Demir Küçükaydın
Dün Demokrasi’nin hukukun geçerli olup olmaması (çünkü pek ala bir diktatörlük de hukuka dayanabilir) ve azınlık-çoğunluk ilişkisi olarak tanımlanmasının yanlışlığına değinmiştik.
Elbet, bir teknik olarak veya hukuki olarak demokrasinin “azınlığın çoğunluğa uyması ilkesine dayanan rejim” olarak tanımlanabileceği; ama bu genel biçimiyle demokrasinin her türlü ırkçı ve faşist görülerle de uyuşabileceği; bu anlamda demokratların özel bir demokrasiden yana; haklar konusunda çoğunluğun karar alma hakkının olmadığı bir demokrasiden yana olmaları gerektiği ve böyle bir demokrasi tanımına dayanmaları gerektiğini kısaca ele almıştık.
Soruna böyle yaklaşmamanın, mantık sonuçlarına gittiğinde demokrasinin reddine varacağı yani kendi bindiği dalı kesme sonucuna varacağını göstermeye çalışmıştık.
Şimdi şu soruya gelelim. Teknik olarak, genel olarak ya da hukuki olarak demokrasi, “azınlığın çoğunluğa uyması ilkesini kabul” olarak da tanımlanabileceğinden; bu çoğunluk-azınlık ilişkisinde “çoğunluğun diktatörlüğü” nasıl engellenebilir?
Bu soruya cevap arayacağız.
Ama bunun için de önce yine bir kavramsal netlik ve temizlik gerekiyor. Çünkü aynı kavramla karşılanmalarına rağmen çok farklı azınlıklar, dolayısıyla da çoğunluklar var. Bunları ayırmadan konuyu doğru dürüst ele almak mümkün olmaz.
*
Bizler azınlıktan söz ederken aslında üç farklı azınlık, dolayısıyla da üç farklı çoğunluk olduğunu gözden kaçırırız ve bunları birbirine karıştırırız.
“Azınlık” kavramının birinci anlamı, genellikle bir dile, dine, soya, tarihe göre tanımlanmış, karşı devrimci ve gerici ulusçulukta ve uluslardaki azınlıklardır.
Bir ulus, dil, din, soy, ırk, kültür, tarih körü olduğunda, yani ulus ve devlet bunlarla tanımlanmadığında, orada bu anlamda çoğunluk ve azınlık olmaz.
Örneğin herkesin ana dilinde eğitim hakkının olduğu; resmi dili olmayan, okullarında tüm dillerden, dinlerden, “ırklardan” kültürlerden, tarihçilerin, edebiyatçıların eşit katılımla ortaklaşa yazdığı aynı Tarih ve Edebiyat kitaplarını herkesin ana dilinde okuyup öğrendiği bir ulusta ve devlette, bu anlamda çoğunluk bir ulus olamayacağından azınlık da olmaz.
O halde bu birinci anlamdaki azınlıkları ve çoğunlukları yok etmenin, dolayısıyla bir “çoğunluk Diktatörlüğü”nden kurtulmanın bir tek yolu vardır: çoğunluğu ortadan kaldırmak. Yani ulusun (dolayısıyla politik olanın, yani devletin) bir dille, dinle, kültürle vs. tanımlanmasına son vermek. Yani, gerçek anlamda yurttaşların biçimsel eşitliği.
Gerçek anlamda yurttaşların biçimsel eşitliği olduğunda, birinci anlamda azınlık olmaz, dolayısıyla çoğunluk da olmaz.
Birinci anlamıyla azınlıklar sorununun halli özünde, gerçek anlamda demokrasi sorunudur.
*
Bu vesileyle, en ileri batı demokrasilerinin bile gerçek anlamda demokrasiden ne kadar uzak olduğu daha iyi ortaya çıkar. Çünkü neredeyse en demokratik bilenen kuzey Avrupa ve Anglo-Sakson ülkeleri bile ulusu, bir dille, bir tarihle, bir kültürle vs. tanımlar. Dolayısıyla bu dilden vs. olmayan; dünden kalma veya bugünkü göçmen “azınlık”lar olur otomatikman.
Bu azınlıkları, bu devletler “tanınırlar” ve onlara birtakım “haklar” verirler. Örneğin ana dilini öğrenme hakkı (dikkat edin ana dilinde eğitim hakkı değil); devlet dairelerinde ana dilinde konuşma hakkı (yani dil bilmeyenlere masrafı vergilerle karşılanan tercüman); dilini geliştirme hakkı. (Bazı radyo, TV kanalları bu dile ayrılır ve sübvanse edilir).
