Münir AKTOLGA
Nilüfer Göle hanım “Yeryüzü Sofrası” olayını bakın nasıl değerlendiriyor:
“Antikapitalist Müslüman gençlerin çağrısıyla sokak ortasında boydan boya uzanan iftar sofrası seküler Müslümanlarla dindar Müslümanları bir araya getiren yeni bir kültürel havzanın habercisi. Türkiye coğrafyası ve tarihinden yükselen ve demokratik muhayyileyi dönüştüren bir pratik..İftar sofrasına oturan Gezi Parkı gençliği, Müslüman akranlarıyla empati kurarak, onların vasıtasıyla belki de ilk defa oruç tutmaya heveslendi..Yeryüzü iftar sofrası seküler Müslümanlar ile dindar Müslümanların biraradalığını, dahası birincisinin ikincisinden öğrenme arzusunu gösteriyor.. Beyaz Türkler için İslami habitus tek provayla edinilecek bir şey değil. Ama bugün İslam’ı hor görmek şöyle dursun, yeniden öğrenmeye niyetlendiler.. İftar sofrasına oturan Gezi Parkı gençliğinin birçoğu belki hayatlarında hiç oruç tutmamışlardır. Yer sofrası geleneği çoktan yok olmuş, bağdaş kurmayı unutmuş, anneanneleri ya da babaları vasıtasıyla dini vecibelerle tanışıklık kazanmamıştır.. Bugün Müslüman akranlarıyla empati kurarak, onların vasıtasıyla Ramazan ayında belki de ilk defa hayatlarında iftar sofrasına oturdular, hatta oruç tutmaya heveslendiler”[1]..
“Yeryüzü iftar sofrası seküler Müslümanlarla dindar Müslümanların biraradalığını, dahası birincisinin ikincisinden öğrenme arzusunu gösteriyor”muş! Nilüfer hanımın “seküler Müslümanları”, gene onun deyimiyle, “belki de hayatlarında ilk defa oruç tutmaya heveslenmişler”!
Peki, “Müslümanlığı öğrenmek isteyen” bu “seküler Müslümanlar”, yüz metre ötede gene herkese açık bir şekilde düzenlenen iftar sofrasına neden katılmıyorlar da, “itiraz edebilen Müslümanlarla” birlikte sokağın ortasına ayrı bir sofra kurulma ihtiyacını hissediyorlar? Herhalde orası, yani “öteki” sofra, AK Partiye ve Erdoğan’a “itiraz edebilen Müslümanların” değil, “muktedir Müslümanların” sofrası da ondan!.. Ya havle bila kuvvete!.. Peki nedir bu şimdi, politik bir duruş değil midir bu? Bakın kaç tane Müslüman çıktı ortaya: ”Müslümanlığı öğrenmeye çalışan”, “hayatlarında ilk defa oruç tutmaya heveslenen” “seküler Müslümanlar”; bu “seküler Müslümanlarla” “Yeryüzü iftar sofrası” düzenleyen “dindar Müslümanlar”, ve de, AK Partili oldukları varsayılan “Muktedir Müslümanlar”, yani öteki Türkiye’nin insanları!.. Ya Rabbim sen nelere kadirsin!. Buradaki en ilginç kavram da şu “muktedir” kavramı oluyor sanırım!. Çünkü bütün mesele gelip buraya dayanıyor. Ötekiler de “dindar Müslümanlar” olduklarına göre, “seküler” olanların tercih nedeni “Muktedirlere” karşı olan tepki oluyor açıkça!..
Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok sanırım. Ben olaya Nilüfer hanım gibi bakmıyorum! Bana göre Nilüfer hanım olayı sadece kültürel kodların içine sıkıştırarak (bu konuda azami dikkat göstererek) kendi "beyaz Türk" köşesinden açıklamaya çalışıyor. Halbuki bizde (Fransa’da değil, Türkiye’de!) sınıf mücadelesi ve kültürler arası mücadele içiçe geçmiş durumdadır.. Bu nedenle, bir yanda, eski konumlarını (yaşam biçimleriyle birlikte sahip oldukları yönetici elit statülerini de) kaybetmekten korkan bir beyaz Türk reaksiyonunun, ve zaman içinde bunların kendilerine benzettiği -asimile ettikleri- bir “Müslüman” muhalefetin; diğer yanda ise, aşağıdan yukarıya doğru gelişen kapitalizmle birlikte öne çıkmaya başlayan öteki Türkiye’nin “yeter söz milletindir”, "biz de varız artık" etkinliğinin yer aldığı toplumsal-sınıfsal bir kutuplaşmadır -mücadeledir- bu.. Yani, bugün Türkiye’de yaşanılan sürece damgasını vuran olaylar, sadece bir kültürel çatışma değildir!.. İstiklal caddesine kurulan "Yeryüzü sofraları" da, öyle sayın Göle’nin dediği gibi, beyaz Türk gençlerin birden bire Müslümanlığı keşfederek onu öğrenmek için iyi niyetli bir yaklaşımı olayına indirgenemez!!... Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın, bu iş öyle çocuk oyuncağı değildir!..
