Murat BELGE
Tarihçi Eric Hobsbawm, Fransız Devrimi ile açılan çağı “Devrimler Çağı” olarak adlandırmıştı. Evet, Avrupa ondokuzuncu yüzyılı devrim amaçlayan başkaldırma eylemleriyle geçirdi. Kıtanın batısında patlak veren devrim girişimlerinde taleplerin, sıkıntıların kaynağı toplumsaldı, yani sorunlar sınıfsal bir temele dayanıyordu. Sanayide öncü rolü oynayan “Batı” yeni sınıflaşmanın da, sınıf sömürüsünün de başlıca aktörüydü. Mücadele burjuvaziye karşı veriliyordu.
Avrupa’nın doğusunda da ayaklanmalar eksik olmuyordu, ama bunların içeriği farklıydı: sorun, “ulusal”dı. Çünkü kıtanın bu tarafında üç çok-uluslu imparatorluk yer alıyordu. “Kara” imparatorluklarıydı bunlar: Osmanlı, Rus ve Avusturya İmparatorlukları. Buralarda egemen etnisitenin dışında kalan halklar kendi bağımsız devletlerini kurma çabası içindeydiler. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde bu ulusal hareketler Latin Amerika’da da yayıldı ve başarıya ulaştı.
İki farklı mücadele tipi iki farklı siyasi örgütlenme getirdi. Sınıfsal temelli mücadelelerde baş rol işçi sınıfına kalıyordu. Ulusal temel ve ulusal bağımsızlık sözkonusu olduğunda hareketin başında bir tür “ulusal koalisyon” görüyorduk. Burada intelicensiya belirleyici bir konumda oluyordu ve sınıf üstünde durmadan ulusun bütününü mücadelenin içine çekmeye çalışıyordu.
Gene Hobsbawm’ın anlattığı gibi Avrupa’da siyasi ve askeri denge, her biri dünyaya egemen olmak isteğiyle yatıp kalkan Batılı devletlerin gözlerini Avrupa dışına çevirdi. Böylece, imparatorluk dönemi başladı ve kısa zamanda dünyanın büyük bir kısmı “kolonize” edildi. Böylece, Avrupa’da başlayan çekişme dünya yüzeyine yayıldı. Bu koşullarda “anti-emperyalist” mücadele örnekleri ortaya çıktı. Dünyada “en emperyalist” olmayı başaran Britanya İmparatorluğu olduğuna göre, bu gibi direnişlerin “doğum yeri”nin de orası olması normaldi. Kolonizasyona karşı mücadelede Hindistan başı çekti. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, Hindistan’ın “sömürge” tarihinin de sonu gelmişti. Bu mücadeleyi her aşamasında başarıyla götüren Congress Partisi ülkenin, toplumun “kurtarıcısı” olarak yeni Hindistan’ı kurmaya girişti.
Gelişmelere genelleyici bir gözle baktığımızda Türkiye’nin içinden geçtiği süreç de bundan çok farklı değildir. Hindistan gibi Türkiye de eski bir imparatorluğun sahibiydi ve bunu kaybettikçe emperyalist Batı karşısında güç kaybetti. Ne var ki, Osmanlı toplumu bu süreçte Hindistan gibi “sömürge” olmadı.
Türkiye “sömürge” olmadı; ama Türkiye’de modernleşmenin tarihini yazanlar (dolayısıyla “retoriğini” yapanlar), böyle olmuş gibi bir ton tutturmaya karar verdiler. Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da “bağımsız olamayan halklar” çağını sona erdiren büyük olay olmuştur. Bu süreçte ABD Başkanı Woodrow Wilson önemli bir rol oynamıştır. Finlandiya, üç Baltık devleti, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya Avrupa kıtasında kurulan yeni devletler oldu; Polonya yeniden biçimlendi. Romanya’nın, Bulgaristan’ın sınırları değişti. Ortadoğu’da Suriye ve Irak, Ürdün, daha sonra Suudi Arabistan kuruldu. 1917’de Bolşevik Devrimi’ni yaşayan Rusya kurduğu “komünist” rejimde etnisiteye dayalı bir hegemonyaya kesinlikle izin verilmeyeceğini garanti ettiğine kendi uçsuz bucaksız topraklarında yaşayan halkları ikna etmeyi başardığı için orada kuzeydekiler dışında bir kopma olmadı. Ukrayna, Belarus v.b. Sovyetler Birliği içinde cumhuriyet oldular. Bu arada Avusturya küçük bir ülke haline geldi ve Osmanlı devleti tarihe karıştı. Ama Osmanlı devletinin dağılma süreci barışçı bir yol izlemedi.
