Yasemin ÇONGAR

* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Erkek ölür. Erkeğin sır kadını da ölür mecburen. Onu herkesten gizleyen ve herkesten gizlemek zorunda kaldığı erkek, on üç yıllık sırlarının orta yerinde, herhangi bir gün gibi görünen bir günün ortasında küt diye kendi sonuna yıkılıverince, on üç yıldır zaten “yok” olan, zaten hiç “olmamış” olan kadın ne yapsın?
Meşru bir şeydir ölüm. Hakkı helâl etmektir. Görünen nihayettir. Tek tanrılı inanç böyle buyurur. Ve kaç dulu kalırsa kalsın geride, ölen erkek sadece bir kadını dul bırakmış gibi yapar cemaat; tek eşli ahlâk böyle buyurur.
Görünen nihayetiyle birlikte artık ebedî meşruiyetine de kavuşurken erkek, onun gayrımeşru kadını, onun yasını bile gizlice tutmaya mahkûm olan “eksik” ve “öteki” kadını nasıl yaşasın? Canlı ceset misali, başka bir hayatın içine gömülür çaresiz. Hayatın imkânsız göründüğü yerde, hayata benzeyen soğuk bir boşluk bulur kendine; ıslak çuhadan bir kesenin içine düşer. Havasız, ışıksız bir yerde kaybolmak, ölmeden ölmek ister. Gayrımeşru bir ölüm!
Yazar bu cümlelerin hiçbirini kullanmamış ama böyle başlıyor roman.
Bir bilmecem var çocuklar…
İnsan, ona kendini zeki sanma fırsatı veren her şey gibi, biraz zorlanarak çözebildiği bilmeceleri de seviyor. Küçükken böyle bir bilmecem vardı benim. Çok severdim. Sonra herkes gibi ben de, kendini tescile muhtaç sayan bir zekânın zavallı kırılganlığını kavramaya başlayacak kadar büyüdüğümde, başka bir sebep buldum bilmeceyi sevmek için. O sebepten söz edeceğim, ama önce, çocukluğumun hiç de “siyaseten doğrucu” olmayan kelimeleriyle sorsam olur mu?
Diyelim ki, yamyamlar, dürüstler ve yalancılar diye ayrılan üç kabilenin yaşadığı bir diyardan kaçmak istiyorsunuz ve önünüze iki yol çıkıyor. Yollardan biri, sizi insanların insan yemediği bir yere vardıracak; diğer yolun sonunda ise güveçte yahni olmak var. Karşıdan iki yerli geliyor. Biri“dürüstler” kabilesinden, diğeri “yalancılar” kabilesinden; hangisinin hangi kabileden olduğunu ayırdedemiyorsunuz ama biliyorsunuz ki yalancılar kabilesine mensup yerli asla doğru söylemeyecek size; dürüstler kabilesine mensup yerli ise doğru sözden şaşmayacak. Yamyamlardan kurtulmak için tek yerliye, tek soru sorma hakkınız olsa, ne sorardınız?
Bildiniz elbette! Soruyu sorduğunuz yerliden kendisinin değil yanındakinin cevabını size söylemesini isteyeceksiniz, hepsi bu. “‘Yamyamların köyüne gitmeyen yol hangisi’ sorusunu diğer yerliye sorsam bana hangi yolu gösterirdi” diyeceksiniz mesela; o vakit, dürüst yerli, size yanındaki yalancının vereceği cevabı olduğu gibi aktarıp, ölümcül seçeneği işaret edecek. Yalancı yerli ise, dürüst yerlinin vereceği doğru cevabın tam tersini söyleyecek; yine yamyamların köyüne giden yolu gösterecek. Konuştuğunuz yerli hangi kabileden olursa olsun, doğru da söylese, yalan da, sonuç değişmeyecek yani; aldığınız cevap hep “yanlış” olacak ve siz bu cevaba uymadığınız, yerlinin işaret ettiği yoldan gitmediğiniz sürece kurtulacaksınız.
