Münir AKTOLGA
„ALEVİ SORUNU“NUN TARİHSEL-FELSEFİ KÖKENLERİ.. TASAVVUFTAN BİLİŞSEL BİLİMLERE-HERŞEYİN TEORİSİNE..
İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDAN SINIFLI TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİNDE
ŞAMANİZM, TASAVVUF, BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK
İÇİNDEKİLER
-GİRİŞ
-BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..
-BÜYÜK TABLODA NELER VAR..
-BİR ZAMANLAR CENNETTEYDİK HEP BİRLİKTE..
-ŞAMANİZM NEDİR..
-TASAVVUF=ŞAMANİZM+İSLAMİYET..
-BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK..
-BEKTAŞİLİK İRAN’IN ETKİ ALANINA GİRİYOR, ALEVİLİK-KIZILBAŞLIK-ŞİİLİK..
-BATILILAŞMA SÜRECI VE BEKTAŞİLER..
-BEKTAŞİLER-ALEVİLER VE YENİ CUMHURİYET..
-ALEVİLER NEDEN KEMALİST OLDU..
-ALEVİ SORUNU NASIL ÇÖZÜLECEK..
GİRİŞ
Şeyh Bedreddin şöyle diyor „Varidat“ında: „Bütün evrenler bir zerrede vardır”.. “Bu gerçek ne kadar bilinir, bütünün her insanda bulunduğu ne kadar anlaşılırsa (bu gizlilik ne denli aydınlanırsa), ‘Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve beni bilsinler diye insanlarıyarattım’ sözünün gizemi de o oranda aydınlanır. Ancak, bilen de, anlayan da (yaradan ve yaradılan da) gene onun kendisidir (Tanrıdır), başkasıdeğil (Vahdeti vücud).Tanrı,bütün niteliklerden sıyrılmıştır, ama o, aynızamanda bütün nesnelerle nitelenmiştir de. Bu evrende herşeyin özü o dur, ondan gayrıbirşey yoktur”.[1]
Ne diyor Şeyh Bedreddin burada:
1-“Bütün bir evren bir zerrede vardır” (bütün evren tek bir atomun içinde vardır anlamına geliyor bu)..İlk bakışta anlaşılmaz bir söz değil mi! O uçsuz bucaksız evren nasıl olur da tek bir atomun içinde varolur diye düşünüyor insan!..
Burada mekanik bir şekilde düşünmemek gerekiyor. Şeyh Bedreddin demek istiyor ki, her şey, kendi içinde, “benden içeri olan bir BEN’e” sahip olduğundan, bu evren, “benden içeri olan o BEN’in her durumda bir başka “varlık-ben” şeklinde ortaya çıkışından ibarettir.. Olaya bu şekilde baktığınız zaman, bütün mesele geliyor “herşeyin içindeki” o evrensel varlığa- BEN’e dayanıyor. Evet, nedir o halde “herşeyin içinde” varolan-herşeyin özü olan-o BEN?..
2-“Tanrı insanı, nefsini-kendini-bilerek Rabbini bilsin diye yaratmıştır”. Buradaki “nefs”, bilişsel psikolojide benlik (self-selbst) olarak tanımlanan organizmayı temsil eden nöronal etkinliktir- varoluş instanzıdır. Yani, diyor ki Şeyh Bedreddin, eğer bu “ben”in-benliğin, nöronal etkinliğin- ne olduğunu, bunun nasıl oluştuğunu bilirseniz, bu sırrı çözebilirseniz, o zaman bu “ben”den içeri olan “BEN”i de bilebilirsiniz. “Benden içeri olan o “BEN” ise Tanrı-Allah olarak ifade ediliyor. Buradan çıkan anlama gelince; Tanrı-Allah bütün bu evreni kendini bilmek-kendi bilincini ortaya çıkarmak için yaratmıştır!. İnsanla birlikte, evrensel oluşum, yani doğa, yani, bütün varlıkların içinde saklı olan-“benden içeri olan- o “BEN” kendi bilincini yaratmaktadır (“insan doğanın kendi bilincine varmasıdır”..).
3-“Ancak, yaradan da, yaradılan da, bilen de, anlayan da bir ve aynı şeydir”. Yani, “yaradan” ve “yaradılan” diye biribirinden ayrıiki varlık söz konusu değildir.