Ermeni Kıyımı masanın üstünde duruyordu. Osmanlı’nın bittiğini ve Türkiye’nin kurulduğunu ilan edenlerin egemen olduğu bölgelerde Ermeni nüfus ciddi ölçüde azalmıştı. Ama Kafkasya’da bir “Ermenistan” meydana gelmişti. Kafkasya’nın karmaşık tarihi içinde burası Ermeniler’in toplanacağı bir “yurt” olarak görülebilirdi (Türkiye’nin pozisyonu). Öte yandan, Yunanistan konusu vardı. Wilson’ın “self-determination” ilkelerinin geçerli olduğu bir dünyada Anadolu topraklarında yaşayan kalabalık Rum nüfus ne olacaktı. Bunların, üstünde yaşadıkları toprakla birlikte Yunanistan’a katılmaları, “İtilaf” güçlerinin Yunanistan’a savaşa girmesi karşılığı vaad ettiği ödüldü. Burada baş rolü de Britanya oynuyordu. 19. yüzyılda Başbakan (Tory’lerden) Disraeli kısmen Rusya politikası nedeniyle Osmanlı (Türk) tarafına meyleden bir politika izlemişti. Büyük rakibi, Liberal Parti’nin lideri Gladstone ise düpedüz Türk düşmanıydı ve şimdi Britanya’da ona saygılı Liberaller iktidardaydı. Ermeni Kıyımı, bütün Avrupa’da Türkler (Jön Türkler dahil) aleyhine hava yaratmıştı. Yunanistan ise şanlı “klasik” dönemiyle, Avrupa değerlerini var etmiş insanların mirasçısı olarak görülüyordu. Dolayısıyla savaşta da Almanya müttefiki olmayı seçen Türkler’i Avrupa’dan def etme zamanının geldiği liberal kamuoyunun ortak tutumunu oluşturuyordu. Liberaller böyle bakarken muhafazakar Avrupa’nın da Türkler’e sempatiyle yaklaştığı söylenemezdi.
Dolayısıyla Britanya savaş-sonrası dünyanın “orkestra şefi” olarak, Yunanistan’a “Buyurun, alacağınızı alın” dedi. İşlerin başında Osmanlı’dan lokmalar İtalya’ya vaad edildiği için İtalya şimdi bu yeni durum karşısında buruktu. Fransa, Britanya gibi kendini bağıtlamamıştı. Nitekim, Türk direnişi başladığında bu iki devlet Türkiye’ye karşı tavır almadılar ve önce İtalya, sonra da Fransa, kendi anlaşmalarını yapıp buradan çekildiler. Britanya bu sürecin sonuna kadar Yunanistan’ı destekledi ama bunu hiçbir zaman “silahlı destek” haline getirmedi. Büyük Taarruz Türk zaferiyle sonuçlanınca da buralarda oyalanma yolunu seçmeden toparlanıp gittiler.
“İmparatorluk kaybetmek” kolay bir şey değil. Kaybetmenin getirdiği epey yara bere oluyor ve bunlar çok zaman fazla “akılcı” olmadan “tezahür” ediyor. “Övünme ihtiyacı” genellikle kendini gösteriyor. Türkiye’de bir “Yedi düvele karşı savaşma ve kazanma” edebiyatı var ki bu pek doğru değil. Ermeniler, Rumlar gibi konularda Türkiye “mazlum” konumunda değil (Bu, onların her durumda “insancıl” davrandığı anlamına gelmiyor). Sonuç olarak, bizim Yunanistan’la verdiğimiz bir savaş sözkonusu ve burada da “emperyalist Yunanistan” edebiyatı yapmak çok inandırıcı değil. Yunanistan altı yüzyıl kadar Osmanlı egemenliğinde yaşamış, Türkiye’ye göre çok küçük bir ülke. Fransızlar’a karşı çok önemli olmayan birkaç çete savaşı dışında “emperyalist” bir güçle savaştığımız yok (yani Kurtuluş Savaşı’nda — ondan önce var elbet: Dünya Savaşı’nda).