Orada kurulan o “ikinci” “sofra” bir alternatif etkinliktir, bir protesttir; iki yüz yıldır batılılaşmaya çalışan Devletin karşısında yer alan geleneksel dinsel kültürel öze karşı bir çıkıştır.. Bunu, bu kadarcık içeriği göremeden (aslında, bir biliminsanı olarak görmemesi mümkün değil sayın Göle’nin!) nasıl sosyolog olunur ki! Ama olunuyor işte.. Nasıl ki Türkiye’de iki Türkiye varsa, bu iki Türkiye’nin yetiştirdiği sosyologları da böylesine farklılaşabiliyorlar! İşin içine pozitivizm girince, “hayatta en hakiki mürşid ilimdir” mantığıyla dinin yerine bilimi koyarak onu bir din haline getirme alışkanlığı girince herşey değişiyor. Bu durumda bilim artık bilişsel bir bilgi temeli olmaktan çıkıyor, tıpkı bir din gibi bilinçdışı kültürel bir zemin haline dönüşüyor ve olay bilinçdışı iki kültürel bilgi temeli haline gelen iki dinin çatışması olayı haline indirgeniyor..
İNTERKÜLTÜREL FAALİYET NEDİR, NASIL OLMALIDIR..
Interkültürel -kültürler arası- etkinlik, birbirini olduğu gibi kabul edip, karşılıklı olarak birbirine saygı duyarak arada etkileşim-iletişim kanalları oluşturabilmektir.. Birinin diğerini küçük görerek, ya da onu olduğu gibi kabul etmeden, karşı tarafın kültürel duruşuna müdahale ederek, “bak o böyle olmaz şöyle olur” diye ona akıl öğretircesine alternatif yaratmak interkültürel etkileşim değildir, bu, olsa olsa “ötekinin” değerlerine, kültürel duruşuna karşı bir saygısızlıktır; onu, onun yaşam -varoluş- hakkını inkârın sonucudur.. Sınıf mücadelesinin kültürel alana kaydırılmasıdır.. ve yanlıştır..
Üç adım ötende masalar kurulmuş, iftar sofraları açılmış, hem de daha başından itibaren buraya herkesin davetli olduğu ilan edilmişken, niye tutup ta yüz metre öteye başka bir alternatif iftar sofrası yaratmaya çalışıyorsun ki! Kaç tane “Yeryüzü” var orada, o anda? Sadece bu bile sizin başka bir “alemde” (başka bir Türkiye’de) yaşadığınızın ispatıdır!. Al eline bir buket çiçek git, o meydana ve şu mesajı ver, "Allah kabul etsin, bakın, biz sizin gibi oruç tutmuyoruz, ama size saygımız var, dindar olduğunuz için size karşı değiliz, bu nedenle, oruç tutmadığımız halde eğer izin verirseniz getirdiğimiz yiyecekleri de masanıza koyarak bu iftar etkinliğini sizlerle paylaşmak istiyoruz".. Eğer böyle yapsalardı o zaman bunun adı interkültürel etkinlik olurdu, o zaman tarafların biribirlerine olan sevgi ve saygısından bahsedebilirdik..
Pozitivist biliminsanlarına ihtiyacı yok bu ülkenin!.. Kültürler arası geçirgenliğin yollarını bulabilecek insanlara ihtiyacı var.. Sahteliklere değil, biribirini olduğu gibi kabul ederek birlikte yaşamın yollarını yeniden yaratmaya ihtiyacı var.. Bakın, burada, Almanya'da da interkültürel etkinlikler yapılıyor.. Örneğin Almanlar bir camiyi ziyaret ediyorlar, iftarda birlikte yemek yeniyor.. Başka bir zamanda da Müslümanlar kiliseyi ziyaret ediyorlar.. Sonra karşılıklı toplantılar yapılarak herkes kendi kültürünü karşı tarafa anlatmaya-aktarmaya çalışıyor.. Ama hiçbir zaman Müslümanlar alternatif bir Kilise etkinliği, ya da Hristiyanlar alternatif bir iftar sofrası düzenlemiyorlar!.. Bu türden bir yapmacıklığı kimse göze alamıyor; çünkü, önemli olan üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil.. İşin içine bağcıyı dövmek girdiği zaman, orada interkültürel etkinliğin sınırları aşılarak sınıf mücadelesinin alanına girilmiş oluyor!.
PEKİ, KÜLTÜRLER ARASI BU KAVGA NEYİN KAVGASIDIR?