Oscar’dan ve Lucinda’dan sonra
1943’te Melbourne’un elli kilometre kadar batısındaki Bacchus Marsh kasabasında doğan, 1990’dan beri ise New York’ta yaşayan Avustralyalı romancı Peter Carey’nin 1988’de Booker ödülünü kazandıktan sonra filmi de yapılan Oscar and Lucinda (Oscar ile Lucinda) romanını okumuş muydunuz? Küçük çentiklerle oyulmuş dev bir heykel gibidir o roman. Sağlamlığını, aceleci bir üslubun kisvesinde gizleyen kısacık cümlelerle, kısa bölümler halinde yazılmıştır ve ilk anda herkese saçma, hatta düpedüz imkânsız gelen bir iddiayı hayata geçiren iki sevgilinin, on dokuzuncu asır Avustralyasında, hayalleriyle hakikat arasındaki mesafeyi inatla katetmelerini okurken, bir yandan da suç ve günah üzerine, iptilâ ve maraz üzerine, dinin iyileştiren ve yıkan gücü üzerine düşünürsünüz. Oscar ile Lucinda, camdan bir kilise inşa edecek, sonra onu katlayıp paketleyerek ormana, kiliseden de, dinden de, camdan da bîhaber yerlilerin yurduna nakledip, orada, yabanın ortasında yeniden ayakları üzerine dikeceklerdir. Bu mümkün müdür? Bu gerekli midir? Saydam kilisenin duvarları neyi gösterirken, neyi gizleyecektir yerlilerden? Kullarını kutsamak varken niye katleder Tanrı? Kilise, bir istila kuvveti midir aslında?
Carey’yi Oscar and Lucinda’dan beri okuyorum ben. Sormadan soran romanları sevdiğim için belki; uzak diyarlardan “yakın” haberler verdiği için ya da. Büyük bir fikri, ağır bir mermer parçası gibi sabırla, kelime kelime oyup eksilterek, içinden bol kavisli bir hikâye çıkaran yazarları seviyorum belki de; imkânsızı inşa etme azminin seyrini izlemeyi, bütünü mümkün kılanın ayrı ayrı her bir parça olduğunu hatırlamayı seviyorum. Carey’nin yeni kitabı The Chemistry of Tears (Gözyaşlarının Kimyası), içinde bütün bunları ve daha fazlasını yapabileceğiniz bir roman.
Kurulup tıkır tıkır işleyen şeyler…
Kırklı yaşlardaki Catherine Gehrig adlı güzel bir kadının, yirmi yıldır iş arkadaşı, on üç yıldır “gizli”sevgilisi ve bütün bu yıllar zarfında başka bir kadının kocası olan Matthew Tindall’ın âni ölümünü işyerinde ve herkesten sonra işitmesiyle başlıyor hikâye. Sırlarıyla birlikte gidiyor Matthew ve sırlarıyla başbaşa kalan Catherine nasıl yaşayacağını bilmiyor pek. Zihnini, çok geçmeden romanın ana izleğine dönüşecek olan ziyadesiyle meşakkatli uğraşa henüz tam anlamıyla vakfetmediği ve uzuvlarının, benim “ıslak çuhadan bir kese” dediğim yeryüzü mezarında bir türlü sakin duramadığı bir anda, cenaze törenine katılabilecek kadar “meşru” da, “sahtekâr” da olamadığı için başka bir zamana ertelediği veda ziyaretine niyetlenip, vazgeçiyor: “Kırk dakika yürüyüp onu ziyarete gidebilirdim ama taze toprağı görmek istemedim. Üzerinde ot bitince gitmeye karar verdim. Ve ona sırtımı dönüp, Notting Hill Gate’e doğru yürüdüm. Matthew, dedim, affet beni. Sen beni asla böyle yalnız bırakmazdın. Ama tabii yaptığın şey tam da bu işte.”
Yalnızlığımızı dayanılır kılmak için yaptığımız işlerin, girdiğimiz çevrelerin, dokunduğumuz insanların son tahlilde panzehirden ziyade turnusol işlevi gördüğüne inanırım ben. Oyalanarak “iyileşmez”yalnızlık, ama her yeni uğraşla, her yeni ilişkiyle yeni bir kimyasal tepkimeye girmişçesine kendi içinde ayrışır sanki; dokusundaki asitle baz, öfkeyle arzu, özlemle gurur açığa çıkar; yalnızlığımız rengini biraz da etrafımızdaki kalabalıktan alır.
