Ümit KIVANÇ
Bir haber sitesinin tweet’i: “Şifa dağıttığını iddia eden çiftçinin evinin önündeki kuyruk dikkat çekti.” İnsanın hemen sorası gelmiyor mu: “Kimin dikkatini?” Haberin ayrıntısıyla işimiz yok; hem zaten anlaşılıyor.
Gayet sıradan gözüken bu başlığımsı-spotumsu cümle, kamusal iletişimin televizyonun hakimiyetine girdiği ilk dönemlerde bile yadırganabilirdi. Ancak televizyon denen toplumsal yaratığın seyirciyle (“alıcı”yla) geliştirdiği müstehcen ilişki çığırından çıkınca olağanlaştı. Basının medya haline geldiği son birkaç onyılın iletişim diline özgü hastalığı teşhis için ilk incelenecek belirtilerden. Barındırdığı zehirli öz, asla sıradan sayılmaması, kanıksanmaması gerekirken, televizyon kumandasını elimize aldığımız anda kanımıza karışan, bedenimizin iç hareketiyle bütünleşen madde gibi artık. Bağımlılık yapmış madde.
Birazdan göreceğimiz-işiteceğimiz şeyler karşısında hangi duygulara kapılmamız gerektiğini dikte ediyorlar. Bizi çocuklaştırıyorlar, aptallaştırıyorlar. Televizyonun sırf üzerimize boca ettiği oyalayıcı-kof içerikle bizi aptallaştırdığını sanmak safdillik olur. Tıpkı Türk Millî Eğitimi gibi, sadece orada bulunmakla, mâruz kalmakla içine düşeceğiniz bir aptallaştırma süreci işler, televizyonun karşısına geçtiğimizde. Bunu tasvir ederken çocuklaştırmadan sözetmek çocukları küçümsemek değil. Çocukluğun gerçekdışılığı, hattâ gerçeküstülüğü içerisinde uygun yeri bulup yerleşen, gayet isabetli gözüken ayrıntılar, çocuklaştırılmış yetişkinlerde aptallık olarak ortaya çıkar. Bir stüdyo dolusu insanın, görevlinin buyrukları doğrultusunda gülmesi, şaşkınlık nidaları çıkarması, alkışlaması sahnesini gözümüzün önüne getirelim. Oradaki kalabalık çocuklardan oluşuyorsa sahne sevimli bile gözükebilir. Öbürü… mazallah.
Her şeyi dağıtan kirli rüzgârlar
Bize duygu dikte etmeleri işine dönelim. Sırf bu işi yapsın diye yetiştirilmiş gibi duran, gündelik hayatta karşısındaki insana normal ses tonuyla, abartısız tonlamalarla hitap etmesi imkânsız görünen birtakım spikerler, bir yerden hızla gelip hışımla başka yere yönelen ve yolda önüne çıkanı sağa sola saçan, saçamadığını ezip geçen kirli rüzgârları andıran anonslarıyla haykırırlar, az sonra gördüklerimize inanamayacağımızı, nefesimizi tutacağımızı, pes diyeceğimizi, neşeye boğulacağımızı, gözyaşlarımıza hakim olamayacağımızı… Nedense yadırgamıyoruz; alıştık buna.
Karşımızda oturuyor olsalar üç-beş cümlelerinden sonra başımız dönerek kendimizi dışarı atacağımız, koşarak uzaklaşacağımız yapay duygu kışkırtıcısı hezeyan spikerleri, ekranlarda karşımıza çıkan ve kendilerini zorla evimize davet ettiren ciddî elemanlardan farklıdırlar. Tek teli dahi öngörülmemiş yerlere uzanmayan saçları, dozu, açısı hesaplı tebessümleri, iniş-kalkışları planlı kaşları, baştan aşağı organize, iki dirhem bir çekirdek halleriyle birer güven tanrısı-tanrıçası olan haber sunucuları, bizi oturtup, dünyanın bizim için münasip gördükleri miktarını zihnimize zerk ederken, otoriter oldukları kadar şefkatlidirler de. (Hezeyan anonsçuluğunu ana haber sunuculuğu mertebesine yükseltmiş özel örnekleri şimdilik konu dışı bırakıyorum.) Hezeyan anonsçuları, haberciliği, işlevinin taşıdığı varsayılan bütün erdemlerden soyunmuş halde, çırılçıplak, sokak ortasına koyar, yaygarayla müşteri toplarlar. İlan ettikleri şu: Artık her şey yapaydır, mâmûldür, onlar bildirecek, biz de gereğini yapacağızdır.
