Halil BERKTAY
[12-13 Şubat 2022] Ama herkes şüpheyle bakıyor bu sözlere. Çünkü bir yandan da Rus ordusu ve donanması, Ukrayna çevresindeki kara ve deniz manevralarını yoğunlaştırmakla kalmıyor; cümle âlemin gözüne sokuyor bu tatbikatları. Amaç tehdit ve baskıdan, yıldırmaktan başka ne olabilir? Münih 1938’dan, Ukrayna 2022’ye nasıl geldik? Tek fark bugün Batı’nın yatıştırmacı olmaması mı? Yetecek mi — eşitsiz gelişim sonucu gene Batı’nın içine düştüğü zaafı dengelemeye? Bu zaaf ne zaman başladı ve belirginleşti?
Hepsine, geçen yazımda 1930’lar hakkında sıraladığım tesbitlerden hareketle cevap vermeye çalışayım. Karşılıkları var mı, ya da ne kadar var, nereye kadar var? (1) Önce bir demokrasi yükselişi. Evet, bu tutuyor. 1918’de Avrupa’nın büyük hanedan imparatorlukları (Rusya, Avusturya-Macaristan, Osmanlılar) çökmüş; dağılmalarından doğan bir dizi küçük devlet, cumhuriyet ilân etmiş, kendine bir anayasa benimsemiş, parlamenter demokrasi yoluna girmişti (1923-25 arasındaki haliyle Türkiye de bu kategoride sayılabilir). — 1989-90’da buna Komünizmin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte esen ilk demokrasi ve özgürlük rüzgârı tekabül etti. Tipik olarak Doğu Avrupa, sosyalizmden kapitalizme, komünist tek parti rejimlerinden demokrasiye büyük bir dönüş yaşadı.
(2) Fakat sonra tekrar otoritarizm. Evet, bu da tutuyor, hattâ asıl bu tutuyor, en fazla bu tutuyor, geri dönüp baktığımızda. 1920’lerden itibaren Avrupa’yı askerî rejimler, kraliyet diktatörlükleri, aşırı sağın başka tahakküm ve hegemonya biçimleri kaplamaya başlamış; 1929’da patlak veren Büyük Bunalım bu süreci hızlandırmıştı.
(2.1) Bugün de (göç ve sığınma sorunları dahil) bir bütün olarak liberal küreselleşmeye tepki içinde (veya onu bahane ederek) benzer bir trend yükselişte. En çarpıcı örnekleri, öncelikle Rusya’da (neredeyse neo-Stalinist diyebileceğimiz) Putin ile, Çin’de (tek adamlığı itibariyle neo-Maoist sıfatına fazlasıyla lâyık, Deng Şiaoping’in rotasyon ve kollektif liderlik reformlarını da bu uğurda tersyüz eden) Şi Cinping. ABD’deki muadilleri, dört yıllık başkanlığının ardından pusuda beklemeyi sürdüren Trump ve Trumpçılık. Avrupa kıtasında, giderek “illiberal demokrasiler” diye anılan bir dizi rejim ve lider: (yukarıda solda) Belarus’ta Lukaşenko, (yukarıda sağda) Macaristan’da Viktor Orban, halka sürekli parmak sallayan asık suratlı adamlar. Polonya’da Kaczynski kardeşlerin Hukuk ve Adalet partisi. Hindistan’da Modi’nin Hindu milliyetçisi, İslamofobik sağ-popülizmi. Myanmar’ın generalleri. (Bir okuyucum, değerli Onur Atalay, bu popülist eksen kaymasının İtalya’da Berlusconi ile başladığına işaret etti; herhalde ona Fransa’da Sarkozy’yi de eklemek gerekir.) Türkiye de oralarda yer almakta.