Catherine’inki asitli değil, bazik bir yalnızlık diye düşündüm okurken; acı bir tat bırakan, mavi bir yalnızlık. Size onun turnusolunu anlatacağım. Matthew’la arasındaki ilişkiyi bilen tek kişi olduğunu sonradan öğrendiği patronu ve Matthew’ın arkadaşı Eric Croft, cenaze gününden itibaren çok özel bir projede çalışması için ayrı bir ofise gönderiyor Catherine’i ve ona sandıklar dolusu belge veriyor. Catherine bir “horolog”; “saatçi” yani! Londra’da Swinburne Müzesi’nde çalışıyor. Görevi, kurulan ve kurulu olduğu müddetçe tıkır tıkır işlemesi gereken her şeyi restore etmek. Aslında, Catherine’e bir“otomaton ustası” demeli ve bunu, automaton kelimesinin Türkçedeki karşılığı olduğu öne sürülen “özdevinir” ucubesini daha yazdığım anda hafızamdan silerek yapmalıyım. Kendi kendine çalışan her türlü çarklı mekanizmayı ve onların içindeki incesiyle kalınıyla bütün zemberekleri, balans yaylarını, eşapman çarklarını, kurma pinyonlarını iyi biliyor Catherine. Guguklu saatlerin, havlayan plastik köpeklerin, gözlerini kırpıştırarak ağlayıp gülen taşbebeklerin, hâsılı, on yedinci asır Fransasında doğup, on dokuzuncu asrın sonunda Orta Avrupa’da altın çağını yaşayan bilumum mekanik oyuncağın “ciğerini” biliyor. Bilgisayar çağı öncesinin erken “robotik” yaratıklarının yirmi birinci asırdaki hâmilerinden o. Ama otomatonları safça sevdiği söylenemez; hisleri biraz karışık:“Gerçekten de başarılı bir otomatonu izlemiş olan, onun canlıya benzeyen tekinsiz hareketlerini görmüş olan, onun mekanik gözleriyle karşılaşmış olan herkes, her beşerî hayvan o çok özel korkuyu, canlı olan şeyle doğurulması imkânsız olan şeyin birbirine karışmasını hatırlayacaktır. Descartes, hayvanların birer otomaton olduklarını söylemişti. Onu, aynı şeyin insanlar için de geçerli olduğunu söylemekten alıkoyanın işkence korkusu olduğundan hiç kuşku duymadım.”
İki ayrı çağ, iki ayrı ruh, bir ortak çaba
Catherine’e gizli mateminde eşlik eden görev, romanın şimdiki zamanından (Matthew, 21 Nisan 2010’da ölüyor) tam yüz elli altı yıl önce, özel çizimlere uyularak Karlsruhe’de yaptırılmış bir otomatonun yeniden monte edilip, hayata döndürülmesini kapsıyor. Patronunun Catherine’e verdiği sandıklarda, yüzlerce çubuk, halka, zemberek, yay vesaireyle birlikte, Henry Brandling adlı zengin bir İngilizin 1854’te, “bir fabrikanın testere ağzına benzeyen çatısı kadar düzgün” elyazısıyla, sayfalarda hiç boşluk bırakmadan doldurduğu tam on bir defter var. Bu defterler, Brandling’in Alman ustalara yaptırdığı otomatonun çizimlerini kapsıyor ve projenin inişli çıkışlı ilerleyişinin yanı sıra, bir çocuğun hastalığı çevresinde yaşanan bir aile dramını, bütün ümidini bu otomatona bağlamış, ne yapacağını bilmez bir babanın gözünden anlatıyor. Carey, birbirini izleyen bölümler halinde, Catherine’in hiç ıssızlaşmayan ama Matthew’ın hatırasıyla “yapayalnız” iç monologlarıyla Henry’nin bir buçuk asır önce kâğıda döktüğü “ıssızlığı,” iki ayrı birinci tekil şahıstan okutuyor bize. Derken, Catherine ve Henry’nin ayrı bölümlerinin arasına “Catherine ve Henry” başlıklı ortak bölümler giriyor; “buluş” olarak nitelendirilemeyecek kadar eski bir edebî buluş bu, ama Carey, Catherine’in Henry’nin defterlerini okuyup, ona tepki verdiği ortak bölümlerde, “dul” kadına kendinden üçüncü şahısta söz ettirecek kadar dışarıdan bir bakış da kazandırarak, anlatımını yer yer “çoğul” kılabiliyor.
