Münir AKTOLGA
POZİTİVİZM HANGİ TARİHSEL DÖNEMİN ÜRÜNÜDÜR, NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKMIŞTIR..
“Pozitivist sosyolojinin kurucu babası Auguste Comte’dur. Comte, 1798 yılında, yani Fransız Devriminden dokuz sene sonra dünyaya gelir. Düşünceleri, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin şekillendirdiği bir dünyada olgunlaşır. Sosyolojisinin temelinde de sanayi toplumunun etkileri ve Fransız Devrimi sonrası süreçte Fransa’nın içine düştüğü katastrofi ile mücadele çabası yatar. Comte’un pozitivizmi böylesi bir ortamda istikrarın ve toplumun yeniden inşasının bilimidir”[1].
Demek ki pozitivizm, Fransız Devriminin-Sanayi Devrimi’nin şekillendirdiği bir dünyada, devrim sonrası süreçte ortaya çıkan sınıf mücadelesine karşı istikrarın ve toplumun yeniden inşasının bilimi olarak ortaya çıkıyor. Ne demek bu?
Burjuvazi, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün emekçi sınıfları peşine takıp devrimi zafere ulaştırarak feodalizme karşı kapitalizmin zaferini ilan ediyordu; ama sonra bir de baktı ki, işler hiç de öyle daha önceden tasarladığı gibi değildi!. Tam artık iktidarı aldık falan derken, bir de ne görsün, devrimi birlikte yaptıkları o yol arkadaşları da söz hakkı istemeye başlamışlardı!. Ortaya çıkan yeni sistem içinde yeni tipten bir sınıf mücadelesi başlıyordu. Bir yanında burjuvazinin, diğer yanında ise, başta işçi sınıfının bulunduğu yeni tipten bir mücadeleydi bu. Buna bir de tabi, bozulan eski dengenin-sistemin neden olduğu kaos ortamını ekleyin! İşte, pozitivizm-burjuva pozitivizmi- tam bu ortamda şekilleniyor. Amaç ise, toplum mühendisliği yoluyla sınıf mücadelesini engelleyerek bozulan dengeyi yeniden kurmak! Hani demokrasiymiş, eşitlikmiş falan, onlar daha ileri aşamaların işiydi! Toplum henüz daha bunu kaldıracak olgunluğa erişmemişti! Kuvvete karşı kuvvetti o an için belirleyici olan! Güçlü olan ise, devlet erkini ele geçiren, egemen sınıf durumuna yükselen burjuvaziydi.
Kaostan, devrim sonrasında ortaya çıkan sınıf mücadelelerini engellemekten, bozulan dengeyi yeniden inşa etme çabasından bahsettik. Peki nasıl olacaktı bu iş? İşte, toplumsal düzeyde “sistem kontrol bilimi” olarak gelişen pozitivizm bu derde deva olarak ortaya çıkıyordu. Ortada bir mücadele vardı, bu mücadelede ipleri elinde tutan sınıfın-burjuvazinin- diğerini, yani işçi sınıfını kontrol altına alabilmesi için, herşeyden önce, girdiyi (yani kendi davranışlarını) kontrol altına alması gerekiyordu. İşte, pozitivizmi tarih sahnesine çıkaran ortam budur. O, burjuvazinin, bu kontrol işini yaparken oluşan-gelişen duygusal alt kimliğinin ideolojik-bilimsel-felsefi zeminidir. Daha başka bir deyişle, burjuvazinin ergenlik döneminin dünya görüşüdür! Olayı, ata binmiş jokey örneğiyle açıklamaya çalışırsak da, dizginleriyle birlikte, jokeyin aklını-zekâsını da ele geçirerek kullanan atın “kendinde şey” bir güç haline gelerek (kendini öyle sanarak) hayat yollarında dörtnala koşması çılgınlığıdır.
“AYDINLANMA” MI DEDİNİZ!..