Bu nokta çok önemli işte!. Hani Yunus, “bir BEN vardır bende benden içeri” diyordu ya, buradaki o “ikinci” BEN’e açıklık getiren Şeyh Bedreddin, bunun bizim anladığımız manada ikinci bir ben’e, yani ikinci bir objektif maddi gerçekliğe tekabül etmediğini, onun “kendi varlığımızdaki yokluğu” temsil ettiğini söylüyor. Buna ek olarak da, izafi maddi gerçeklik olan “ben” aracılığıyla “bilenin de anlayanın da” aslında “kendi varlığımızdaki yokluğu” ifade eden o öteki BEN olduğunu ifade ediyor..
Böyle diyor Şeyh Bedreddin. Ona göre, her şey, kendi nefsiyle “mutlak gerçeklik” olan Tanrının objektif-izafi bir gerçekleşme halinden ibarettir. “Tanrı, bütün niteliklerden sıyrılmıştır, ama o, aynı zamanda bütün nesnelerle nitelenmiştir” diye de ilave ediyor. “Bu evrende herşeyin özü o dur, ondan gayrı birşey yoktur” diyor..
Nedir bütün bunların anlamı?
Şeyh Bedreddin’in ne demek istediğini anlamak için isterseniz olayı somutlaştırmaya çalışalım: Madem ki “bütün bir evren tek bir zerrenin içinde vardır” (Şeyh Bedreddin), bu demektir ki, örneğin, bir elektron ve bir protondan oluşan bir hidrojen atomu, kendi içinde, hem kendisidir, yani bizim bildiğimiz hidrojen atomudur, ama hem de, aynı zamanda (onun içinde, gizli-saklı anlamda varolan evrensel varlık olarak) Tanrıdır-Allah’tır da!. Öyle ki, “evrensel varlık” olarak tanımlanan bu “varlık içindeki varlık”, yani Allah, bizim bildiğimiz anlamda “ikinci bir maddi gerçeklik” olmayıp, “varlığı”, onun (yani hidrojen atomunun) varlığında gizli-saklı olan, “varlığı”, hidrojen atomu kendi varlığında yok olduğu an ortaya çıkan bir “başka” varlıktır..
Böyle diyor Şeyh Bedreddin.. Ama, sadece Şeyh Bedreddin mi diyor bütün bunları? Muhyiddin’i Arabi’den Ahmet Yesevi’ye, Hacı Bektaş’tan Yunus Emre’ye kadar bütün o tasavvuf erleri atalarımızın söylediklerinin özü de hep aynıdır. Yani, bütün bir evreni kaplarken, ayni zamanda tek bir zerrenin de içine sığabilen, varlığı zaman ve mekana bağlı olmayan, “ne yerde, ne gökte olan”, ne rengi, ne kokusu, ne de şekli bulunan, bir “varlıktır” sözkonusu olan..Hani Bektaşi dedesinin, “şuna yok diyeceksin ama bir türlü dilin varmıyor” dediği türden bir varlık! Tabii, Bektaşi dedesinin bu sözünü çoğu kimse onların (yani Bektaşilerin) ne kadar “devrimci-ilerici” olduğunun- materyalist-ateist olduğunun ispatı olarak kullanır!. Ama, biraz sonra göreceğimiz gibi, hiçte öyle değildir. Bütün bir varoluş sırrının tek bir veciz-mizahi cümleyle dile getirilişidir bu. Ve özünde Şeyh Bedreddin’in, ya da Yunus’un söylediklerinden de hiçbir farkı yoktur..Bektaşi dedesi diyor ki, varlıkların içinde Allah-Tanrı diye ikinci bir varlık yoktur. Eğer başka türlü olsaydı, herşey, her an, kendi içindeki Allaha-Tanrıya “şirk koşar” halde olurdu!. Çünkü Tanrı, varlıkların kendi içindeki yokluğu ifade eden VARLIKTIR..Ona (yani Tanrıya) şirk koşan, onun karşısında “gerçek varlık-mutlak gerçeklik- olan benim” iddiasında bulunan ise nefstir. Her an yeniden yaratılan izafi maddi gerçekliği temsil edenin, mutlak gerçekliğin karşısında, “varlığı kendinden olan”-“kendinde şey varlık” olma iddiasıdır bu. Ki, bütün dinsel terminolojilerde buna şeytan denilir!..