Böyle anlarda, iki ayrı ruh, iki ayrı yeryüzü mezarı bir ortak projeyle dirilmeye çalışıyorlar adeta ve Catherine, Henry’nin yardımıyla belki de ilk kez yalnızlığın Matthew’un ölümünün bir sonucu olduğu kadar, onunla ilişkisinin de bir parçası olduğunu kavrıyor. Henry ile ayrı devirlerde yeniden yarattıkları otomatonun şiarı olan Illud aspicis non vides (Baktığın şeyi göremezsin) cümlesinde bir sırrı çözüyor Catherine: “Yıllar yıllar boyu, bir çift olmanın tembel kibirli mutlu dünyasında yaşamıştım; mahrem bir dilin ve dışındaki herkese karşı tatlı hoşgörüsüzlüklerimizin öyle lezzetli kıldığı bir dünyaydı ki bu… Illud aspicis non vides. Gizli bir metres olduğum bütün o yıllarda, tek başına olmayı sevdiğime inandırmıştım kendimi; yalnızlığın ağır taşını böyle gırtlağımda hissetmemiştim hiç.”
Henry hayatı, hikâyesi, en önemlisi de romana kattığı sesle Catherine’ı sınıyor bir bakıma; onun yalnızlığının turnusolu oluyor, rengini veriyor.
Yalanların ve makinelerin kadrini bilerek
Carey’nin 1985’te yayımlanan Illywhacker romanını okumadım ama The Chemistry of Tears’la birlikte yazarın eski söyleşilerini de karıştırırken, 2006 yazında The Paris Review dergisineIllywhacker’ın başlangıç bölümü için yaratıp, romanın zamanı ilerledikçe bir aşamada öldürmesi gerekirken, kıyamayıp yüz otuz küsur yaşlarında gayet zinde bir şahsiyet olarak ortalıkta dolaştırmayı sürdürdüğü kahramanı Herbert Badgery ile ilgili şu sözleri dikkatimi çekti:
“Yalan söyleyen bir birinci şahıs anlatıcı bana hem birinci şahsın mahremiyetini kullanma olanağı verdi hem de yalancı olduğu –size her şeyi söyleyebileceği– için, onda üçüncü şahsı kullanabildim... Birinci şahsın enerjisinin kazandırdığı müthiş bir şey vardı. Üçüncü şahsın ve onun sağladığı tanrısal bakışla aklın da değerli bir yönü vardı. Badgery sayesinde ikisine de sahip olabilmiştim.”
Carey’nin, Catherine’le Henry’yi buluşturan bölümlerde yaptığı da biraz bu aslında. Henry’nin Catherine’e “tanrısal bir bakış” kazandırmasına izin veriyor; bir yandan da otomatonların kitaba hâkim ve “yalancı” varlığı sayesinde, insanın mekaniği üzerine düşündürüyor sizi; “tanrısal bakışla” ya da belki “Kartezyen bakışla,” insanın, kurulduktan sonra en azından bir süre kendisinden beklenenleri tıkır tıkır yapan bir otomatondan ne farkı olduğunu soruyorsunuz. Muhtemel cevaplardan birini Catherine’in patronu veriyor: “Duygulanmanın neden olduğu gözyaşları, gözlerimizi nemli tutmak için ürettiğimiz gözyaşlarından kimyasal olarak farklıdır.”
Hayır; böyle “ıslak” bir cümleyle bitirmeyeceğim. Carey’nin romanı, “ruh sahibi” olmanın bizi ne kadar farklı kıldığı üzerine fuşya rengi hislerle doldurmadı zira beni. Aksine, o bilmeceyi niye sevdiğimi hatırlattı. Ötekinin bakışını hesaba katmayan bir soruyla, doğru yolu bulmak mümkün değildi. İyi bir yazar, tıpkı üç yerli kabile arasından sıyrılmaya çalışan o yabancı gibiydi. Kurduğu sahte hayatlar üzerinden hakikate yol döşerken, yalanların kadrini mutlaka biliyordu.
Sahi, size romanın asıl kahramanının, yani Henry ile Catherine’in otomatonunun “kim” olduğunu söylemedim değil mi? Gümüş bir kuğu o; yediklerini dışkıya dönüştürebilen bir makine; restore edilmiş“gerçek” bir kuş. Durham’daki Bowes Müzesi’nde hâlâ her gün görücüye çıkıyor.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
















































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
5.12.2013
24.09.2013
27.07.2013
29.05.2013
1.04.2013
8.12.2012
1.12.2012
17.11.2012
10.11.2012
3.11.2012