Peki o zaman, “Aydınlanma nedir?[2] Immanuel Kant’ın sorusu buydu ve o, Aydınlanma’nın ‘insanın ergin olmayış’ durumundan çıkması (yani ergin hale gelmesi), aklın yol göstericiliğine başvurması anlamına geldiğini bildiriyordu (Yani) Aydınlanma ‘Akıl Çağı’ydı, evet ama hangi akıl? Edgar Morin’in Aşk, Şiir, Bilgelik isimli kitabında ‘bilgelik’ bağlamında ‘rasyonalite’ ve ‘rasyonalizasyon’ kavramlarına getirdiği açıklamalar bu konu için önemli. Morin, bu iki kavramı biribirinden ayırarak işe başlıyor. ‘Rasyonalite’, söylemle söylemin objesi arasındaki upuygunluğu araştırır ve bu upuygunluğu doğrular. Morin örnek vermiyor; ama biz söylemle, söylemin objesi arasındaki upuygunluğun empirik bir olgu olduğunu ortaya koyabiliriz. Mesela, ‘dışarda yağmur yağıyor’ (söylem) ile dışarda gerçekten yağmur yağıyor olması (söylemin objesi) arasında bir uygunluk olmalıdır. Bu upuygunluğu da gözlemle (empirik olarak) araştırır ve doğrularız. ‘Rasyonalizasyon’ ise, belki de Freud’un tanımıyla, bir tür ‘deliliktir’: Deneysel (empirik) ya da gerçek dünyada olup bitenlerle ilişkilendirilerek değil ama kurucularının kutsallaştırılmış sözü ile ilişkilendirilerek doğrulamadır. Kuşkusuz, bu iki kavramın akıl (raison) ile ilişkisi var. Morin, Aydınlanma’nın ‘akıl’ kavramını son derece belirsiz bir tarzda sunduğu kanısındadır: Bir yanda eleştirel (kritik), kuşkucu bir rasyonalite (mesela Voltaire’in, Diderot’nun ‘akıl’ kavramı); öte yandaysa, Robespierre’in kültleştirdiği, neredeyse dogmalaştırdığı bir ‘Tanrıça Akıl’a dayalı rasyonalizasyon! İkincisine, yani Robespierre’in dile getirdiği türden ‘akıl’a ben ‘Jakoben akıl’ diyorum”.
Bir yanda, dinle-kiliseyle içiçe geçmiş bir feodalizm. Feodal statükonun, zihinsel olarak dinle-tanrısal bir metafizikle kutsayarak oluşturduğu duygusal anlamda statik bir kimlik oluşturma zemini, diğer yanda ise, gelişen kapitalizmin yarattığı, aklı öne çıkaran başka bir zemin-insanın bilişsel bilgi edinme sürecini vurgulayan bir zemin. Bu anlamda, kapitalizmin zaferi, feodal statükoyu temsil eden Kilisenin ve dinsel metafiziğin karşısında aklı-rasyonaliteyi temsil eden bilişsel bilgi edinme sürecinin zaferiydi. Herşeyi sorgulayan, herşeyden kuşkulanan, olayları ve süreçleri “bu böyledir”, ya da, “ustalar böyle diyorlar, demek ki böyleymiş” diyerek geçiştirmeden, “neden öyle”, “nasıl öyle oluyor”, “acaba öyle mi” diyerek aklın-bilişsel bilgi üretme sürecinin-miheng taşına vurarak anlamaya, kavramaya çalışan bir dünya görüşünün zaferiydi. İşte, sadece bir Diderot’u, Voltaire’i ve Newton’u değil, bütün diğer Aydınlanma ürünü o bilimleri yaratan, bundan-aklın öne çıktığı bu sorgulamacı, araş-tırmacı zihniyetten- başka birşey değildir. Kapitalizmin ve burjuvazinin ortaya çıkışı-doğuşu bu nedenle ilerici, üretici güçleri geliştirici bir süreç olarak tarihe geçmiştir.
