Metin Gürcan
15 Temmuz askeri kalkışmasının ardından temmuz ve ağustos aylarında sivil-asker ilişkileri hakkında birkaç yazı kaleme almıştım.[1] Şimdi yeni bir analiz yapma zamanı. Çünkü gidişat zannımca pek de iyi yönetilemiyor. Bana bu yazıyı yazdıran önemli gelişme Hürriyet’te çıkan ‘Karargâh Rahatsız’ başlıklı haber sonrasında başlayan tartışmaların kalite düzeyi. Bu haber üzerinden yürütülen tartışmalar bize;
-
15 Temmuz üzerinden 8 ay geçmesine rağmen sivil-asker ilişkilerinin değişen doğasını hâlâ tam algılayamadığımızı,
-
Sivil-asker ilişkilerinin yeni dönemdeki özellikleri konusunda toplumsal bir uzlaşıyı tam olarak yakalayamadığımızı,
-
Sivil-asker ilişkilerini hâlâ ‘dikiz aynasından’ algıladığımızı,
- Bu tartışmayı bir türlü ideolojik bagajlarımızdan ayırıp bir türlü teknik/akademik alana taşıyamadığımızı, bunun sonucu olarak da herkesin olayı sorun çözmek ve diyalog kurmak yerine birbirinin eski nasırlarına bastığı popüler bir şova dönüştürdüğünü gösteriyor. Acı ki ne acı. Ama tartışa tartışa ezip suyunu çıkarttığımızı bu kavram şayet ‘çürürse’ acısını hep beraber çekeceğimizi, bedeli hepimizin ödeyeceğini hatırlatmak isterim. Bu yazıyı bir binbaşı eskisinden ve sivil-asker ilişkilerini çalışan bir akademisyenden tarihe düşülen bir not olarak kabul edin.
Giriş
Öncelikle 15 Temmuz şoku, sonrasında yaşanan reformlar ve toplu tasfiyeler nedeniyle artık sivil-asker ilişkilerinde eski paradigmanın öldüğü, ama yeni olanın bir türlü doğamadığı bir ‘Araf’ (veya geçiş) döneminde olduğumuzu hatırlatayım. Bu geçiş döneminde bu kritik konuda siyasi tarafgirlikten ve toksik siyasetin zehirleyici etkisinden uzak apolitik, objektif ve akademik tartışmalara ihtiyaç var ama görünen o ki bu konuda ne niyetimiz, ne zamanımız ne de entelektüel kapasitemiz var. Büyük bir gürültü ve patırtı içinde siyasi bagajlarımızın ağır yükü altında karşı tarafı anlama çabasından uzak bir şekilde geçmişe dönük reflekslerle ‘mevcut duruma’ dair karşılıklı bağrışıyoruz.
Durum ne?
Aslında ben durumu 3 Ağustos tarihli ‘Nasıl bir sivil-asker ilişkisi?’[2] başlıklı yazımda özetlemiştim. Durum şu: Hız ve kapsamı açısından 15 Temmuz sonrasında TSK’nın yeniden yapılanması ve sivil-asker ilişkilerinde genelde sentetik süreçlerle şekillenen, hem toplumun bir kısmında hem de asker içinde hazım problemi yaşanan bir ‘devrimsel sivilleşme’ yaşıyoruz. Şayet toplumun tamamı ve asker aslında bir paradigma değişimi olan bu hızlı sivilleşmeyi hazmedemezse hem sivil-asker ilişkilerimiz zarar görür hem de zaten fazlasıyla mevcut olan toplumsal fay hatlarımıza bir yenisi eklenir. Ki giderek kaygı duyduğum şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) merkezine oturduğu bu fay hattını Ağustos 2016’da “15 Temmuz sonrasında kendini Mustafa Kemal’in son askeri hissedenlerle Uhud’daki Okçular Tepesini terk etmeyenler arasındaki algısal yırtılma” olarak tanımlamıştım. TSK giderek hem toplumda hem de siyasette laik-muhafazakâr tartışmalarında tarafların birbirilerine güç gösterisi yaptığı bir mekan hem de bu tartışmanın bir nesnesi haline geliyor. Giderek belirginleşen laik-muhafazakâr yarılmasını TSK üzerinden tartışmak en başta ordumuza, sonra ordu-toplum birlikteliğine, en sonunda da sivil-asker ilişkilerine büyük zarar veriyor.