Yazının başlığı CHP adını içeriyor ama epey yol almamıza rağmen henüz CHP konusuna gelmedik. CHP’nin içinden doğduğu uluslararası koşullara belirli bir perspektif içinde bakmaya çalışıyorum. Bu arada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hindistan’ın bağımsızlığından da söz etmiştim. Onu kazandıran Congress Party ile Türkiye’yi kuran Cumhuriyet Halk Partisi arasında belirli ortaklıklar var. Bunlar “kurucu ulusal” partiler. “Kuruculuk” devleti kurmakla bitmiyor: azgelişmişlik illetiyle de boğuşmak zorundalar. “Modernleşmek” diye bir görevleri var. Bunun yolunu bilmeyen ve zahmetine katlanmak istemeyen bir toplumu bu yolda harekete geçirmek için “Otoriter” olmaları gerekiyor. Otoriterliğin bir derecesini geçtiklerinde toplumda öfke ve tepki yaratıyorlar. Yaratılan kötü anılar kolay kolay unutulmuyor.
Congress gibi CHP de bu aşamalardan geçti. İlk “görevlerden” biri bir burjuvazi yaratmaktı. Yani, sermaye birikimi sağlamak. Katı “devletçilik” gerektiren bir çaba. Koruyucu gümrük duvarı arkasında artık değerden bir kısmını sermayedar olmaya aday kesime aktarmak…
Mümkünse, İttihatçılar gibi “vagon ticareti” türünden, bir ayağı korsanlığa, haydutluğa basan yöntemlere başvurmadan bunu yapmak (Ama, “Yavuz/Havuz v.b.) Tabii modernleşmenin daha bir yığın toplumsal gereği arasında bunları yapmak. Böylece “ilk birikimi” sağlamak. Bu işlerin niçin yapılması gerektiğini, niçin böyle yöntemlerle yapılması gerektiğini seçkin kesime açıklayabilir, onları inandırabilirsiniz de. Ne olsa, yenileşmenin ilk faydasını görenler, meyvasını yiyenler onlar olacaktır. Yenileşme “hamlesi” ister istemez eğitimli seçkinlerin yönlendireceği bir hareket olacaktır. Toplum bunun etkin öznesi değil, edilgin nesnesi olabilir ancak.
Ağır yükler ve sevimsizliklerle dolu bir politika ve bir süreçten söz ediyorum. Zor, üstelik ucunda “mutlu son” görme imkanı kısıtlı bir yol yürünecek. Bazı azgelişmiş toplumlarda bu “kuruculuk” işlevini üstlenmiş siyasi kadro, ülkede rakipsiz olduğu için, bu koşullar sürdükçe sürer. Böyle sürmesinden sebeplenen asalak kesimlerin semirmesine imkan verilmiş olur. “Geçici” denilen düzen “kalıcı” hale gelir. Türkiye’de Osmanlı geçmişi “meclis”, “demokrasi” gibi kavramların yerleşmese de konuşulduğu ve rağbet gördüğü bir siyaset ortamına izin veriyordu. Böylece İkinci Dünya Savaşı’nın demokratik cephenin zaferiyle bitmesi Türkiye’de de “tek-parti” rejiminin sonunu getirdi. 1950’de seçimle iktidar değişirken “ilk birikim” rejiminin de büyük ölçüde hedefine ulaştığı söylenebilir. Savaş yıllarının da ağırlaştırdığı “kahır dönemi” sona erebilirdi. Erdi.