Ama bu durum uzun sürmez, bir süre sonra, dinsel metafiziğe karşı aklı-mantığı öne çıkararak gelişen bu sürecin taşlaşmaya başladığını görürüz. Akıl, mantık, bilişsel bilgi üretimi falan derken, bir de bakarız ki, bu kavramlar yerlerini “kutsallaşmış metafizik bir bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmışlar!. Akıl (yani, çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek bunlardan bilişsel bilgiler üretme mekanizması) bir kere daha, yerini, “bizim dışımızdaki objektif-mutlak gerçekliğe” ait “objektif-mutlak anlamda varolan bilgileri bilincimize yansıtarak”-yani, bizden bağımsız olarak zaten varolan bilgileri ezberleyerek- onlara sahip olma anlamına gelen metafizik bir “bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmaktadır. Rasyonalitenin yerini rasyonalizme bıraktığı, bilimin, sahip olunması gereken ideolojik bir mürşit haline getirildiği[3], dinsel metafiziğin yerini, adına bilim denilen başka bir metafiziğe bıraktığı başka bir süreçtir bu.
Evet soruyorum gene, nedir bu işin diyalektiği, aklın yerine ideolojiyi koymanın, bilişsel bilgi üretme sürecini bilgiyi Tanrısallaştırarak katletmenin diyalektiği nedir? Nasıl başarmıştır insanlar bu zor işi!..
Bakın bu konuda daha önceki bir çalışmada neler yazmışız:[4]
Duygusal reaksiyonlar” düzeyinden bilişsel bilgi üretme düzeyine nasıl geçiliyor:
Bilişsel anlamda bilgi üretimi sürecinde, o an’a kadar doğanın karşısında edilgen-“reaksiyoner” durumda olan organizmanın, artık bu pasif konumunu bırakarak, belirleyici, aktif unsur haline geldiğini görüyoruz.[5] Plan yapan ve problem çözen aktif bir unsurdur artık organizma. Sistemin aktif, dominant (baskın-belirleyici) unsuru olarak nesneyle etkileşir, onu değiştirir (processing) ve ürün adını verdiğimiz bir sentezin oluşmasına yol açar. Bu ürün, bilgi olarak önce beyinde oluşur. Çünkü, etkileşme önce beyinde gerçekleşir. Sonra da, organizma bu bilgiyi motor sistemi (organlar ve onlar tarafından kullanılan üretim araçları) aracılığıyla işleyerek maddi bir gerçeklik haline getirir.
Peki, nasıl gerçekleşiyor bu süreç (bilgi üretimi süreci)? Duygusal deneyim-reaksiyonlar zemini olmadan, bir üst katta gerçekleşen bilgi üretimi olabilir mi? Hayır olamaz! Bilgi üretimi mekanizmasının harekete geçebilmesi için, önce, çevreden gelen etkiye karşı “duygusal reaksiyon” adını verdiğimiz, organizmayı temsil eden nöronal bir reaksiyon modelinin ortaya çıkması-oluşması gerekiyor (nefsin-benliğin oluşumu). Önce bu zemin, bu esas var oluş biçimi gerçekleşecek ki, ancak ondan sonra, var olan bir şeyin (organizmayı temsil eden bir zeminin) bilgi üretmek için nesneyle çalışmabelleğinde (Workingmemory-Arbeitsgedächtnis) ikinci kez etkileşmesi söz konusu olabilsin[6]. Yani, duygusal benlik (nefs-self) olmadan, oluşmadan, bilgi üretimi süreci (cognitive processing) de olmaz. Bilgi üretimi süreci, bir binanın ikinci katı gibidir. Duygusal benlik ise, binanın temelini ve birinci katını oluşturur”. Duygusal benlik-nefs-self-, dışardan gelen etkiye-girdiye- karşı organizmanın tepkisi-reaksiyonu- olarak tek yanlıdır. Bu durumda bir,dışardan gelen etkinin kaynağı olan nesne (ya da olay) vardır ortada, bir de, buna karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan ve organizmal varlığı temsil eden nöronal etkinlik (nefs). Yani “o” ve “ben”! Dünya bu iki unsurdan oluşmaktadır![7] Böyle bir ortamda “ben”, kaçınılmaz olarak, “dünyaya” kendi varlığını temel alan bir koordinat sisteminden bakacağı için, sübjektif olarak, kendisini, varlığı “kendinde şey” olan “mutlak bir gerçeklik” olarak görecektir. Varlığının bir sonuç olduğunu, yani, dışardan gelen etkilere-girdiye göre izafi olarak oluştuğunu, çevrenin etkilerine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıktığını anlayamaz nefs. Anlayamaz, çünkü anlamak dediğimiz şey olayları ve süreçleri belirli bir koordinat sisteminin değerlerine göre ele alabilmektir. Bu durumda tek bir koordinat sistemi vardır ortada ve o da “ben”i temel alarak bu “ben”le birlikte gerçekleşmektedir.