Türkiye’deki bu “mahalle kavgasının” ne olduğunu hepimiz pratikten biliriz aslında; bilinç dışı yaşam bilgileri (kültür), buna bağlı olarak da yaşam biçimleri arasındaki kavgadır bu. Ve yeni birşey de değildir. İşin köklerine inersek de, ucu ta o II.Mahmut’lara falan kadar uzanan kültür ihtilaline dayanır bunun. İslam’a dayanan geleneksel kültürü çıkarıp atarak, onun yerine, Devlet gücünü kullanarak Batı kültürünü yerleştirme, yukardan aşağıya doğru, Devlet eliyle bu yeni kültüre göre “yeni insanlar” yetiştirme operasyonu yatar işin altında.
Halbuki, yaşam bilgileri-yani kültür dediğimiz şey, bilinç dışı olarak sahip olduğumuz bilgilerden oluşur ve kültürel alt kimliğimizi oluşturan bu bilgiler tartışılamaz. Bunları tartışmak mümkün olmadığı gibi, zorla yok etmek de mümkün değildir. Bu nedenle, aslında sınıf mücadelesinden kaynaklanan tartışmaları bu şekilde kültürel zemin üzerinde götürmenin kimseye bir faydası yoktur. Alt kimlikler-kültürler arasındaki mücadele, kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak, üretim faaliyeti ve birlikte yaşam koşulları içinde zamanla bir üst kimlikte kendilerini yeniden üreterek çözülürler.
Sınıf mücadelesi ve üst kimliğin oluşması -ortaya çıkması- olayı bilişseldir. Bu nedenle, tartışılacak olan budur. Tartışmaların gelişmesi gereken zemin bu bilişsel zemin olmalıdır. Kültürel bilgiler-kültürel zemin tartışılamaz.
Doğduğunuz andan itibaren en yakın çevrenizden, annenizden, babanızdan hiç farkında olmadan öğrendiğiniz yaşam bilgilerini bir düşünün!.. Yediğiniz içtiğiniz şeylerden, bunları nasıl yeyip içtiğinize kadar.. Günah diye domuz etini yemiyor musunuz.. Çatal bıçak kullanarak mı yiyorsunuz yemekleri, yoksa elinizle mi.. Bir sandalyeye oturarak masada mı yiyorsunuz, yoksa bağdaş kurarak yerde mi.. Yemek yerken dışı kalaylanmış bakır kaplar mı kullanıyorsunuz, yoksa porselen tabaklarda mı.. Buna benzer şeyleri şöyle bir düşünün... Daha sayısız örnekler verebiliriz bunlara.. Örneğin, “neden elbiseleriniz şu an üzerinizde olduğu gibidir de başka türlü değildir”, yani “neden Arap ülkelerinde olduğu gibi giyinmiyorsunuz da şu an giyindiğiniz gibi giyiniyorsunuz”! “Neden bazı kadınlar başörtüsü takıyorlar da bazıları takmıyorlar”.. Ya da, “neden belirli tür müzikleri dinliyorsunuz”.. “Neden bazı şeylerden hoşlanıyorsunuz da bazılarından hoşlanmıyorsunuz”? Zevklerin ve renklerin tartışılmaz olduğu söylenir, “neyin güzel, ya da çirkin” olduğunu belirleyen nedir o zaman? Ya “peki neden başka bir dil değil de şu an konuştuğunuz dil sizin ana dilinizdir”; ana dilinizi nasıl öğrendiğinizi hiç düşündünüz mü? Bunları tartışmak, “hayır, benimkisi, benim yaşam bilgilerim seninkinden daha iyi, daha üstün” demek mümkün müdür? Hayır değildir! Neden? Çünkü, bütün bunlar, bizim daha doğduğumuz o ilk andan itibaren annemizden babamızdan, kardeşlerimizden ve en yakın çevremizden farkında olmadan-bilinç dışı olarak öğrendiğimiz ve sahip olduğumuz şeylerdir. Nesilden nesile aktarılarak bizi tarihsel toplumsal bir varlık haline getiren bu bilgiler içinde yaşadığımız toplumun bilgi temelidir-toplumsal DNA’larıdır. Nasıl ki annemizden ve babamızdan gelen DNA’ların kaynaşmasıyla biyolojik varlığımıza ilişkin o ilk DNA bilgi temelimiz ortaya çıkıyorsa, içinde yaşadığımız toplumdan aldığımız bu kültürel miras da bireyler olarak bizim toplumsal varlığımızın-kimliğimizin oluşmasına neden olurlar. Bunun dışında, yaşam süreci içinde bizim yaptığımız, bize miras kalan bu bilgilere dayanarak hayatı yaşarken, kendi yaşam tecrübelerimizle üreteceğimiz yeni bilgileri de bunların üzerine ekleyerek bilgi dağarcığımızı genişletmek, ve ortaya çıkan sonuçları çocuklarımıza miras olarak bırakmak oluyor. İşte insanı kültürel kimliğiyle-yaşam bilgileriyle tarihsel-toplumsal bir ürün yapan süreç budur. Toplumsal evrim sürecinin mantığı da budur aslında. Bu anlamda her insan, kendi bireysel ve toplumsal tarihinin yaşanılan anın içindeki ürünü oluyor. Şu anın içinde varolan, bir yanıyla geçmişin içinden çıkıp gelen olurken, diğer yanıyla da, geleceği yaratmaya çalışan olarak ortaya çıkıyor.
