözümü için Anayasa’nın vatandaşlık tanımını değiştirmek ya da Kürtçe anadilde eğitimin önünü açmak gibi vaadi olabileceğini herhalde kimse düşünmüyordur.
Bunu Binali Yıldırım bile dillendirebilir ama CHP’nin en sol kanadındaki bir siyasetçi ya da gazeteci söyleyemez. Söylerse başına gelecekler bellidir.
Yani şık PDF dosyalarındaki Kürt Sorunu’nun varlığını kabul etmek şık görünen bir solculuktan ibarettir.
Somut olarak hayatta DEM Partililere merhaba demek ve seçimde ittifak yapmak dışında bir karşılığı yoktur.
CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararını bile AK Parti’nin oyununa bağlayan, kendi yakınlarındaki ulusalcılarla kavga etmektense bu kararı eleştiren DEM’lilerle kavga eden, “Öcalan değil, Demirtaş muhatap olmalı” gibi Demirtaş’ın bile tüylerini diken diken edecek apolojiler üreten
Kürt dostu bazı sol çevrelerin tercihi herhalde açıkça görülmüştür.
Onların Kürtlere desteği de hubb-ı Ali’den değil, buğz-i Muaviye’dendir.
Kürtler muhalefete destek verdikçe geçerli bir empatidir bu, Kürtlerin çıkarları ile AK Parti karşıtlığı arasında bir tercih yapmaları gerektiğinde bu empatinin ömrü bir kelebek kadar kısadır.
Yoksa 2016’da PKK hendek kazarken tvlerde “Kürt siyasi hareketi” analizleri kasanlar, PKK kendini fesh ederken Öcalan’la görüşülmesi için Anadolu’dan Görünüm yayınlarına geçmezdi.
Eldeki elle tutulur tek gerçek şudur;
Kürt meselesinin çözümü için gerçek imkan ve fırsat elimizdekinden ibarettir.
Gelecekte, iktidar değiştiğinde daha iyi bir imkanın ihtimali ham bir hayaldir.
Devletin ve Devlet Bahçeli’nin bu açılımından daha ilerisi ufukta görülmemektedir.
Türkiye’de muhalefetin mevcut ideolojik formasyonundan daha iyisinin çıkması da zordur.
Sadece ideolojik ve zihniyet ketleri yüzünden de değil.
Destek verdiğini söyleyerek, içine girdiği bir Komisyon’un atacağı bir cesur adıma bile yüreği yetmeyen ve kendini popülizme teslim eden bir siyasetin ülkenin gerçek sorunlarını çözme iradesi ve gücü olmadığı da görülmüştür.
Sorunları ve çözümleri tespit etmek akademik bir faaliyetten ibarettir. Onları en vurucu cümlelerle ifade etmek ise hamakattan.
Siyasetçilerden beklenen ise çözüm cüreti ve gücüdür.
Dünkü tepkiler gösterdi ki güneşli havalarda demokrasiden, hukuk devletinden, rasyonel ekonomiden bahsetmek kimseyi demokrat, ilerici yapmaya yetmiyormuş.
Ülkenin en temel sorununun çözümünde bir anda ideolojik ketler, zihniyet kodları devreye giriyormuş.
İdeolojik formatları güçlü olanlar zor esniyormuş, zor esneyenlerle de sorunlar çözülmüyormuş.
Herkese demokrasi vaadi boşlukta çığlık atmaktan ibaretmiş.
Herkese tek tek demokrasiden neyi kastettiğini sormak gerekiyormuş.
Esas demokratlık çetin meselelerde alınan tavırlarda görünür oluyormuş.
CHP dün itibarıyla Atatürk’ün Nutuk’ta şikayet ettiği gibi “barışı ihtiraslarına vasıta yapmayı” tercih etti.
Yanmayı bekleyen saman alevini tutuşturdu, sürecin ilerlemesi için cesaretle bir adım daha atanları sanki suç işliyormuş pozisyonuna itti.
Böylece barış yaparkenki asgari centilmenlik anlaşmasını bozdu.
Aynı zamanda çözüm sürecini desteklemeye devam ettiklerini söylemelerinin artık çok anlamı yok.
Sosis yapımı midelerini bulandırıyor, ellerini kirletmek istemiyorlar ama sosis tabağa geldiğinde onu afiyetle yiyeceklerini söylüyorlar.
Bir gün Bahçeli de bugünlerde yaşadıkları üzerine bir Nutuk yazarsa gerisini de ondan okuruz.
Her ne kadar Nutuk’lar pek okunmasa da…
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları























































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
7.02.2026
2.02.2026
29.01.2026
25.01.2026
22.01.2026
19.01.2026
17.01.2026
13.01.2026
10.01.2026
7.01.2026