(3) Kutuplaşma ve merkezin, ara zeminin yokolması. 1930’lar gibi bugün de, ister ulusal, ister uluslararası planda geçerli. Şu farkla ki, günümüzde (a) aşırı sol diye bir şey yok (kalmadı); (b) aşırı sağ da Faşizm ve Nazizm gibi teorileştirilmiş, doktrinleştirilmiş olmaktan uzak. Ülkeden ülkeye, kültürden kültüre değişen kılıklara bürünebiliyor. Bu koşulla, günümüzde kutuplaşma bu her çeşit sağcı otoritarizm ile demokrasi arasında cereyan ediyor.
(4) Kutuplaşmanın ideolojileri. 1930’larda, demiştim, aşırı solda Komünizm, aşırı sağda Faşizm ve Nazizm, demokrasi karşıtlığının (ya da liberalizmden ve demokrasiden kaçışın) en ekstrem örnekleriydi. İşin burası bugün biraz farklı. Böyle sert çekirdekli, katı bir biçimde teorize edilmiş ideolojiler yok. Yukarıda da belirttiğim gibi, özellikle aşırı sol (Komünizm) artık mevcut değil. Aşırı sağ (daha doğrusu aşırı sağlar) var, ama Faşizme ve Nazizme göre çok daha az doktriner. Çok daha oportünist ve pragmatik.
(4.1) Ama aşırı-milliyetçilik ve ırkçılık o gün de, bugün de hep ön planda. Bir zamanlar Nazizmin hedefi Yahudiler ve Slavlardı. Bugünün aşırı sağlarının hedefinde gene etnik ve dinî farklar, ama biraz daha çeşitli etnik ve dinî farklar var. İslâm çok ciddî bir bölünme çizgisi. Bu, fay hattının tek tarafı değil, her iki tarafı için de geçerli. Amerika’da Trumpçılık, Almanya’da AfD, gene Alman polisi içinde yükseldiği görülen ırkçılık, militarizm ve illegal örgütlenmeler, Fransa’da Eric Zemmour, Marine Le Pen ve benzerleri, İslâmofobi üzerinden kendilerine otoriter, diktatoryal bir niş açmaya çalışıyor.
(4.2) Ne ki, sağ otoritarizm bundan ibaret değil ve İslâmcılık da sadece mağdur ve mazlum değil. Bu sağcı popülist otoritarizm öbeği içine, net söyleyeyim, militan İslâmcılık, İslâmcı terör ve cihadçılık da giriyor. Sadece “öteki”ni, ”karşı taraf”ı tahrik etmesi bakımından değil, doğrudan doğruya kendi ideolojik ve siyasî değerleri, normları, hedefleri bakımından giriyor. El Kaide, IŞİD ve Taliban örnekleri ortada. İktidara yürüyüş süreçlerinin nelere malolduğunu da, iktidara geldiklerinde nasıl bir düzen kurduklarını da herkes görüyor. Son derece dar, alabildiğine dar bir “biz”in dışındaki bütün “öteki”lere kan ve zulüm dışında hiçbir şey vâdetmiyorlar.
(4.3) Fakat özetle: Etnik ve dinî farklar, göç ve iltica hareketleri, gerek uluslararası alandan gerekse tek tek ülkelerin içinden kaynaklanan yabancı düşmanlığı, toplumları bölüyor, ortak kabulleri sarsıyor, demokrasiyi giderek daraltıyor, demokratları köşeye sıkıştırıyor, sırtını duvara verip savunmada kalmaya zorluyor. — Öyle veya böyle; “tek doğru”cu, “tek yol”cu, “sadece biz”ci düşünce tarzları, özgürlük ve demokrasiye yaramıyor. Bunlardan sadece demokrasi düşmanlığı türüyor. Totaliter boyutlara ulaşıp ulaşmaması, belirli bazı ortamlarda demokrasinin tarihsel birikimi ve gelişme düzeyiyle ilgili. Örneğin Amerika’da federal hukuk düzeni ve Demokrat Parti direniyor enikonu. Fransa ve Almanya’da bazı şeyler hâlâ söylenemiyor ve yapılamıyor. Ama Avrupa’nın doğu ve güneydoğu periferisi ile ötesine geçtiğimizde manzara değişiyor. Arazi çok daha çetin, iklim çok daha hırçın bir hal almaya başlıyor.