Bilişsel benlik ise bambaşkadır. O, ancak üretim süreciyle birlikte, onun içinde ortaya çıkar. Ürün, organizma nesne etkileşmesinin bir sonucu-sentez- olduğu için, üretim süreci, nefsin ve nesnenin yanı sıra üçüncü bir koordinat sisteminin daha orta
ya çıkmasına neden olur. İşte bilişsel benlik, bu sürece ürünü temel alan bu üçüncü koordinat sisteminden bakabilen benliktir (insan, üretirken kendini-kendi kimliğini de yeniden üretir). O (yani bilişsel benlik), kendi içimizde oturan insana ilişkin “biliminsanı” kimliğidir! Evet aynen böyle! Bu haliyle insan, olaylara ve süreçlere objektif olarak bakarak, onları “biliminsanı” gibi görebilen bir varlıktır. Çünkü, insanla ve onun içinde bulunduğu üretim faaliyetiyle birlikte kendi bilincine varan aslında doğadır. Bu durumda insan, “biliminsanı”-“bir bilen”, bilmeyle yükümlü instanz- oluyor. İşte, insanı insan yapan, onu kendi içindeki hayvandan ayıran yan da onun bu “bir bilen”-“biliminsanı” yanıdır zaten!
Şöyle özetleyelim: Feodal sistemin içinde onun diyalektik anlamda inkârı olarak doğan ve gelişen kapitalist toplum (burjuvaları ve işçileriyle) toplumsal bir üründür. O, eskinin kabuklarını kırıpta kendi ayaklarının üzerine basar hale gelene kadar kendi içinde bir bütün olduğundan, sistemin içinde bulunan bütün sınıf ve tabakalar için kimlik oluşturma sürecinin tek referans noktası yeni doğmakta olan sistemin merkezinde bulunan sıfır noktasıdır. Yani, doğum gerçekleşipte sistem kendi ayaklarının üzerinde yürür hale gelene kadar burjuvazi ve işçi sınıfı için kimlik oluşturma sürecinde koordinat sistemi merkezinin oturduğu yer bir bütün olarak yeni sistemin merkezidir. Bu yüzden de o ana kadar bu iki sınıf arasındaki mücadele-sınıf mücadelesi-öne çıkmaz. Çünkü, o anın sorunu eskiyle yeni arasındaki mücadele (feodal sistemle kapitalizm arasındaki mücadele) olduğundan, yeni olanın kendi içindeki mücadeleler ikinci planda kalır.
Ne zaman ki doğum gerçekleşir ve sistem artık kendi ayaklarının üzerinde durmaya başlar, o andan itibaren artık sistemi meydana getiren unsurlar arasındaki ayrışma-farklılaşma da öne çıkacak, sınıf mücadelesi denilen yeni bir süreç başlayacaktır. Bu süreç, burjuvazinin ve işçi sınıfının (bunların her ikisinin de), toplumsal anlamda içine girdikleri kendine özgü bir ergenlik döneminden başka birşey değildir. İşte, Marksist klasiklerde, işçi sınıfının “kendiliğinden bir sınıf” olmaktan çıkarak “kendisi için sınıf” haline gelmesi olarak tanımlanan sürecin esası budur. Bu durumda artık her iki sınıf da kendisini kendi nefsiyle-selbst-“objektif mutlak bir gerçeklik” olarak görmeye başlayacak, her ikisi için de felsefi, ideolojik ve de “bilimsel” anlamda pozitivizme giden yollar döşenmiş olacaktır.