Dolayısıyla Demokrat Parti iktidarı topluma soluk aldırdı, yüzünü güldürdü. İnönü’nün topluma bu imkanı tanımış olması önemlidir ve şimdi ona hakaret yağdırmakta yarışanları biraz düşündürmesi beklenir. CHP’nin “tekelci devlet kapitalizmi” yöntemi son derece itici bir rejimdi ama kendi aşılmasının şifrelerini de veriyordu. DP bunlardan yararlandı. Burada Türkiye’ye özgü bir paradoksla karşılaştığımızı düşünüyorum. “Siyasi tarih” çerçevesinde baktığımızda çeşitli ideolojik kavgalar ve askeri darbelerle kesintili, kavgalı, çelişkili bir gidiş görüyoruz. “Ekonomik tarih”e de bunlar doğal olarak yansıyor; ama geniş perspektifte bakınca, orada daha az savrulan ve oldukça mantıklı bir çizgiyi daha tutarlı biçimde izleyen bir gidiş gördüğümü düşünüyorum.
Gene İnönü, altmışlarda (27 Mayıs ertesinde) “ortanın solu” deyimiyle siyaset dünyasını karıştırdı. İhtiyatlı İnönü “sosyal-demokrat” dememişti ama onun gösterdiği yerde bu çizgi görülebilirdi. Nitekim birileri görmekte gecikmedi. Tabii, başta Bülent Ecevit.
Altmışlarda İnönü “ortanın solu” dedi. Bunu “sosyal demokrasi” diye yorumlayanlar hemen ortaya çıktılar. Bugün 2023’teyiz. “CHP’den sosyal demokrasi çıkar mı?” sorusu bugün de soruluyor. Yani bunca yıldır cevaplandırılamamış.
Çünkü tarihin gözle görmesi güç bağları var. Bu bağlar CHP’yi “sosyal-demokrat” olmayan bir geçmişe bağlıyor. Ataerkil (patriyarkal) bir geçmiş bu. Ayrıca, sosyal-demokrasinin genel ortamında olmayacak ölçüde “milliyetçi” (ama dünyada çok var böylesinden). Ne var ki böyle olması Mussolini ve sonra Hitler hayranlığına engel olmamış. Bir “ok”u sözde sosyalist bir yönü işaret ediyor: devletçilik. Ama bunu “komünist” ülkelerin yaptığı devletçilikten daha sevimli, daha kabul edilir bir biçime sokamamış – üstelik böyle bir kötü şöhreti var. “Laiklik” oku bitmez tükenmez tartışmalara açık. Üstelik “taviz verelim” denince bunun da sonu yok. Osmanlı düşmanlığı ve kendi tarihine kayıtsız şartsız bağıtlılığı gereksiz bir ideolojik yük.
Bir başka yazıda yazmıştım. Türkiye’de ilk Komünist Partisi 1920’de kuruldu. Sosyal-demokrat Parti kuruldu mu, ne oldu, karışık hikaye ama bundan çok sonrasının olayı. Neden? Çünkü CHP öyle bir şey kurulmasına izin vermedi; öyle bir partinin varlığına iyi gözle bakmadı. Komünist Partiler illegal çalışmayı bazan kaçınılmaz görür, öyle koşullarda da çalışmayı reddetmezler. İllegal sosyal-demokrat parti duyulmuş bir şey değildir.
Uzatmayayım: CHP’den sosyal-demokrasi çıkması kolay değil. Üstelik CHP içinde bulunan herkes bunun iyi bir şey olduğu kanısında değil. Böyle bir girişim başladığında hemen muhalefete geçecek olan kesimler hazır. Öte yandan, güç olsa da imkansız değil. Siyasette hiçbir şey imkansız değildir. En tatsız durum. “Ben böyle oldum” deyip olmamak. Bu zaten CHP’nin hep yaptığı bir şey.
Ama şu geldiğimiz nokta şaka kaldırır bir nokta değil.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları



























































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
8.12.2025
1.12.2025
24.11.2025
25.08.2025
6.08.2025
1.08.2025
28.07.2025
22.07.2025
30.06.2025
16.06.2025