Aralık bırakılmış percerenin birden ardına kadar açılmasıyla odaya doluşup, pencere kapatılır kapatılmaz oda kapısından dışarı uğrayan, fakat çıkana kadar odada ne varsa altüst eden sersemletici rüzgâr gibidir, hezeyan anonsları. Ne söylenir bunlar aracılığıyla? “Gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız!” O halde olmayacağız. Peki, sahiden olmuyor muyuz? Orası belli değil. Belki tuvalete ya da çay koymaya gidiyoruz, kucağımızda çaresizce açılmış ellerimize gözlerimizden süzülen yaşların damlaması beklenen anda. Orası da önemli değil.
Seyirciye duygu dikte etmeye televizyoncular neden gerek duydu? Nasıl bir ihtiyaçtı buna yolaçan? Muhtemelen kendi yaptıklarının içeriksizliğini, kofluğunu, mütemadiyen tekrarladıkları şeylerin aynılığını bir aşamadan sonra gizleyemediklerini, çünkü bunun gizlenemeyeceğini bizzat fark ediyor olmaları. Bu bir. İkinci sebep de, televizyonun bizden farklı bir ilişki istemesiydi. Gazeteyi biz istediğimiz zaman okur, elimizde evirir çevirir, şurasına şimdi, burasına sonra bakardık. Televizyon böyle değil. Bizi saat tam dokuzda ekran başına geçirmek, üstelik öbür kanalları değil bu kanalı açmamızı, onu izlemeye devam etmemizi sağlamak zorunda. Görüntüler, sesler akıp gidiyor, bizi ekran başına bağlama ihtirasına içerik dayanmıyor.
Önce ellerini omzumuza koyar, sırtımızı sıvazlar gibi yaptılar. Ellerini bir türlü çekmediklerini, aslında bizi bir yere doğru itmekte olduklarını fark ettiğimizde, bazı eşikleri aşmıştık. İçeride birileri, “Haydi ama! Gözyaşlarınızı tutmamalısınız!” diye bağırıyordu, ses ciğerlerimizi dolduruyor, soluğa yer bırakmıyor, bizi sersemletiyor, midemizde dolaşıp bulandırmadık köşe bucak bırakmıyor, barsaklarımızı bozuyordu. Titriyor, sallanıyor ve, tek tesellimiz, bizden daha kötü durumda olanları seyrederek azıcık sakinleşebiliyorduk. Birden tizlere yükselen, birden peslere inen, raylar üzerinde ine çıka hızla dört dönen lunapark arabasında hissettiklerimizden farklı olarak, haz vermek yerine safra kesemizi patlatıp dalağımızı yaran hezeyan anonsları, -gördüğünüz gibi, bunlar doğrudan iç organlarımıza zarar veriyor- binbir ısrarla, gündelik yaşantının olmazsa olmaz sesleri haline getirildi. Ancak o bağırtılar eşliğinde sunulursa bir şeyin o şey olduğunu anlayabilmemiz, bağırtıyı işitmediğimizde eksiklik hissetmemiz, söyleneni anlamayacağımızdan korkmamız bekleniyor olmalıydı.
Beklentinin karşılandığını sanmıyorum; hezeyan tellalı bağırırken rahat rahat çay koyabiliyor, helaya gidebiliyoruz.
Hezeyan anonsu belki bir gün terk edilir. Yerini haberlerdeki gibi özgüven-sözgüven kandırmacası alır. Üslûp değişir, ton değişir, ses değişir. Fakat hezeyan anonsu döneminde yaratılan duygu dikte etme ameliyesinden kurtulmamız, öyle anlaşılıyor ki, şimdilik uzak ihtimal.
Zira ana akım medyanın pisliklerinden uzak durması beklenecek bağımsız-alternatif medya alanında da bunun sayısız uzantısıyla her an karşılaşıyoruz. Uzantılar da çeşit çeşit.
Kendini odağa yerleştirmek
Duygu dikte etme işinin başında, bizzat dikte edenin kendisini odak alışı var. Ne demek meselâ “pes dedirten olay”? Bize olayı öğrendiğimizde pes dememiz dikte ediliyor, orası belli. Fakat bundan önce gelen bir aşama daha var: Haberi öğrenip bize aktarmaya değer görenin pes demiş olması. Bizden pes dememizi bekleyebilmesi için, kendisinin ortada pes denebilecek hadise görmüş olması lazım. Haliyle.
Tabiî, sunulan menünün (haber) uydurukluğu bizzat aşçı ve garson tarafından bilindiğinden ve müşteriyi doyurmama-tatmin etmeme ihtimali güçlü olduğundan, hem sos hem ambalaj hem gösterişli servis mahiyetinde yanına katılan çok-amaçlı duygu dikte etme işleminde her zaman aşçıyla garson her şeyi önden tatmış olmuyorlar. Kendilerinin ağızlarına koymayacağı şeyi önümüze koydukları da oluyor sık sık. Bize “gözyaşlarınızı tutamayacaksınız” diyerek sundukları şey onların gözlerini yaşartmıyor büyük olasılıkla.