Bu andan itibarenAydınlanma söylemi, giderek, Voltaire’nin, Diderot’un öngördüğü rasyonalite hedeflerinden sapmış; Robespierre’in tanrısallaştırılmış akıl’ı Aydınlanma söylemine hakim olmuştur. Kültleştirilmiş, kutsanmış ve tek yol gösterici tayin edilmiş olan akıl, “insana kılavuzluk eden” insanın kendi dışında-kendinde şey bir bilimle özdeş hale gelmiştir. İşte, bizimkilerin de bir hap gibi yuttukları o ideolojinin-virüsün- oluşum macerası budur, bundan ibarettir!
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü hala duvarlarda yazılı duruyor ülkemizde! Ama, ne kadar ilginç değil mi, hiçte bize ters gelmedi bu şimdiye kadar! Ne olacak ki diye düşünmüş olmalıyız, “herşeyi bilime göre değerlendirin, size yol gösteren sadece o olsun diyor atamız, bunda karşı çıkılacak ne var ki”! Hem sonra, ilkokuldan üniversiteye kadar bütün o okul-öğrenme hayatımız boyunca hep böyle düşünmeye alıştırılmadık mı! Bilim dediğin şey, ansiklopedik bilgilerin hap gibi yutulduğu, ezberlendiği bilgi kalıplarından-şablomlardan ibaret değil miydi!. Bunları kafana yerleştirdin mi bir kere, artık ondan sonra kafandaki bu “bilgiler” sana yol gösteren, seni aydınlatan, ortaya çıkan her problemi çözmede sana yardımcı olan bir “mürşit” haline gelecekti.
Söyler misiniz bana, bu “bilim” ve insan tarifiyle bir compüter, ya da robot arasında ne fark vardır? Bir robota da yüklersin o “bilgileri” program olarak ve o da bu “bilgilere”-“bilime” göre bulur kendi yolunu! Bu mudur yani şimdi öğrenmek, bu mudur bilgi üretmek ve bilimsel anlamda bilgilere sahip olmak? Ya, okullarda bize aktarılan o “bilgiler”, okuduğumuz kitaplardan “öğrendiğimiz” bütün o “bilgiler” onlar ne olacak mı diyorsunuz? Onların hiçbiri bilgi değildir bu aşamada! Bu aşamada bunlar hep informasyonlardır. Başkalarının ürettiği bilgileri aldığın an bunlar senin için sadece birer informasyondur. Ancak sen onları kendi kafanda, aklını (yani informasyon işleme mekanizmanı) kullanarak değerlendirdiğin zaman bunlar bilgiler haline dönüşürler. Yoksa bilgi denilen şey öyle hap gibi alınarak yutulmaz. Bu şekilde kayıt altına alınan-ya da ezberlenilen şeylere bilgi denilemez. Bunlar hep bilginin hammaddesi olan informasyonlardır o halleriyle.
FARKLILAŞMA VE SINIF MÜCADELESİ
Sınıf mücadelesiyle birlikte, kollektif bilişsel akıl yerini ortaya çıkan farklı duygusal kimliklere-akıllara bırakmaya başlayınca, tek olan hakikat-gerçeklik anlayışı da yerini farklı hakikatlere bırakır. Burjuvazinin penceresinden (onun içinde bulunduğu koordinat sisteminden) bakınca görünen-anlaşılan hakikatle işçi sınıfının dünya görüşünün anlattığı hakikat aynı değildir artık. Ama bütün bunların doğal olduğu, toplumsal gelişme sürecinin diyalektiğine uygun olduğu anlaşılamaz bu aşamada. Olaylara ve süreçlere kendi pencerelerinden bakmaya başlayan sınıflar, farklı sonuçlara vardıkları için herbiri kendi ideolojisine göre hayatı düzenlemeye, diğerini de buna uygun hale getirmeye çalışır. Burjuvazi için önemli olan bozulan dengeyi yeniden inşa etmektir; ki, bunun da yolunun “sınıf mücadelesini yok ederek” kaosa son vermekten geçtiğini düşünecektir onlar.