Neydi eski paradigma?
Türkiye’nin eski paradigması Huntington’cu ekoldür. Ne der Huntington? Önce Huntington’un şu çok güçlü üç ön kabulü ile başlamak lazım.
-
Askerler Mars’tan, siviller Venüs’ten: Yani Huntington’a göre her ne kadar askerle sivil bedenen insan olsa da zihinsel ve duygusal dünyada varoluşsal (ontolojik, fıtri) açıdan ayrı gezegenlerde yaşayan iki farklı türdür.
-
Askerler ve siviller iki farklı ‘tür’ oldukları için askeri dünya ile sivil dünya hiç bir zaman birbirine benzemez. O halde ordu ile toplumu iç içe sokmaya çalışmak hem askerin askerliğini (özel statüsünü, toplu iş tutma becerilerini, askeri kültürünü) bozar hem de toplumu gereksiz şekilde militerleştirir.
-
Askeri dünya ile sivil dünya arasında varoluşsal bir farklılık var olduğuna göre temel strateji belli kurumsal mekanizmalar ve kurallar inşa ederek (institutions) bu farklılığı yönetmeye çalışmak olmalıdır.
Huntingtoncu paradigma aynı zamanda askerin profesyonelliğine güvenir. Bu nedenle orduya daha çok otonomi/hareket sahası verir ki ordu daha da askerleşebilsin. Bu paradigmanın temel varsayımı ‘ordu askerleştikçe (yani profesyonelleştikçe) darbeden uzaklaşır, demokratik ve sivil idareye saygı duyar, itaat eder’dir. Yani ordu profesyonelleşip toplumun günlük kaygılarından uzaklaştıkça kendine güveni artar ve kendi içinde objektif kontrol (iç denetim) sağlar. Huntington sivillerin askeri alana müdahalesinden hoşlanmaz.
Eski sivil-asker ilişkileri paradigmasını aslında ‘elitist, devletin, milletin ve demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmış, sivil siyasete asla güvenmeyen ancak günlük siyasetle de uğraşmayı sevmeyen’ generaller ile seçilmiş sivil siyasetçilerin arasındaki sıfır toplamlı güç oyunu olarak tanımlamak mümkün. Yani eski sivil asker ilişkileri generaller ile hükümet arasında birinin bir birim kazancının diğerinin bir kaybı olduğu ve günün sonunda toplamı sıfır olan bir güç oyunu. Bu nedenle taraflar acımasız, çok sert ve tavizsiz bir şekilde pozisyonlarını korumak zorunda kaldığı bu paradigmada büyük çoğunlukla kazanan da ‘eli silahlı elitler’ yani generaller oldu.
Ama bu güne kadar kör-topal yürüttüğümüz bu paradigma bizi 15 Temmuz’dan da koruyamadı. Yani askere güvendiğimiz (veya güvenmek zorunda bırakıldığımız) o eski paradigma çuvalladı. O zaman bir değişim şart. Bu nedenle toplumun değişim konusundaki talebi çok haklı, sivil seçilmişin değişim konusundaki niyeti meşru, niçin eskiyi yıkmak istediği ise anlaşılır. Bunda şüphe yok. Ama Türkiye’nin her alanda yaşadığı ‘metedoloji’ sorunu yani ‘nasıl’ sorusuna, uygulanacak yol ve yönteme dair bir kafa karışıklığı var. 15 Temmuz nedeniyle Türkiye’de asker sivil-asker ilişkileri alanında ‘Neyin ve niçin’ yapılması gerektiğinde az çok hem fikiriz ama ‘nasıl?’ yapılması gerektiğinde bilgi, görüş, proje ve model tartışmalarımız olmayınca bu entelektüel kıtlıkta gene eski ‘hortlak’ tartışmalar üzerinden karşılıklı bağrışıyoruz.