“Ecdadımızdan” bahsediyoruz, “ecdadımızdan bize kalan mirastan” bahsediyoruz; işte o mirasın, yani bilgi temelinin, yani bizim kültürümüzün (yani Tasavvufun) özü, esası budur. Sahip çıkacağımız ecdadımızın ruhu budur. Şeyh Bedreddin de, Yunus da, Hacı Bektaşi Veli de budur. Alevi, Sünni olmanın, Müslim, gayrımüslim olmanın özü, esası budur. Ya buna, bu öze sahip çıkarak, “yaradılanı yaradandan ötürü seveceğiz”, ya da, “ecdadımız” diyerek, Tanrı’ya-Allah’a ait olan o mülke sahip çıkan sultanlara, kendisini Allahın yeryüzündeki temsilcisi ilan ederek “ona şirk koşanlara biat edeceğiz!. Bakın ne diyor atalarımız, “ya bu deveyi güdersin, ya da bu diyardan gidersin”! Ne demek bu? Buradaki deve o nefstir. Onu güden ise, ata binmiş jokey örneğindeki atı yöneten o jokey, yani bilişsel benlik oluyor. Öyle bir sır ki bu, kendi gerçekliğini keşfettiğin an, o bilişsel benlik de kendi içindeki evrensel varlığın-sıfırın- içinde kaybolup gidiyor..Deveyi güdebilenler, kendi varlığındaki yokluğun bilincine vararak “ölümsüz” hale gelenler olurken, bu işi beceremeyenler de “ölerek” bu diyardan gitmiş oluyorlar!..
Evet, buraya kadar olanlar ecdadımızdan bize kalan mirasın bir özetiydi. Şimdi bir de aşağıdaki sözlere kulak verelim bakalım. Bunlar da benim o mirasa sahip çıkarak, onun üzerine eklemeye çalıştığım şeyler!..Kendi içimizdeki, “kendi varlığımızda yok olduğumuz” an ortaya çıkan o VARLIK ne imiş onu bir de bugünün-modern bilişsel bilim terminolojisiyle kavramaya çalışalım. Yalnız rica edeceğim, aşağıdaki paragrafı okurken bunu öyle bir solukta değil, yudum yudum, özümseyerek, üzerinde uzun uzun düşünerek okumaya çalışın!. Bakın, ben kendim, bu paragrafı kaleme alana kadar tam kırk yılımı harcadım!..
Bu evrende varolan her şey-bütün varlıklar- kendi içinde iki temel parçadan oluşan bir A-B sistemi iken (buradaki A ve B, varlıkların-nesnelerin iç dinamiklerini temsil eden sembolik ifadelerdir. Örneğin, organizma sözkonusu olduğu zaman, çevreden gelen informasyonu sistemin içindeki bilgiyle değerlendirip işleyerek bir reaksiyon modeli hazırlayan beyin A ise, onun hazırladığı bu reaksiyon modelini gerçekleştiren bütün diğer organlar da B ‘dir); aynı anda, iç diyalog açısından sistem merkezinde oluşan sıfır noktasında temsil olunan varlığıyla (gene organizma sözkonusu olunca, bu sistem merkezi beyinin içindeki, sabit olmayan, her seferinde yeniden oluşan bir sıfır noktasına tekabül eder) çevreyle etkileşmeye bağlı olarak, bir başka sistemin içinde onun bir parçası şeklinde de gerçekleşir-varolur.[2]
Yani, içerden bakınca, sistem merkezinde oluşan sıfır noktasında temsil olunan (bir diğer deyişle, “kendi varlığında yok olan”) bir sistem (ki, Yunus’un “benden içeri olan ben’i budur), ayni anda, dış diyalog-etkileşme- açısından bakınca, gene bu sıfır noktasında ortaya çıkan objektif-izafi maddi gerçeklik bir varlık şeklinde gerçekleşir, bilinir.
Organizmadan başlamıştık gene oradan örnek vererek devam edelim. Örneğin ben, Münir, kendi içimde bir sistem olarak düşünüldüğüm zaman, benim varlığım, beynimdeki herhangi bir noktaya denk düşen-sistem merkezini temel alan-sıfır noktasında temsil edilir. Ancak bu nokta aynı zamanda benim “kendi varlığımda yok olduğum” noktadır da. Yani, Münir diye, çevreden bağımsız bir şekilde “kendinde şey” olarak varolan -varlığı kendinden olan- bu anlamda “objektif mutlak bir gerçeklik” sözkonusu değildir. Ama aynı anda, bütün diğer sistemler gibi organizma da açık bir sistem olduğundan (yani, dışardan gelen madde-enerji-informasyon hiçbir zaman sıfır olamayacağından), çevreden-dışardan gelen madde-enerji-informasyon sistemin içine alınıpta bunlar benim beynimde sahip oldum bilgilerle değerlendirilip işlenildikten sonra meydana gelen nöronal model sistemin motor unsuru olan organlarıma (çevreden gelen o etkiye karşı bir reaksiyon modeli olarak) gerçekleştirilmesi için iletildiği zaman (ve organlar da bunu gerçekleştirdikleri zaman) beynimin ve organlarımın gerçekleştirdiği bütün bu etkinliklere bağlı olarak -bu esnada gerçekleşen objektif İZAFİ maddi gerçeklik olarak-kendi nefsimle ben ortaya çıkarım (ben olarak bir kimliğe sahip olmuş olurum). Sizin tanıdığınız-bildiğiniz-Münir de budur zaten. İşte size, her etkileşme sonucunda yeniden gerçekleşen-“yaratılan”-ve beynimdeki sinapslarda kayıt altına alınan o “ben”, ve benim içimdeki sıfır noktasında gerçekleşen öteki BEN!..