(5) Batı düşmanlığı. Bu noktada kısmen örtük ama gene de çok büyük bir buluşma söz konusu. 1930’larda da, bugün de birçok akım aslında toptan Batı’ya değil, liberalizme ve liberal-demokratik değerlere düşman (liberalizme getirilen haklı ve sağlıklı eleştirileri, örneğin Etyen Mahçupyan’ın bireyin mutlaklaştırılmasını aşan bir ortak ahlâk yoksunluğuna ilişkin tesbitlerini bir yana bırakıyorum). Ama (a) hangi dönemde zuhur ettiklerine; (b) özgüven düzeylerine; (c) Avrupa-içi mi, Avrupa’nın periferisi mi, Avrupa dışı mı olduklarına göre, bunu nasıl ifade ettikleri değişebiliyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında Bismarck ve Prusya geleneğinin, 20. yüzyılın ilk yarısında Hitler’in liberalizm ve demokrasi düşmanlığı var, ama kestirmeden Batı düşmanlığı yok. Tersine, asıl Batı biziz, Batı’yı — ilk örnekte, milleti ve devleti zaafa uğratan ferdiyetçilik karşısında; ikinci örnekte — aşağılık Slav ırkına ve uluslararası Slav-Yahudi komünist komplosuna karşı — biz savunuyoruz diyorlar. Ulusalcı Türk faşistlerinin çok sevdiği Milosevic ve katilleri de öyle diyordu, Müslüman Boşnakları boğazlarken: Biz “Semavî Sırplar” 1389’da Kosova’da olduğu gibi şimdi de Batı’nın son kalesiyiz, Doğu barbarlarına karşı.
(5.1) Günümüzde ve Avrupa’nın kâh kıyısından, kâh ötesinden farklı bir retorik yükseliyor kuşkusuz. Birincisi, hem Faşizm ve Nazizmin, hem Komünizmin yaşanmış ve yenilmiş, çökmüş olduğu bir dünyada, biz temelde eşitliğe, özgürlüğe, hukuk devletine düşmanız demek de o kadar kolay değil, yeni bir “diktatörlük teorisi” kurmak da. İkincisi, coğrafya değişik; Batı’nın geri kalmışlarından 1870-1914 emperyalizmi ve kolonyalizminin (İslâm âlemi dahil) Doğulu mağdurlarına uzanıyor. Dolayısıyla “tek parti”ciler, “tek adam”cılar, “tek yol diktatörlük”çüler açısından geçerli bir opsiyon haline geliyor, anti-emperyalistlik oynayıp genelleştirilmiş bir Batı düşmanlığının ardına saklanmak.
(5.2) Contested victimhoods diye bir mesele var: çok kıymetli “paylaşılamayan mağduriyetler.” İsrail’in Holokost mağduriyeti (olanca vahşetiyle birlikte) böyle tükenmez bir sermaye; benzer şekilde, Çin’in, Myanmar’ın, Venezuela’nın, Afrika ve Orta Doğu’daki birçok rejimin, daha genel olarak İslâm âleminin kolonyal travmaları da (bir kere daha, olanca vahşetiyle birlikte) gene böyle tükenmez bir sermaye. Batı her şeyiyle yanlış. Değerleri de yanlış, bu değerleri üstten ve dışarıdan dayatmaya kalkması da. Demokrasi, hukuk, insan hakları (ya da ihlâlleri): hepsi uydurma, hepsi sahte, hepsi yalan. Hepsi birer komplo; Sorosçu “renkli devrim”lerin (veya Gezi hareketinin) yıkıcılık ve müdahale gerekçeleri. Özellikle hukuk, uluslararası hukuk, uluslararası anlaşmalar çok, çok tehlikeli. Bu yüzden, Belarus’tan Macaristan’a kadar (ve Türkiye’yi de içine alan) çok geniş bir alanda, millî hukuk mu Avrupa hukuku mu, uluslararası anlaşmalar geçerli mi geçersiz mi, AİHM kararlarına uyulmalı mı uyulmamalı mı tartışmaları yaşanıyor.