Hezeyan anonsçularını, birazdan kapılacağımız duyguları öngörebilen modern zaman falcıları olarak görmemiz için sebep yok. Onlar mallarını cazip kılacak ambalaj peşindeki satıcılar. Biz bunu fark ettikçe üzerimizdeki etkileri azalıyor. Ve seyirci onları sadece, birazdan izleyeceği şeyin mahiyetini öngörebilmede basit bir detektör gibi kullanıyor. Yani o kadar popolarını yırtmasalar da olur.
Onlarla birlikte hayatımıza giren ikinci unsur, yani haberi seçip aktaracak olanın bize farkında olmaksızın kendini referans göstermesi ise, gazetecilik mesleğini kendi yolunda doğru düzgün ilerlemekten alıkoyan etkilere sahip. Hem iletilen bilgi karışık kuruşuk hale geliyor, bilgi edinirken işlemesi gereken mantık dumura uğruyor hem de dil bozuluyor. Neydi bizim başlık-spot karışımı mesajımız: Şifa dağıttığını iddia eden çiftçinin evinin önündeki kuyruk dikkat çekti.”
Buradaki haber ne? Cevap için önce yükleme yöneliyoruz: “dikkat çekti”! Hakikaten dikkat buyurunuz: “Çiftçi, şifa dağıttını iddia ediyor” değil. Ki, başlangıç olayı bu. İkinci olarak şu olgu var: “Şifa dağıttığını iddia eden adamın kapısında insanlar kuyruk oldu”. Ki, asıl çarpıcı ayrıntı bu. Nitekim, bu olaydan haber çıkarılmasının sebebi de bu. Peki biz haberi nasıl veriyoruz? “Şifa dağıttığını iddia eden adamın kapısında millet kuyruk oldu” demiyoruz. Ne diyoruz: “şöyle şöyle olması dikkat çekti”! Haberimiz, o halde, bir şeyin oluşu değil, dikkat çekmiş oluşu.
Kimin dikkatini çekmiş? Öncelikle haberi yapanın. Fakat dikkat ederseniz o kendini ustaca sıyırıyor bu işten; seçtiği üslûp buna elveriyor. Aslında demek istediği: “bu, dikkatinizi çekmeli.”
Gerisindekileri kurcalamayıp sadece söylenene bakarsak, söz aslında basbayağı saçma. Haberi veren, hangi gözlem sonucu olayın “dikkat çektiğini” söyleyebiliyor? Haberi bir yere astılar da gelen geçenin ne kadar ilgilendiğini mi ölçtüler? Hayır tabiî. Söylenen ancak, hezeyan anonsları ve duygu dikte etme işlemleri zemininde anlam kazanıyor. Tuhaf bir otorite ilanı olarak anlaşıldığında sözkonusu saçmalıktan uzaklaşıyor. Ve başka saçmalığın vücut buluşu halini alıyor…
Dil, hele haber dili, öyle elini daldırıp hangisi denk gelirse çektiğin taşları rastgele dizerek imal edeceğin bir şekilsiz şekil değil. Yapılan özensizliklerin çoğu da masumâne değil. Ve, dilin güzelleşmesinde, derinleşmesinde değilse de fakirleşmesinde, sığlaşmasında, bozulmasında edebiyatçılardan daha etkili olan gazetecilerin sorumluluğu ağır.
Görebildiğimiz kadarıyla, bu sorumlulukla tamamen ters orantılı bir hafiflik çoğu gazetecinin etrafını sarmış, uğursuz bulut gibi, pus gibi, nereye gitse onunla geliyor, hem önünü görmesini engelliyor hem de gördüğünü bize ağız tadıyla tasvir etmesini, aktarmasını.
Haberci, “dikkat çekti” demekle dikkatimizi çekemez. “Oldu” der. Bunu doğru dürüst söylerse de dikkatimizi çekmeyi başarır. Güzel söyleyebilirse bizi kendine bağlar, bundan sonra onun diyeceklerine daha çok dikkat ederiz.
Bu mesleği yapan birilerinin bu işlere “dikkatini çekebilmeyi” çok isterdim.
Yazarlar
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları



































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
31.01.2025
30.12.2024
24.12.2024
15.12.2024
1.12.2024
15.11.2024
21.10.2024
7.10.2024
22.09.2024
5.07.2024