Tam bu noktada, çok ilginç ve açıklayıcı bir örnek olduğu için size kızımla aramızda geçen bir diyaloğu nakledeceğim: Büyük kızım Elif o zaman başka bir şehirde üniversite öğrenimine devam ediyordu (“Bilişsel Bilim” öğreniyordu) . Bir hafta sonunda, bize-eve geldiği zaman onunla bu konuyu tartışırken, birden bana demişti ki, “ne yani baba, ben sadece senin yanında seninle etkileşme halinde olduğum zaman mı varım, senden uzak olduğum zaman, aramızda bir madde-enerji-informasyon alışverişi olmadığı zaman “yok” muyum”?
Ona şöyle cevap vermiştim o zaman: “Başka bir şehirde olduğun zaman, aramızda herhangi bir etkileşmenin bulunmadığı durumlarda seninle benim-bizim aramızdaki varoluş ilişkisi tamamen potansiyel bir gerçekliktir-ilişkidir. Bu durumda bizim (senin ve benim) biribirimize göre olan varlığımız da beynimizde daha önceki ilişkiler içinde oluşan sinapslarla temsil edilir. Yani, sen başka yerde olduğun sürece (eğer arada-telefon görüşmesi de dahil olmak üzere-hiçbir ilişki, etkileşme yoksa) benim için potansiyel bir gerçeklik olarak var olursun-varlığını devam ettirirsin. Ama bu demek değildir ki, objektif gerçeklik olarak artık sen yoksun! Sen, bu durumda, bulunduğun yerdeki ilişkilerin-etkileşmelerin içinde, gene yaratırken yaratılan izafi objektif bir gerçeklik olarak varlığını devam ettirmektesindir. Ama örneğin, diyelim ki bu arada bana telefon ettin ve konuşmaya başladık. Bu da bir etkileşmedir, bir informasyon alış verişidir burada sözkonusu olan da. Bu nedenle, o an hemen gene biribirimiz için objektif gerçeklik haline dönüşürüz. Beynimizdeki sinapslar aktif hale gelirken bunlara yeni sinaptik bağlantılar da eklenmeye başlar ve biz biribirimizi yaratırken yaratmaya başlarız..Burada önemli olan, hertürlü etkileşmeden bağımsız olarak “kendinde şey”-“objektif mutlak gerçeklik” varlıklardan bahsedilemeyeceğidir, varoluşun izafi bir gerçeklik olmasıdır”...
Tam bu noktada gene bir soru geliyor akla, “peki, beynimizde sıfır noktası diye bir NOKTA var mıdır gerçekten”; ya da, bütün diğer sistemlerin içinde sistem merkezinde oluşan böyle bir nokta var mıdır?
Sıfır nedir? Bakın onu da, yani sıfırı da eski İslam bilginleri bulmuşlar; ama zamanla onun neyi ifade ettiği unutulmuş gitmiş!..Matematikteki bütün diğer rakamlar, 1,2..bunlar hep sayısız varlıklara işaret ederlerken, sıfır her varlığın kendi içinde sistem merkezinde VAROLAN Tanrıya işaret eder. Yani, ne benim beynimde, ne de diğer varlıkların sistem merkezinde öyle zaman-mekan içinde varlığı olan sıfır noktası diye bir nokta sözkonusu değildir. Böyle birşey Tanrıya-Allaha zaman-mekan içinde bir varlık izafe etmek olurdu ki bu da ona “şirk koşmak” anlamına gelirdi. Sıfırın uzay-zaman içinde bir “varlığı” olur mu hiç? O, yani sıfır “yokluğu” temsil eder. Onun varlığı da zaten bu “yokluğuyla” kaimdir. O, bütün varlıkların sistem merkezinde “oturan”, “benden içeri olan BEN’dir”..
Şöyle diyelim: Bu evrende yer alan bütün varlıklar kendi içlerinde bir sistem midir? Evet! Peki, bütün sistemlerin varlığı da sistem merkezinde oluşan o sıfır noktasında temsil edilmiyor mu? Evet! O halde, bu evrende ondan-yani o sıfırdan gayrı mutlak anlamda başka hiçbir şey yoktur. Şeyler-yani varlıklar karşılıklı ilişki-etkileşme esnasında biribirlerini yaratarak varolan izafi gerçekliklerdir [3]..