(5.3) Bu tür çatışma ve çekişmelerde bir mantık sorunu da var. Batı’ya mı, insanlığa mı ait? Genellikle toptancılık hakim; hiçbir ayırım yapılmıyor, evrensel değerler ile “Batı değerleri,” hattâ evrensel bilim ile “Batı bilimi” arasında. İnsanlığın uzun serüveninde, ilk Batı’da uçverdi diye, ilk Batı’nın içinden çıkageldi diye, ilk Batı’da kültürleşti ve kurumlaştı diye, bazı şeyler sadece Batı’ya ait, dolayısıyla “bize” yabancı, dolayısıyla şeytan işi oluyor. Üniversiteler de nasibini alıyor bundan. Bizatihî üniversite kurumu, “Batı değerleri” ve “Batı bilimi” dışında düşünmeyi imkânsız kılan bir zihinsel köleleştirme aracı sayılıyor. Buna karşılık eski medrese öğretimine bir keramet vehmediliyor. Üniversite yerine, İslâm-Osmanlı medreselerine ve medrese tarzı öğretime dönmeyi savunanlara rastlanabiliyor.
(6) Solda Batı düşmanlığı. 1920’lerden 1980’lere kadar, biraz benzer bir duruş sosyalist sol için de geçerliydi. Bir ayağı Kemalizmin iç çelişkilerinde, Batı ile karmaşık aşk-ve-nefret ilişkisinde, modernleşmeciliği ile “tam bağımsızlık”çılığının elele gitmesindeydi. Diğer ayağı doğrudan doğruya Marksizmin anti-kapitalizmi ve Leninizmin anti-emperyalizmindeydi. Ama anti-modernist değildi. Sosyalizm, modernitenin piyasacı ve özel mülkiyetçi olmayan, özgürlükçü değil eşitlikçi, kollektivist bir alternatifini temsil ediyordu. Batı, faraza Türkiye’yi (kasten, bile isteye, bir komplo sonucu) “geri bıraktırmış”tı. Devrim ve sosyalizm modernleşmeyi “gardrop Atatürkçülüğü”nden çok daha iyi uygulayacak; “geri bıraktırılmışlığı” altedip “yetişme”yi, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma”yı çok daha iyi başaracaktı. Düşünce, bilim ve üniversiteler gibi alanlarda sol, “burjuva ideolojisi”ne karşıydı (bunun ne olduğunu pek bilemese de). Ama bizatihî Batı’ya, “Batı mirası”na karşı değildi.
(6.1) Bir, Sovyetler Birliği’nin çöküşü; iki, diğer sağ otoritarizm varyantlarının, özellikle de militan İslâmcılığın yükselen (ve asla rekabet edemeyecekleri derecede katı) Batı düşmanlığı, eski solcular için bir parça düşündürücü oldu mu, oluyor mu bu açıdan? Ya da aynı katı İslâmcılığın Marksizmi de, Leninizmi de, Komünizmi de Batı’nın (kötülüklerinin) hesabına yazması, ne anlama geliyor günümüzün mevzilenmeleri bağlamında? Düzen-içi reformlarla değil, toptan anti-sistemik bir işçi sınıfı devrimiyle gelecek bir sosyalizm tasavvuru tarihe karışmışken, eski sosyalistler neresinde duruyor (anti-kapitalizm ve anti-emperyalizmlerinin değilse de) kendi doktriner Batı düşmanlıklarının? Meselâ Putin’e baktıklarında millî ve yerli bir anti-emperyalist mi görüyorlar; sinsi, kurnaz ve amansız, Makyavelist, gerçekten yüzde yüz ahlâküstü bir diktatör mü? Avrupa Birliği’nin Macaristan, Belarus ya da Polonya gibi rejimleri uluslararası hukuk normları açısından sorgulamasından (demokrasi adına) hoşlanıyorlar mı, (anti-emperyalizm adına) red mi ediyorlar?