Şimdi karşımızda yeni bir durum var. Şimdi bu yeni durumu tanımlamaya çalışalım.
15 Temmuz sonrası sivil-asker ilişkileri açısından yeni durum
15 Temmuz bize gösterdi ki biz ‘askerle’ sivili toplum arasındaki mesafeyi bir hayli açmışız. Hatta asker tarihi geçmişinden ve elindeki silahından aldığı güçle bu mesafe açıklığını lehine kullanıp kendine sivil toplumun, seçilmiş sivilin ve siyasetin üstünde bir pozisyon biçmiş. Ama şimdi askeri topluma çapalamak lazım. Eyvallah. Doğrudur. Bunun için de aşağıdaki varsayımları herkesin kabulü şart.
-
Siviller Venüslüyse onun içinden çıkan askerler de doğal olarak Venüslüdür ve de hep Venüslü kalmalıdır. Askere sen ayrı bir ‘türsün’ demek onun içinden geldiği türe ihanettir.
-
Ordunun profesyonelleşmesi, objektif kontrol (iç denetim) için kendi ürettiği norm ve değerler sistemine ne kadar çapalandığı ile değil topluma ne kadar çapalandığı ile ölçülür. Bu nedenle toplum askere güvenmek yerine onun üzerinde doğrudan sivil seçilmişin müdahalesi ile bir sıkı bir sübjektif kontrol (dış denetim) geliştirmelidir.
-
Askerle sivil arasındaki farkı yönetmeye çalışmak anlamsızdır. Bu nedenle o farkı yok etmek, yani bir ordu-toplum benzeşmesi amaçlamak gerekir.
Ama bu yeni durumda askeri nereye çapalayacağız? Artık toplumun üstünde görmek istemeyiz ama altında da olmasın. Aynı seviyeye çapalayalım. Bir de topluma arada hiç mesafe kalmadan çapalamak ne kadar doğru? Aramızdaki sözleşme gereği hayattaki en değerli varlıkları olan canlarını yurt ve millet savunmasında vermeye hazır olduğunu beyan eden bu devlet memurlarının diğer devlet memurlarından farkı da olmalı. Onlara ‘azcık’ da olsa otonom olabilecekleri bir mesafe vermeliyiz ki öncelikle iyi caydırıcılık ve güvenlik üretsinler sonra da gerekirse ‘silahlı şiddetin en üst politik formu’ olan savaşı daha iyi yapabilsinler. Onlara bu mesafeyi (veya otonomiyi) niçin vermeliyiz? Aşağıdaki nedenlerden dolayı:
-
Askeri uzmanlıklarını geliştirebilsinler: Unutmayın asker devlet memurlarımız çoğu zaman biz sivillere çoğu zaman ‘manyakça’ ve ‘aptalca’ gelen işlerin yapıldığı, hatanın bedelinin kanla ve canla ödendiği küresel bir sektörde çalışıyor. O zaman bu küresel sektörde rekabet üretebilmeleri için onlara askeri uzmanlıklarını arttırabilecekleri zaman, para, yöntem ve kaynak (insan, silah, teçhizat vb.) yanında ‘azıcık’ da otonomi vermeliyiz ki kolay taaruz, savunma, geri çekilme çalışabilsinler, uçakları, tankları ve gemileri ile azıcık oynayabilsinler.
-
Takım ruhu oluşturabilsinler: Dedim ya en basit anlamda ‘ölmeden önde öldürme sanatı (veya bilimi)’ olan askerlik zor sektör. Küresel rekabeti de çok yüksek. Çalışma mekanları olan ‘çatışma alanlarında’ da cesaret de korkaklık da bulaşıcı birer hastalık. Bu asker devlet memurlarının üzerinden mermi geçerken geriye mi adım atmasını isteriz ileriye mi? Eğer ileriye adım atmalarını istiyorsak o zaman onlara yine azıcık otonomi vermeliyiz ki cesaret yüklemesi için takım ruhu oluşturabilsinler. Bu takım ruhunu da şarj olmak için milli, dini ve tarihi malzemelerle de süsleyebilsinler. Ama asker için bu milli-dini-tarihi ‘şarj’ malzemeleri tuz gibidir. Azı karar çoğu zarar. Gereğinden fazla alınırsa bünyeyi ve profesyonelliklerini bozar.