Bugün Türkiye’de olup bitenleri anlayabilmemiz için herkesin dünden bugüne nasıl geldiğimizi çok iyi kavraması gerekiyor. Burada "kavramaktan” kastım bilişsel düzeyde bir kavramadır tabi, yoksa öyle duygusal-kültürel düzeyde bir algıyla işi idare etmekten bahsetmiyorum! Problemi duygusal-kültürel zeminin ötesinde ele almayı başaramazsak işler çığrından çıkıyor.
Batıcı-batı kültürü, bilgi sistemiyle yoğrulmuş, Tanzimat’tan beri süre gelen “batılılaşma” sürecinin ürünü olan “solcu”-“sağcı-“liberal” pozitivist-devşirme “aydınlar”, süreci açıklayabilmek için, bilinç dışı olarak sahip oldukları “batılı” bilgi temeline başvuruyorlar. Toplumsal gelişme sürecini -bu sürece ilişkin informasyonları- sahip oldukları bu bilgilerle değerlendirerek toplumu açıklamaya çalışıyorlar. Batı’da, bir Almanya, bir Fransa, bir İngiltere ne ise, nasılsa, Türkiye’yi de bu modellere göre bir kalıba oturtmaya, bu şekilde açıklamaya çalışıyorlar. Bu kafa yapısıyla Türkiye’yi kavramanız imkânsızdır! Çünkü, Türkiye toplumu, Batı toplumları gibi öyle kent-site temelli bir sivil toplum geleneğine bağlı olarak gelişmiş bir toplum değil. Varolan antika devletin -Osmanlı’nın- yaşamı devam ettirme mücadelesinde ayakta kalabilmek için icat ettiği bir toplum mühendisliği harikasıyla, yukardan aşağıya doğru bir medeniyet-kültür-bilgi temeli değişimi olayına maruz kalmış, kültürel bir kırılmaya uğrayarak tarihsel olarak ikiye bölünmüş, adeta, içiçe iki paralel toplum şeklinde gelişerek bu günlere gelmiş nev-i şahsına münhasır bir toplum bu..
Bu “batıcı” kabuğun ve onunla birlikte gelişen devşirme-elit tabakanın altında, herşeye rağmen geleneksel kültüre-bilgi temeline bağlı kalarak yaşamı devam ettirmeye çalışan toplum kesimi ise henüz daha kendi bilincini temsil eden aydınlarını yeni yeni yetiştirmeye başlıyor. Kendini keşfetme sürecinin duygusal aşamasından bilişsel aşamasına yeni yeni ulaşmaya çalışıyor. Bu yüzden, Türkiye’de olup bitenlerin, bilişsel anlamda onlar da daha tam olarak farkında değiller!. Onlar da daha “ötekine” karşı mücadeleyi çoğu zaman sadece duygusal reaksiyon sınırları içinde ele alıyorlar. Pragmatik bir kafayla -önlerine çıkan problemlerle çoğu zaman duygusal bir şekilde boğuşarak- sınama yanılma yöntemiyle hatalar da yaparak ve öğrenerek yolu açmaya çalışıyorlar, ilerliyorlar.
Bütün bunlar işin bir yanı tabi. Bizi biz yapan malzemeyle birlikte ortaya çıkan varoluş zeminimiz böyle, ne yapalım!. Bazan öyle, “Türkiye’de iki Türkiye vardır” deyip geçiverdiğimiz kültürel bilgi temellerimiz bunlar. Ama madalyonun sadece bu duygusal çatışmalar yanına bakarak karamsar olmaya gerek yok. Çünkü madalyonun bir de öbür yüzü var!. Bu çok kültürlülük yanımız, aynı zamanda, Doğu’yla Batı’yı biraraya getiren, karşılıklı etkileşim içine sokan bir laboratuar görevini de yerine getiriyor. Sorarım size, dünyanın neresinde var bu zenginlik! Bu nedenle, kendimizi bu kültürel duygusal çatışmaların içinde kaybetmeyelim derim ben; bütün bu etkileşimlerin içinden başka birşeyin daha doğup geldiğini de gözden kaçırmayalım.
[1] N.Göle, “Yer Sofrası ve Sınır İhlalleri”, Düzce Yerel Haberler, 15.7.2013
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları

















































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023