Osman CAN
Belirli kesimler otomatik bir hamilik duygusuyla müdahale etme ve ders vermeye kalkıyor. Siyasal sistemde kurucu olan demokratik irade değil, kutsallar... Kimler bu kutsallığın rahipliğini veya şövalyeliğini yapıyorsa söz sahibi onlar olacaktır!
Subayın biri, Türkiye’de alternatif tarih üretmeye çalışıyorlar serzenişinde bulunmuş... Gazetelere yansıdığı kadarıyla “Gerçeklerin değiştirilmesi ve saptırılmasıyla tarihsel olguların farklılaştırılmak istendiği ve böylece Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesine farklı bir anlam yükleyerek alternatif tarih yazılmaya çalışıldığını ibretle ve esefle görüyoruz ” demiş. Ardından “Alternatif tarih yaratma girişimlerine karşı durabilmek için tarihi doğru olarak öğrenmek, anlamak, yorumlamak ve savunmak” gerektiğini vurgulayan subayımız, “Yüce Atatürk’ün ‘en büyük eserim’ dediği Cumhuriyet’in korunması ve yüceltilmesinin doğru ve sağlam bilgilere sahip olarak yapılacak mücadeleyle mümkün olacağını” hatırlatıvermiş.
Alternatif tarih serzenişlerinin, Atatürk’ün sağlığında neredeyse kimsenin hatırlamadığı bir tarih olan, 12 Eylül darbesini yapan çetenin kudretli generallerinin ulusal bayram olmasını emrettikleri “19 Mayıs Ulusal” Bayramını kutlama etkinliği çerçevesinde, haberde adı geçen muteber tarihçiler huzurunda dile getirilmiş olmasının garabet hali ve karargâh tarihçilerini rahatsız etmeyişi ayrı bir konu.
Demokrasinin ‘hamileri’
Bu subayımızın Genelkurmay Başkanı olduğunu herhalde herkes anlamıştır. Konuşmalarının tapu kadastro müdüründen veya zabıta amirinden daha önemli olmaması gereken memurlarından yani... Ama bu ülkede zabıta amirle
ri darbe yapmadı. Cumhuriyeti kurmadı (!), Atatürk’ün zabıtası değillerdi. Olamazdı da zira önemli olup olmama, hukukun kurumlara veya gruplara verdiği hukuksal statüden daha çok, kutsallara dayanmakla ve hukuku ve demokratik ilkeleri çiğneme gücüyle doğru orantılı.
Bir kere bu ülkede bazı konular söz konusu olduğunda belirli kesimler otomatik bir hamilik duygusuyla konuşma, müdahale etme ve ders verme hakkını kendinde görebiliyor. Bu gelenek kırılabilmiş değil, yalnızca konjonktürel olarak bir geri çekilme ve şartlar olgunlaşana kadar mümkün olduğu kadar fazla görünmeme stratejisi izleniyor. Bazen yol kazalarının yaşanması, kuralı değiştirmiyor.
Temel siyasal konulara ilişkin yaklaşım ikinci sorun. Atatürk, Cumhuriyet, Laiklik, Kurtuluş Savaşı ve İnkılâplar konusu olduğunda kendiliğinden bir karar verici otorite algısı devreye giriyor ve bu karar vericilik hep olağan kabul ediliyor. Örneğin “Hangi Atatürk”, “hangi Cumhuriyet”, “hangi laiklik veya Kurtuluş Savaşı” biçiminde sıralanabilecek tüm soruların cevapları verilmiş kabul edilir. Ancak gerçek öyle değil. Sorun herhalde bu kavramlar, olaylar ve olgular hakkında konuşma tekelinin birilerine ait olmasıdır. Hal böyle olunca, hangi dönemde,
hangi cevapların geçerli olacağına da daima o birileri karar veriyor. Örneğin Kurtuluş Savaşı denince, bir dönem Anadolu ihtilali, bir dönem gavur batıya, bir dönem emperyalizme karşı savaş, başka bir dönem ise başka bir şey... Cumhuriyetin kuruluş felsefesi deyince, 1920’lerin sonunda ittihatçı, şoven, 1930’lardan 40’ların ortalarına kadar nasyonal sosyalist ve faşist, 1945’ten sonra kafası karışık, 1960 darbesiyle birlikte laik, devletçi, planlamacı, baasçı, 30’lara öykünmeci, 1970’lerden itibaren biraz sağcı ve biraz popülist, 90’ların sonuna doğru yeniden baasçı-laik, 2000’lerden itibaren ise ucube. Ama demokratik ve özgürlükçü değil ve hiçbir zaman olmadı.
Ancak en doğru cevap şu: Bu “biri”lerinin iktidarının devamı için hangisi gerekliyse “o”!
Dolayısıyla bu söylemin ikinci sorunu, söz konusu kavramlar ve kutsallar üzerinden birilerinin hegemonyasını devam ettiriyor olmasıdır. Yani bu ülkenin siyasal sisteminde kurucu olan demokratik irade değil, kutsallardır. Kimler bu kutsallığın rahipliğini veya şövalyeliğini yapıyorsa sistem hakkında söz sahibi onlar olacaktır. “Cumhuriyeti kuran ordu” veya “Atatürk’ün ordusu” sloganları bunu açıklamaya yeter.
‘Surların ardından’ halka
Sistemin derin aklı bakımından araçsallaştırma açıklayıcı olsa da, sistem taşıyıcılarının tavrını açıklayacak kavram daha çok “inanç”tır.