Bütün b.u haklar, o ulusun gerçek b.ir biçimsel eşitliğe dayanan demokratik bir ulus olmamasıyla ilgilidir. Eşit olunmadığı için bu “haklar” verilmektedir. Bu "haklar" eşitsizliği sürdürmenin ve korumanın aracıdırlar son duruşmada.
Bu Avrupa ülkelerinin veya “Batı Demokrasisi”nin standart uygulamasıdır. Dille, kültürle, dinle vs. tanımlanmış bir ulusu, koruyarak onu bugünün olanak ve ihtiyaçlarına uygun olarak biraz rötuşlama, reforme etme, esnetmeden başka bir şey değildir.
Türkiye’nin liberallerinin ideali de tamı tamına budur. Yani Türkiye’nin liberalleri tutarlı bir demokrasi programını savunmazlar ve dolayısıyla demokrat değildirler.
Postmodernizm denen, her şeyi rölative etme, “çok renklilik”, “renkleri zenginlik olarak görme”, “ötekileştirmeme”, “empati” gibi kavramlar aslında tamı tamına bu karşı devrimci ulusçuluğu esnetmenin ideolojisinin kavramlarından başka bir şey değildirler. (Bu konuda başka yazılarımızda, örneğin çok kültürlülüğün aslında nasıl tek ir kültür kavramının egemenliği olduğunu vs. göstererek epey eleştiri yapmıştık.)
*
Türk devleti, ilerde “Kürt sorunu” karşısında çaresiz kalırsa, Kürt sorununu böyle bir “çözümle”, yani Kürtlüğü fikir özgürlüğü bağlamında; Kürt dilini de İngilizce gibi istenen dili öğrenmek ve konuşmak anlamında ele alarak çözeceğini planlamaktadır. Yani Türklüğü ve Türk ulusunu korumak için, Avrupa çözümüne yatmak. CHP’nin Kürt sorunu çözümü özünde budur.
Liberaller de bunlar sağlanırsa, biraz da mahalli idarelere özerklik verilirse bu iş hallolur diye bakmaktadırlar.
Yani ulusun ve devletin Türklükle tanımlanmasına, resmi dilin Türkçe olmasına, okullarda Türk Edebiyatı ve Tarihi okutulmasına temelde bir itiraz yoktur. Bu tarih ve edebiyatlara belki bir Mem-u Zin de katılıp, ırkçı şoven dil azaltılırsa bu iş hallolur diye bakmaktadırlar.
İlk bakışta Kürtler de bunu kabul etmiş gibi görünmektedirler. Türkleri ürkütmemek için de öyleymiş gibi görünmeyi kendileri de uygun görmektedirler.
Ama Kürtler buna ek olarak, kolektif bir kimlik olarak Kürtlüğün tanınmasını da istemektedirler.
Yani iki taraf da demokratik bir programdan yana değildir. Türkler bireysel haklar bağlamında haklara razı olmayı, Türklüğü tutmayı; Kürtler de o bireysel haklar bağlamındaki teklifi kabul edip, üstüne kolektif bir kimlik olarak tanınmayı, yani aynı bir ulus olarak tanımlanmayı istemektedirler.
Liberaller de iki tarafın da birer geri adım atarak, Avrupa gibi, bireysel olarak haklar ama aynı zamanda Avrupa’daki “azınlık” olarak tanımlananlar ve idari bölünmelerde olduğu gibi mahalli yöneticilerin seçilmesi ile bu barışın olacağını sanmaktadırlar.
Aslında tarafların hiç birisi açık ve dürüst davranmıyor.
Türk devleti, kolektif kimlik olarak tanımlanma bölünmeyi getirir derken haklıdır.
Kürtler ise, sanki bu “tehlike” yokmuş gibi, böyle bir sorun yokmuş gibi davranıp, “Korkmayın biz zaten ayrılmayacağız, işte “ortak vatan” diyoruz diyorlar. Türk devleti ve Türkler de “pışt ben o kadar enayi değilim” diyor tabii. Otaklığa sen karar verdiğinde her zaman bu ortaklığı ve ayrılma hakkını kendinde bulundurmuş olursun, bunu kabul edemem diyorlar. Dedikleri doğrudur.
Kürtler ise, işin bu yanını hiç anmadan, suskunlukla geçiştirerek, Türklerin korkularını gidermeye çalışıyorlar. Aslında Kürtlerin büyük çoğunluğu da bunu zaten ayrılmak için Türklerin direncini minimuma indirmek için ara bir aşama olarak görüyorlar. Türkler de bunun böyle olduğunu gördüklerinden “yemeyiz” diyorlar.