(6.2) Ulusalcılığın, yani (sağdan değil) eski sosyalist soldan türemiş bir tür çılgın, ekseni kaymış, faşizan milliyetçiliğin cevabı açık bu sorulara. Onlar enternasyonalizmlerini çoktan unutmuş veya bir tür yeni diktatörlükler enternasyonalizmine kaymış; artık hep küreselleşme ve evrensellik karşıtı; hep ulus-devletten, anti-emperyalizmden, körü körüne Batı karşıtlığından, otoriter iktidarlardan, komplo teorilerinden, beka dâvâlarından, millî ve yerli kimliklerden, hattâ miadını çoktan doldurmuş “millî tarih” efsanelerinden yana. Peki, kendilerini ulusalcı saymayan birkaç yüz kişilik solcu mahfiller nerede duruyor? TİP’ten, TSİP’ten, tarihsel TKP’den, ya da Dev-Yol’dan, Dev-Sol’dan, Kurtuluş’tan vb kalan eski solcular, şimdi ellilerinde, altmışlarına, yetmişlerinde olması gerekenler, birey olarak nerede duruyor? Uluslararası ölçekteki demokrasi dayanışmaları konusunda nerede duruyorlar? Kabul mü, red mi? Bilemiyorum doğrusu.
(7) Sağın üstünlüğü. 1930’ların sağ-sol yelpazesi simetrik değildi demiştim, son yazımda. Komintern Marksizmi içinde doğup büyümüşseniz, düşünce evreniniz de realizmden çok uzak oluyordu. Dünyayı Sovyetlerden, Stalin’den, Dimitrov’dan ibaret sanabiliyor; Faşizme Karşı Birleşik Cephe’nin geniş kitleleri peşinden sürüklediğine inanabiliyordunuz. Oysa pek öyle değildi gerçek durum. Aşırı sağın çekim gücü, aşırı solun çekim gücünden kat be kat fazlaydı. 1942-43’e kadar, bütün çözümlerin sağda arandığı bir dönemdi.
(7.1) Bugün de öyle. Liberal demokrasinin göçler ve sığınmacılar, sosyo-kültürel sarsıntılar, yabancı düşmanlığı, yeni milliyetçilik ya da yeni ırkçılık gibi çeşitli sorunlara çözümleri çok zayıf kalıyor. İyi niyetli temennilerden ibaret kalıyor, çoğu zaman. Evet, liberalizmin birey ötesi bir ahlâkı yok. Tek tek ahlâkî tutumları olabiliyor ama bunlar birleşmiyor, teorileşmiyor, öğretileşmiyor, kollektif bir güç kazanamıyor. Ya da şöyle diyelim: demokrasi, liberalizmden daha ileri bir demokrasi ideolojisi ve kimliği üretebilmiş değil bugüne kadar. Hangi geçmiş? Hangi tarih? Demokrat Amerikalılık nedir, ne olabilir? Demokrat Almanlık? Demokrat Fransızlık? Demokrat Türklük? Demokrat Kürtlük? Düşünülmüş, toplum çapında uygulanabilir cevapları yok bu soruların. Belki sadece tek tek müşahhas örneklerinden söz edilebilir.
(7.2) Yetmiyor. Çünkü dostluk zor, düşmanlık kolay. Yapmak zor, yıkmak kolay. Bilinmeyen zor, bilinen kolay. Yeni sağ-popülizmler gayet net ve köşeli. İnsanların en kötü içgüdülerine, çabucak medeniyetsizleşebilmelerine, çok köklü ve çok âşinâ nefretlerine hitap ediyor.
Buradan gelelim, demokrasinin bu genel zaafı ortamında yükselen emperyalistlere. Devam edeceğim.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları








































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024