Her bir subayın çektiği nutkun aynı dogmatik ve kategorik hakikatler ve “analiz”ler üzerine kurulu olmasını, eğitim ve sosyal çevreyi dikkate almadan açıklama imkânı yok. Askeri okullarda öğrencilere tek doğrucu, gerçekliğinden koparılmış bir tarih anlayışı ve ideoloji yüklenip, bunların siyasete ve topluma ilişkin tüm tasavvurları, kimliği ve bilinci bütünüyle “surlar ardında” sosyal gerçeklikten uzak şekilde inşa edilince, ister istemez, taşıyıcılardaki bu bilinç “alternatif tarih” serzenişi olarak dile geliyor; alternatif tarih girişimlerine karşı yapılacak olan da “tarihi doğru olarak öğrenmek, anlamak, yorumlamak ve savunmak” oluyor.
Surlar ardından duyulan bu buyruğun muhatabı ise, konuşmanın TV’lerden yayınlanması murat edildiğine göre, toplum oluyor.
Aslında burada şikâyet etmeleri de gerekmiyor, zira “milli” eğitim sistemi, zaten aynı dogmatik, şoven ve militarist eğitimi 100 yıldır veriyor. Toplumun tamamının “surlar ardında” yaşamaması nedeniyle yüzde 60’ının darbe karşıtı ve alternatif tarihe sempatiyle bakması bir “kusur” olsa da, son araştırmaların gösterdiği gibi toplumun yüzde 40’ı “gerektiğinde” askerin müdahalesini olağan karşılıyor. Esaslı bir faşizm tehlikesine işaret etse de, subayımızın içinin rahat olması gerekiyor.
Uğursuz çağrılar
YENİ anayasa, siyasete duyulan güvenle de ilgili. Seçimdeki rekabetin düzeyi, siyasete ve siyasi aktörlere yönelik inancı sarsacak düzeyde. Geleceğe yönelik sorumluluk bilinciyle daha yapıcı bir söyleme dönülmediği takdirde, hem toplumun inancı sarsılabilir, hem de aktörler arasında yaşanacak iletişim yokluğu uğursuz çağrıları duyulur hale getirebilir. Ve Türkiye bu defa yalnızca zaman kaybetmekle kalmaz.
Bu nedenle surların dışındakilerin daha sorumlu davranmasını hatırlatmakta yarar vardır. Yeni Anayasa Platformu toplantılarında “surların ardındakiler Anayasa yapmasın” çağrısı bu açıdan çok anlamlı...
Yazarlar
-
Mehmet Ocaktan2026’da deliler çağına karşı bir umut ışığı yanar mı? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYA2026’ya Girerken; Barış, Demokratik Toplum ve Enternasyonal Özgürlük Yürüyüşü... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEBölücüler ve Ülkücüler 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciOkudukça yoksullaşan bir ülkeyiz 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURHavf ve reca arasında yeni bir yıla... 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİVicdansız senenin kelimesi dijital vicdanmış 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünGemini’ye göre 2026’da Türkiye… 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKErken Cumhuriyet dönemi eleştirileri: Revizyonizm mi, Türk usülü “woke” mu? 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolKara bir yıl 2025 31.12.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZTürkiye’ye özgü sürecin muhasebesi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENNasıl anılmak isterdiniz? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİNAfrika Boynuzu’ndaki oyun: İsrail kime şah çekti? 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORU2026: Beklentiler, beklentiler… 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUÇözüm için mücadele demokrasi için mücadeledir 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçLeyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞUlus devlet, milli egemenlik, çevre, insan hakları, uyuşturucu ve Venezuela 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANİktidar medyası infilak etti 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTBir fotoğraf karesinden çok daha ötesi... 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRTürkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞYENİ YILDA DA KURU EKMEK BİZİ BEKLİYOR… 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRUyuşturucu dosyasındaki sürpriz isim! "Cumhurbaşkanımızın tensipleri ile…" 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇER23 yılın en kötüsü 29.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENRaporların Gösterdiği 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal CAN2025 giderken 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALRTÜK ve basın özgürlüğüne geçit yok… 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraYılın Kelimesi 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUÜlke siyasetin neresinde, hangi evresinde? 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTAN100 Bin Dolar Kazanan “Yeni Yoksul” Mu? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuSuriye, güvenlik ve 15 milyon bağımlı… 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalSovyetler ve Bookchin 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANLeyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mustafa Karaalioğlu‘Entegre strateji’ varsa, niye tek yönünü görüyoruz? 25.12.2025 Tüm Yazıları
-
Doğu ErgilGüvenlikten kimliğe, inkârdan yurttaşlığa 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanKomisyonda uzlaşma çıkmazsa süreç yine de ilerler mi? 24.12.2025 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİSekülerleşme sorunu veya Müslümanlar nasıl modernleşecek? 23.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayPax Americana sonrası Almanya: Yeşil dönüşümden askeri Keynesçiliğe 21.12.2025 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAK Parti hariç herkes CHP 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarThank you Ahmed 19.12.2025 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNKüfürbazlar ve ötesi 19.12.2025 Tüm Yazıları













































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
24.03.2021
9.01.2021
20.07.2020
12.07.2020
23.06.2020
20.06.2020
20.06.2020
24.04.2019
18.01.2017
1.02.2015