-
Profesyonel olabilsinler. Hep dilimize pelesenk: ‘Profesyonel ordu.’ Ama nedir askerin profesyonellik tanımı? Henüz üzerinde uzlaştığımız bir profesyonellik tanımımız yok. İvedilikle TSK için profesyonelliği mesleki yeterlilik, etkinlik ve verimlilik, demokratik ve sivil kontrole tabi olabilme düzeyi, meslekle ilgili ahlaki-etik normlara bağlılık, hukuka uyma becerisi gibi kriterler ışığında ölçülebilir bir hale getirmek yani sayısallaştırmak gerekiyor. Ki bu sayede ordumuzun profesyonellik düzeyini ölçebilelim ve bundaki yükselişin/düşüşün nedenlerini önceki ölçümlere bakarak anlamaya çalışalım.
‘Karargâh Rahatsız’ haberi niçin eleştirilmeli?
Genelkurmay Başkanlığı’nın sanki 15 Temmuz olmamış gibi geleneksel iletişim yöntemlerini kullanarak güvendiği ve popüler bir gazetecinin kulağına ‘isimsiz ve kaynak belirtmeden’ bir şeyler üflemesi ve bu üflenen şeylerin önemli bir gazetede manşetten verilmesi tabi ki 15 Temmuz sonrasındaki sürecin ruhuna pek de uygun değil. Haberdeki problemli şeyleri aşağıya sıraladım:
-
İçeriğin cinsi: Doğrudan askerliği ilgilendiren uzmanlık konularındaki görüşler ile Sn. Genelkurmay Başkanı’nın kişisel tercihlerine ilişkin açıklamaların aynı anda verilmeye çalışılması en büyük problem (Bu karışık içerik TSK’nın kurumsal duruşu ile Sn. Genelkurmay Başkanı’nın kişisel tercihleri ve duruşunun birbiri ile karıştırılmasına neden olmuş) Sizce TSK’nın ne düşündüğü her zaman Genelkurmay Başkanı’nın kişisel düşüncesi mi demektir? Niçin her zaman Genelkurmay Başkanlarının şahsi tercihleri eleştirildiğinde TSK eleştirilmiş sayılır? Ve bu doğru mudur? Genelkurmay Başkanlığı’nın basın açıklamalarının içerik analizini yaptığım bir akademik çalışmam vardı. Bu çalışmamın bulguları (özellikle Sn. İlker Başbuğ dönemi buna örnek) Genelkurmay Başkanlarının medya üzerinden kamuoyu ile iletişimi olması gerekenden fazla ‘kişiselleştirmesinin’ istenmeyen sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle Sn. Orgeneral Hulusi Akar iletişimi asla ‘kişiselleştirmemeli.’
-
İçeriğin özelliği: Haberde paylaşılan içerik reaktif, eleştirilere cevap niteliğinde yani kafadan olumsuz ve toplumda/medyada polemikler yaratabilecek cinsten. Aynı zamanda haber içeriği sadece ‘bilgilendirme’nin yetmediği, başta eleştiri sahipleri olmak üzere toplumun ‘ikna’ edilmesi gereken hassas konular da içeriyor. Konu ne olursa olsun bin 300 kelimelik bir gazete bilgilendirmesi ile insanları nasıl ikna edip ‘Evet ya ben bu eleştirilerle hata yapmışım?’ dedirtebilirsiniz ki?
-
Haberin zamanlaması: Haberin zamanlama açısından yanlış olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
- İletişim stratejisi: Seçilen iletişim vasıtasının gazete olması, seçilen gazete ve gazetecinin kimliği ve de en önemlisi TSK’nın söylemek istediklerinin siyasi karar alıcılara değil de medya vasıtası ile doğrudan kamuoyuna yapılmak istenmesi.
Peki ne yapılabilirdi?