“Amaç, boyun eğdirme yoluyla uysal insanlar yetiştirmektir: İtaatkâr, boyun eğmiş insanlar! Foucault, Aydınlanma’nın sözüm ona özgürleştirici yaklaşımının nasıl bir iç karartıcı ütopyaya dönüştüğünü şöyle anlatır: ‘(Aydınlanma) insanlar üzerinde iktidar uygulamanın genel bir reçetesini, (..) bedenlere, düşüncelerin denetimi yoluyla boyun eğdirilmesini sunar’. İnsan yaşamı ile bedeninin en ufak ayrıntılara kadar denetlenmesi!..”
“Mükemmel bir toplum inşa etme, Aydınlanmanın hayali idi. Ama Foucault, Aydınlanma çağında askeri bir toplum hayalinin de söz konusu olduğunu bildirir bize. Bu hayalin temel kaynağı, Foucault’ya göre, doğal durum değil, bir makinenin titizlikle kurulmuş çark dişlileri metaforuyla dile getirilmiş olan disiplin durumudur. ‘Askeri toplum hayali’nin temelinde, Rousseau’nun toplumsal sözleşmesi değil, ‘sürekli baskılar’ yatmaktadır. Özetle Aydınlanma, uysal bir tebaadan oluşan disiplinli bir toplum inşa etme idealiyle sonuçlanır. Belki de, Aydınlanma’nın gerçek ‘akıl’ı Voltaire ya da Diderot’nunki değil de Robespierre’in ‘Jakoben akıl’ıdır. Çünkü Foucault’un deyişiyle ‘askeri bir toplum hayali’, aklın dogmalaştırıldığı ve tastamam bu nedenle, yani dogmalaştırıldığı için, o dogmaları dayatan gözetleyici, cezalandırıcı, baskıcı ve disipline edici bir projeyle mümkün olabilir. Bunun da adı, düpedüz, evet düpedüz, totalitarizmdir! Yanlış değil: Aydınlanma’nın Jakoben bir totalitarizm ürettiği çok görülmüştür..”[8]
“Bilinen bir gerçek: Modernite projesi, temelde, rasyonelleşme ve farklılaşmaya dayanır. Farklılaşma, yani yaşam alanlarının ayrışması: Dinsel alan seküler alandan, kamusal alan özel alandan, aile akrabalık gruplarından, sivil toplum politik toplumdan (devlet) ayrılır. Rasyonalite ise, farklılaşmış yaşam alanlarından kurulan dünyayı düzenli, akla uygun ve güvenilir kılacak mekanizmaları sağlar. Kısaca farklılaşma ve rasyonelleşme, modernite bağlamında birbirini bütünleyen süreçlerdir. Farklılaşmışlık, modern toplumun ‘olmazsa olmaz’koşulu. Yaşam alanları birbirinden ayrılıp özerkleşmiş toplumlar ‘modern’ sayılabiliyorlar ancak. Sivil toplumun Batı’daki oluşum sürecine bakalım mesela. Avrupa’da 13.yy’dan sonra ticaret burjuvazisinin kent yönetimlerine el koymaları, özerk yapıların ortaya çıkmasına yol açıyor. Şerif Mardin Din ve İdeoloji’de, Pazar mekanizmasıyla birlikte Avrupa’da yeni bir toplum kümeleşmesinin görüldüğünü, Hegel’in de üzerinde durduğu gibi ‘insanların çıkarlarını devlet dışında elde etmek üzere’ meşru örgütlenme biçimlerine gittiklerinde, modern Batı Avrupa medeniyetinin asıl karakterinin belirdiğini anlatır ve ‘özerk yetkileri olan bu tüzel kuruluşların’, yani kent yönetimlerinin, ‘sivil toplumun tabanını’ meydana getirdiğini söyler. Görülüyor: Modernite projesinde ilk farklılaşma, sivil toplumun politik toplumdan ayrışıp özerkleşmesiyle gerçekleşiyor. Sivil toplum, erken modernizm döneminde burjuva sınıfının hakimiyetinin temelini oluşturmaktadır ve bu son derece önemlidir. Önemlidir diyorum, çünkü Habermas’ın Legitimation Crisis’de belirttiği gibi, burjuvazi bu yolla hakimiyetini, kendi ‘hakikati’ üzerine inşa etmek olanağını bulmuştur. Farklılaşma, sivil toplum örneğinden de anlaşılıyor ki, hakikatin de farklılaşması demektir. Farklılaşan ve elbette özerkleşen her yaşam alanı, var oluşunu, salt kendine ait olan hakikatle, kendi hakikati ile meşrulaştırmaktadır.”[9]
DEVAM EDECEK
" SADECE BURJUVA POZİTİVİZMİ YOKTUR, BİR DE İŞÇİ SINIFI POZİTİVİZMİ VARDIR..
Pozitivizmi, toplumsal düzeyde sistem kontrol bilimi, buna bağlı olarak da toplum mühendisliği olarak tanımlamıştık: Nasıl ki, doğal sistemleri harekete geçiren yasaları-doğa yasalarını-bilerek-bu bilgilere dayanarak-doğada yer alan nesneleri ve süreçleri değiştirme, onları kontrol altına alma olanağını buluyorsak, aynı şekilde, toplumsal gelişmeye yön veren yasaları-toplumsal yasaları bilerek toplumları-toplumsal gelişme süreçlerini de kontrol altına alabiliriz, onlara istediğimiz şekilleri verebiliriz inancıdır-dünya görüşüdür- bu."
[1]Mehmet Ertan, Dipnot Dergisi sayı 3, 2010
[2]“Alafrangalığın Tarihi”, Hilmi Yavuz, Timaş Yay. S.11
[3]“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” anlayışının altında yatan budur işte!.
[4]Kimlik Sorununu Tartışıyoruz, www.aktolga.de Makaleler. Ayrıca bu konuyu 2. ve 6. Çalışmalarda da ele almıştık.
[5]Sınıflı toplum insanı, mekanik-materyalist-pozitivist bakış açısıyla, bunu, “insanın doğa üzerindeki egemenliği” olarak yorumluyor! Bu “egemenlik” de tabi, “zıtların biribirine dönüşümü ilkesine” göre, pratikte doğayı yok etmek anlamına geliyor! Sonra da bunu, insanın doğaya karşı zaferi olarak ilan ediyorlar! Hani, HH“işçi sınıfı devrimcileri”, “burjuvaziyi yok ederek devrim yapmışlardı”ya bir zamanlar! Bu mantığa göre, burjuvazi de doğayı yok ederek “devrim” yapıyor şimdi!
[6]Bu “ikinci etkileşme” konusunu sitede yer alan 2. ve 6. Çalısmalarda ele almıştık..
[7]İşte pozitivist dünya görüşü bu “objektif maddi gerçeklikler” zeminine oturur. Bir “ben” vardır ortada, bir de bunun dışında objektif mutlak gerçeklik olarak obje-nesne. Herşey bu felsefi zemin üzerine orurur. Yabancı gelmiyor bu bakış açısı değil mi! Bu konuya daha sonra döneceğiz.
[8]Hilmi Yavuz, a.g.e s.15
[9]a.g.e. s.40
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları



























































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023