Böylesine açıklıktan yoksun ve gerçek ve somut “tehlikeleri” yokmuş gibi ele alan bir tartışmada tarafların birbirine güvenmeleri mümkün değildir.
Bu nedenle Kürt Sorunu’nun barışçı bir çözümü, bu programlarla mümkün değildir. Devletin ve CHP’nin, sorunu kişisel özgürlükler veya Avrupa’daki azınlıklar bağlamında çözme programı Kürtleri, Kürtlerin Kolektif kimlik olarak tanınma programı Türkleri ikna etmez. Ve bu savaş, zaman zaman konjonktüre ve güçlerin durumuna göre ateşkeslerle kesilse bile sürer gider.
*
Peki, buradan çıkış yok mu?
Var.
Bizim dediğimiz, ulusun ve devletin Türklük veya Kürtlükle veya İslamla vs. tanımlanmasına son verme, çoğunluğu yok etme, dolayısıyla azınlığı da yok etme.
Bu program ise Türklerin ve Kürtlerin, Türk ve Kürt olmaktan çıkıp birer demokrat olmalarıyla; yani ulusu ve devleti bir dille, dinle vs. tanımlamayı reddetmeleriyle; böyle tanımlamalara karşı tanımlamalarıyla; böyle tanımlayanlara karşı mücadeleleriyle mümkündür.
Bu sanıldığından çok daha kolay olabilir ve Kürtler de Türkler de demokrat olmaya sanıldığından çok daha yatkındırlar.
Ama bunu savunacak ne bir parti, ne bir entelektüel akım, ne bir yayın yok. Bunu savunan tek kişi bu satırların yazarıdır ve kimi okurlarıdır.
Sonunda herkes bu programın tek çıkış yolu olduğuna gelecektir ama çok acılar sonunda.
İşte sosyalist örgütler ortaya attığımız bu program ve ardındaki teorik temel karşısında susarak, yokmuş gibi davranarak aslında bu biricik çözümü gözden kaçırıyorlar, dolayısıyla acıların uzamasına yol açıyorlar. Bu nedenle en büyük günah sosyalist örgütlerdedir; kendine demokrat diyenlerdedir.
Bizim programımız, azınlığın “haklarını tanımaya” değil, çoğunluğu ortadan kaldırmaya, dolayısıyla da azınlığı da ortadan kaldırmaya dayanıyor.
Yani bizim için sorun “Kürt Sorunu” değil, Türk Sorunu’dur. Türk sorunu hallolduğunda “Kürt Sorunu” da otomatikman çözülmüş olur.
*
Bu vesileyle, bu birinci anlamda, yani ulusun nasıl tanımlandığına bağlı olarak ortaya çıkan azınlığın Türk devletindeki hukuki karşılığına bir iki sözle değinilebilir.
Türk devleti Azınlık sözcüğünü Avrupa’daki uygulama anlamında kullanmıyor.
Lozan anlaşmasıyla ben Rum ve Ermenileri azınlık olarak tanımışım; başka azınlık tanımam diyor.
Ayrıca bu azınlıklar dinel olarak tanımlanmış olduğundan Türk devletinin laiklik iddialarının da ne kadar saçma olduğunun en somut kanıtıdırlar.
Bizim programımız bu konuyu da otomatik olarak çözer.
Bizim programımızda Rumların ve Ermenilerin cemaate bağlı okulları olmaz. Herkes ana dilinde eğitim hakkı olduğundan, bir tek Ermeni veya Rum; (ayrıca tanınmamış “azınlıklar” örneğin Çerkezler vs. için de geçerli olur bu) çocuk için bile devlet öğretmen bulup, ona yurttaşlardan aldığı vergilerle maaşını ödeyerek, ana dilinde eğitim hakkı sağlamakla görevli olur. Çünkü bu temel yurttaşlık hakkıdır.
Bu çocuklar şimdi olduğu gibi, Türk tarihi okumazlar. Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Çerkezlerin hatta dünyadaki birçok “büyük” dil ve dinden tarihçilerin, edebiyatçıların, eşit katılımla yazdığı, aynı tarih ve edebiyat kitaplarını, kendi ana dillerinde okurlar.
Devlet kimin “ekümenik” olup olmadığına; din adamları okulu açılıp açılamayacağına karar veremez. Çünkü devlet “din işlerine” karışamaz. O dinden olan cemaat kendisi bunları yapıp yapmamaya kendisi karar verir.
Yani bizim savunduğumuz program devletin resmi “azınlık” tanımını da ortadan kaldırır. Fiilen birinci anlamıyla azınlık diye bir şey olmaz, çünkü artık çoğunluk yoktur.