Bütün bunların idealizmin o mutlak “idee”siyle, ya da, materyalizmin “kendinde şey” varoluş anlayışıyla, bu zeminden kaynaklanan “ateizm”iyle hiçbir alakasının bulunmadığını anlamışsınızdır umarım!.. Bunlar, yani materyalizm ve idealizm (ve de bu iki ana akımın diğer türevleri) insanlığın gerçekliği arayış süreci içinde ortaya çıkan ipek böceği kurtçuğunun içinde geliştiği o kozalara benzerler. Bugün, bilgi toplumuna giden yolda kurtçuk-yani insanlık durumu-artık kanatlandı ve o kozaları delerek uçmaya başladı!..
SONUÇ: İç diyalog açısından sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil olunan varlıklar, “dışardan”-çevreden-gelen madde-enerjiyi-informasyonu kendi içlerinde (A ve B arasındaki ilişkilerle) kayıt altında tutulan bilgiyle değerlendirip işleyerek dışardan gelen etkiye karşı bir cevap-reaksiyon oluştururken kendi nefsleriyle gerçekleşirler ve, dışardan gelen informasyona kaynak teşkil eden nesneyle birlikte oluşturulan yeni bir A-B sisteminin içinde, bu sistemin bir parçası şeklinde izafi bir gerçeklik olarak ortaya çıkarlar.
Yukardaki tanımdan da anlaşılacağı gibi, Sistem Teorisi daha çok evrensel oluşumun yapısal yanıyla ilgilenirken, onu hayata bağlayan, ona ruh veren de İnformasyon İşleme Teorisi’dir. Aslında bu iki teori biribirini tamamlıyor. Çünkü, sistem gerçekliği, dışardan gelen madde-enerjiyi-informasyonu kendi içindeki bilgiyle değerlendirip işleyerek bir çıktı-ürün oluşturan, bununla da dışarıyı etkileyen interaktif bir oluşumdur. Bu anlamda, HERŞEYİN TEORİSİ, Sistem Teorisi’nin ve İnformasyon İşleme Teorisi’nin birlikte oluşturdukları en üst bir teorik çerçeve olarak ortaya çıkıyor. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, toplum bilimi de dahil olmak üzere bütün bilimler, her biri kendi alanında, sistem gerçekliğini kendine özgü biçimleriyle kavrayıp, bu zemin üzerinde informasyon işleme mekanizmasının nasıl çalıştığınıaçıklamaya çalışırlar. Kuantum teorisinden, evrim teorisine, Genel İzafiyet Teorisi’nden, elektromagnetizme, hatta ve hatta, klasik fiziğe-Newton’un Hareket Yasaları’na kadar bütün bilimsel çalışmaların hepsini kucaklayan evrensel oluşum yasasıdır Herşeyin Teorisi.[4]
İster, “insan doğa’nın kendi bilincine varmasıdır” deyiniz, ister Şeyh Bedreddin-ya da bütün diğer tasavvuf bilgini atalarımız gibi- “Tanrı insanı kendini bilmek için yaratmıştır” deyiniz, özünde bütün bunlar aynı şeydir. Biri, ilkel komünal toplum insanının bilgisini-bilincini yansıtırken, diğeri, sınıflılık aralığından geçerek modern sınıfsızlığa ulaşma aşamasına gelen modern komünal toplum insanının bilgisini-bilincini ifade etmektedir.
DEVAM EDECEK...
... BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM!..
Tasavvuf bilgini atalarımız her işe başlarken “yaradan ve yaradılan” olarak “onun” adıyla başlarlarmış söze (Bismillahirrahmanirrahim), biz de öyle yapalım şimdi, çünkü bir işe başlayan da, başlatan da “o”dur özünde!
Konuya girmek istiyorum artık, ama okuyucu şimdi de diyecek ki, ne demek istedin öyle “bir işe başlayan da başlatan da o dur” demekle!...
[1]Varidat, Şeyh Bedreddin, İsmet Zeki Eyuboğlu, Der Yayınevi, 1991
[2] “Sistem Teorisinin Esasları, ya da Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi”, www.aktolga.de 4. Çalışma
[3]Burada işin daha da ötesine girmiyorum. Bu konuda daha geniş açıklamalar için bak, www.aktolga.de 3. Çalışma..
[4]a.g.e..
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları





















































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023