Şimdi esasa yönelik bir soru var:
Sizce Genelkurmay Başkanlığı, TSK’yı temsil eden ‘komuta/koordinasyon’ makamı olarak gerekli gördüğü zamanlarda sadece askerlik ve kendisini ilgilendiren konularda kamuoyunu bilgilendirmeli mi? Yani gerekli gördüğü zaman askerin doğrudan askeri uzmanlıkla ilgili konularda seçilmiş sivilleri atlayarak sivil toplumu doğrudan bilgilendirilmesi gerekir mi? İşte bu konuda kararı seçilmiş sivil verir. Tam da bu yüzden Genelkurmay Başkanlığı’nın yerine olsam TSK İletişim Stratejisine esas olmak üzere TSK’nın Milli Savunma Bakanlığı’na ve Cumhurbaşkanlığı’na bir üst yazı yazarak toplumla hangi durumlarda, hangi medya vasıtaları ve nasıl iletişim kurabileceğine dair bir ‘siyasi direktif’ talep ederdim.
Şayet ‘Karargâh Rahatsız’ haberine konu olan hususlarda “TSK açıklama yapmalı mı?” sorusuna cevabınız hâlâ ‘evet’ ise ben olsaydım bu iletişimi şöyle dizayn ederdim:
Öncelikle bu bilgilendirmeyi Sn. Genelkurmay Başkanı ile Sn. Savunma Bakanı’nın bir arada olduğu ve her türlü medya kuruluşuna açık ortak bir basın toplantısı şeklinde dizayn ederdim. Bu basın toplantısına Sn. Milli Savunma Bakanı’nın durumu özetleyen 4-5 dakikalık bir açılış konuşması ile başlanır, sonra sözü Sn. Genelkurmay Başkanı alır o da 15-20 dakika konuşur, kendini ve kurumunun görüşlerini ifade eder sonra da soru-cevap kısmında 4 veya 5 soruya cevap verilirdi. Bu sayede hem doğrudan ve mertçe kamuoyu ile yüzleşme imkânı yakalanır hem de sivil-asker uyumu herkese gösterilmiş olurdu.
Gene uzun olan yazımı yeni dönemde sivil-asker ilişkilerini etkileyecek en önemli sorunsalla bitirmek isterim:
Sn. Cumhurbaşkanı’nın yeni sivil-asker ilişkilerindeki yeri
Kritik soru şu: Sn. Cumhurbaşkanı’nın yeri bu ilişkinin üstünde mi olmalı yani hem sivili hem de askeri temsil eden bir ‘kuşatıcı baba’ figürü? Ya da seçilmiş sivili mi temsil etmeli? Yoksa askeri mi?
Modern demokrasilerdeki sivil-asker ilişkilerine baktığımızda bu ilişkide askerle sivil alanında karşılıklı saygı, hukuki normalar ve nezaketin esas alındığı eşit yatay ilişkilerin olduğunu görüyoruz. Bu nedenle en sağlıklı olanı (Belki de 16 Nisan’dan sonra sivil yürütmenin başı olacak olan) Sn. Cumhurbaşkanı’nın ‘seçilmiş ama partili bir sivil’ olarak ‘sivil’ olanı temsil etmesi. Çünkü ‘seçilmiş ama partili sivil’ olma ayrıcalığı bu ilişkiye daha bir hassas yoğunlaşmamızı gerektiriyor. Hem askerin hem de sivilin üstünde ‘seçilmiş ama partili kuşatıcı baba’ figürünün ise günün sonunda hem askerin etkinliğini ve verimliliğini, hem de etkin sivil kontrol sağlasa da demokratik kontrolü ve en belki de en önemlisi ordunun toplumun her kesiminden alması gereken sosyal meşruiyeti zedeleyeceğini düşünenlerdenim.
[1] Lütfen bakınız: http://t24.com.tr/yazarlar/metin-gurcan (erişim Mart 1, 2017).
[2] Lütfen bakınız: http://t24.com.tr/yazarlar/metin-gurcan/nasil-bir-sivil-asker-iliskisi,15172 (erişim Mart 1, 2017).
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
23.09.2021
9.09.2021
11.08.2021
5.04.2021
2.01.2021
16.03.2020
23.11.2019
31.08.2017
12.08.2017