Şunu da ekleyelim: bir tek “azınlık” olabilir böyle bir demokratik ulusta: Ulusun böyle bir dile, dine göre tanımlanmasını reddetmeyi kabul etmeyenler, ulusu dille dinle tanımlamak isteyenler böyle bir ulusta ve devlette olabilirler elbette.
Onları öldürecek veya hapse tıkacak değildir. Elbet bunlar fikirlerini de yayabilirler. Ama bu demokratik ulus, ulusu dille, dinle tanımlamak isteyenler üzerinde fiili bir diktatörlük olacaktır. Çünkü geçerli hukuk bunların anlayışını dışlayacaktır. Bu iki ulus anlayışı bir arada olamaz. Tıpkı bugünkü geçerli hukukun bizim anlayışımızı dışlaması ve bizim üzerimizde bir diktatörlük olması gibi. Tıpkı Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmekle, putları kabul etmenin bir arada olamaması gibi.
O halde toparlarsak, “Azınlık” kavramının birinci anlamı, özünde ancak gerici bir ulusçuluğun olduğu yerlerde var olabilir. O çoğunlukla aynı dilden, dinden olmayanlara ve baskı altındakilere ilişkin bir kavramdır ve bunlara belli haklar tanıma veya tanımama anlamında kullanılmaktadır.
Biz bu azınlıkları tanıyan değil, onları çoğunluğu yok ederek yok eden bir programı savunuyoruz.
*
Azınlığın ikinci anlamına gelince.
Bir de tümüyle eşit hakların bulunmasına rağmen, nicel olarak azınlıkta bulunmaktan, dolayısıyla fiilen ortaya çıkan, hukuki olmayan azınlıklar vardır. Esas anlamıyla demokratik bir ülkede bu anlamda azınlıklardan söz edilebilir.
Gerçekten demokratik bir ulus düşünelim. Hiç kimse, dilinden, dininden, inancından, siyasi fikrinden vs. dolayı hiçbir baskıya uğramıyor. Ama tüm bu eşit biçimsel haklara rağmen, gerçek hayatta dezavantajlı durumda kalan yurttaşlar olur. Çünkü evlerin zilleri veya pisuarlar çocukların veya cücelerin ulaşamayacağı yükseklikte yapılır genellikle. Yollar, ayakları sağlamlara göre yapılmıştır, trafik ışıkları görebilenlerce görülebilir, Otobüsler ve trenler yapılırken çocuklu ve çocuk arabalı kadınlar, yaşlılar, özürlüler hesaplanmaz vs. vs.
Gerçek bir demokraside azınlıklar sorunu budur.
Yurttaşların bir kısmının bu fiili eşitsizliğini gidermek için ulusal hâsıladan bir kısmı ayırmak; onlara kotalar tanımak, öncelikler vermek, pozitif ayrımcılık ile bu azınlıklar büyük ölçüde dezavantajlı olmaktan çıkarılabilirler.
Bu anlamıyla azınlık sorununun hallolması veya en azından daha az sancılı çözülebilmesi için de tam bir demokrasi ve merkezi bürokratik idarenin parçalanması şarttır. Çünkü ancak bu koşulda bu fiili azınlıklar örgütlenip, baskı yaparak, kendilerini gözeten yollar, pisuarlar, otobüsler, vs. yapılmasına daha büyük kaynaklar ayrılmasını, kotalar, öncelikler tanınmasını, sağlayabilirler.
Birinci anlamıyla “azınlık” sorunu tam bir eşitlik ile çözülebilirken, bu ikinci anlamıyla azınlık sorunu ancak eşitsizlikle çözülebilir. Birinci eşitlik olmadan ikinci eşitsizlik de mümkün olmaz.
Dikkat edilirse bu iki azınlıklar sorunu da aslında birer program ve gerçek anlamıyla demokrasi sorunudur.
Şimdi gerçekten bir Tüzük sorunu, bir işleyiş sorunu olarak ele alınabilecek üçüncü azınlık kavramına gelelim.
*
Demokrasi aynı zamanda bir yönetimdir. Yani bir takım kararlar alınmasını, uygulamayı, yaptırımı gerektirir.
Demokrasi kararın doğru bir karar olmasını, yani içeriğini belirlemez. Demokrasi sadece usulünü belirleyebilir.
Karar almak için eninde sonunda bir şekilde bir oylamaya başvurmak gerekir.
Çünkü eşitlik temel varsayımdır. Herkes eşit olduğuna göre, bir karara varmanın tek yolu nicel bir ölçüdür. Bunun da tek yolu oylamadır.
Oylama ise, farklı öneri, program ve görüşler arasında olabilir.
Tabii yine bu eşitlik ilkesine bağlı olarak, tüm farklı görüşlerin, örgütlenme, kendini yayma, çoğunluğu kazanma konularında eşit koşullarda mücadelesi gerekir.
Tabii bütün bunların olabilmesi için de, her yurttaşın tüm yurttaşlara; her örgüt üyesinin tüm örgüt üyelerine, doğrudan, bir üst organın izni ya da yönlendirmesi veya teknik yardımına ihtiyacı olmadan fiilen ulaşabilir olması gerekir.
Yani doğrudan yatay ilişki; fiilen var olmadan tüm demokrasi ve eşitlik iddiaları havada kalır.
Bu, farklı ve sistematik görüşlerin ortaya çıkmasının temelidir.
Farklı ve sistematik görüşler ortaya çıkıp birbiriyle mücadele etmeden de bir oylama ve karar alma mümkün olmaz.
Beş yüz çeşit görüşün ortaya çıkıp kendini ifade etmesi demokrasi değildir. Sadece bir manüplasyona hizmet eder. Gerçek ve can alıcı sorunları gündemden uzaklaştırmanın ve bir karar alınmasını, engellemenin bir aracı olur.
İşte bütün bunlar aşıldıktan sonra, tüm farklı görüşler için fiili bir eşitlik sağlandıktan sonra, er veya geç bu görüşlerin bir şekilde oylanması ve bir karar alınması gerekir.
Ama oylama demek, aynı zamanda azınlık ve çoğunluğu ortaya çıkarmak demektir.
Yani demokrasi birinci anlamıyla azınlıkları eşitlikle yok eder; ikinci anlamıyla azınlıkları eşitsizlikle yok eder, üçüncü anlamıyla ise çoğunlukları var etmeye, dolayısıyla azınlıkları da var etmeye çalışır denebilir.
Yani eninde sonunda bir görüş oyların çoğunu alacak ve kabul edilecektir.
İşte “çoğunluğun diktatörlüğü”nden söz edenler bu anlamda çoğunluktan söz ediyorlar. Ama bunun çözümünü, güçler ayrılığında, hukukta, çoğunluğun karar hakkını almada vs. görüyorlar ve buradan kendi ayaklarına kurşun sıkıyorlar.
Bu sorunun çözümü başka yerdedir.
Tekrar edelim, kararların alınması sürecinde, daha az oy alındığı için, azınlıkta kalan görüşler, eğilimler vardır ve eşyanın tabiatı gereği olacaklardır.
Burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor. Bu bizzat şu Başkanlık referandumunda da açıkça ortaya çıkıyor. Diyelim ki yüzde 51 ile bile değil, #HAYIR’dan bir fazla evet oyu çıktı. Bütün #HAYIR oyları bu durumda sıfıra icra olmaktadır. Bunların sonuç üzerinde hiçbir ağırlığı olmamaktadır. Yani örneğin nüfusun yarısı zerrece kaale alınmamış olacaktır bu kararda.
İşte bu anlamda azınlık sorununu çözmek için, azınlığın da karar üzerinde bir etkisini ağırlığını sağlamak için bir yol var mıdır?
Varsa nasıl bir yoldur?
Sorunumuz budur.
Evet vardır.
Biz buna oylamadan farklı olarak “oydaşma” yöntemi diyoruz.
Nedir, nasıl uygulanır?
Çünkü bu konu ve bu bağlamda bizim önerimiz, gerek örgütsel çalışmalar için; gerek bir ulusun içindeki tartışmalarda en az sancılı biçimlerde çözümleri bulmak için harika bir olanak olarak ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca bu referandumun akıl dışılığı da bu oydaşma yöntemi örneği ile daha iyi görülebilir.
Bunlar da önümüzdeki yazının konusu olsun.
23 Şubat 2017 Perşembe
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
https://demirden-kapilar.blogspot.de/
Videolarımız şu adreste:
https://www.youtube.com/user/demiraltona
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
https://soundcloud.com/demirden-kapilar
Kitaplarımız buradan indirilebilir.
https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Eğer yazıları mail ile almak istemiyorsanız linke tıklayıp boş bir e-mail yollamanız yeter: Beni listeden Çıkarınız
Wenn Sie nicht E-Mail haben möchten, bitte drücken Sie Link: Unsubscribe
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları

























































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.04.2020
30.03.2020
19.03.2020
18.03.2020
17.03.2020
10.03.2020
2.03.2020
1.03.2020
2.02.2020
3.01.2020