Ceren KENAR
Dedemin Sandığı
5.02.2015
3037
İnsanlar mahallelerini kendileri seçerler.
Kendi tarihlerini, hafızalarını, aidiyetlerini son derece seçici bir şekilde, değişen zamanlarda, farklılaşan ihtiyaçlara göre yeniden, yeniden kurarlar.
İnsan bir mahalle içine doğmaz aslında. Birçok mahalle ile temas eder büyürken, yaşarken, birçok farklı mahallenin kenarından geçer.
Tıpkı benim geçtiğim gibi.
Şimdi müsaade ederseniz, bugüne kadar yazım tarzımdan farklı bir şekilde, bugüne kadar alışık olduğunuz kuru, enformatif ve sıkıcı yazılarımın aksine, daha duygusal, kişisel ve belki de hamasi bir tarzda kendi hikâyemi anlatacağım.
Mahallenin kara koyunu olma hikâyemi. Siyasi kimliğimin neredeyse bugünkü çizgiye geldiği yaş olan 14-15'ten sonra hep aile çevrelerinde tuhaf fikirleri olan çocuk olarak algılanma hikâyemi. ODTÜ'de hocam olan bir profesörün, muhtemelen kafasında “bizden” olarak kodladığı parlak bir öğrencisinin sınıftaki tartışmalarda kendisinden beklenmeyen yorumlar yapması üzerine, odasına çağırıp, “bu Kürtçü, İslamcı ağızları nereden öğrendin” sorusunu sormasına sebep olan hikâyeyi. Daha şefkatli olanların aslında ikna edilse “bizden” olur “hüsn-ü zanı” ile baktığı, daha acımasız olanların ise direkt satılmış ve hainlikle yaftaladığı hikâyemi.
Bir “beyaz Türk”ten, bir “yandaş” oluşturan hikâyemi.
İsterseniz başlayalım. Her şey, Türkiye'ye gelmemle, babamın lisansüstü eğitimi için bulunduğumuz California'dan, eve dönme vakti ile başlıyor.
Okulumdan, evimden, arkadaşlarımdan ayrılıp, kendimi pek de aşina olmadığım bir kültürde, Türkiye'de bulmamla ve buraya intibak etme dönemimle başlıyor.
7 yaşında dedemle ve Menderes ile tanışmamla başlıyor.
***
Annemle babam ev aramak için Ankara'ya gitmiş, beni dedemlerin Edirne'deki evine bırakmıştı. Zor bir geçiş ve adaptasyon dönemini, Lozan ile savaş tazminatı olarak alınmış, Meriç nehrinin kıyısında, yeşillikler içindeki bir kasaba olan Karaağaç'ta geçirecektim.
Bildiğim yerden farklıydı. Amerika'daki bir kampüs hayatından çıkıp, kendimi birden bambaşka bir yerde bulmanın sersemliği o yaşta epey ağır gelmişti sanırım. Alaturka tuvaleti gördüğümde nasıl şaşırdığımı komşulara anlatırken kıkırdayan akrabalar, mahallenin kırık Türkçemle dalga geçen çocukları bana aslında hâlihazırda bildiğim bir şeyi, yani oraya ait olmadığımı hatırlatıyordu. Bakkalda sevdiğim çikolatayı bulamadığım için eve asık surat dönüyor, benim için bu hayat memat meselesi olan bu büyük “trajediye” gereken empatiyi göstermedikleri için ev sakinlerine öfkeleniyordum. Beni eğlendirmek için zaman zaman taklalar atan ev ahalisine kümeste tavuklarla oynamanın, Toys'R'Us'ta oyuncak seçmek yerine geçemediğini anlatamıyordum. Biliyordum. Vedalaştığım arkadaşlarımı, öğretmenimi bir daha göremeyecektim, bu geçici bir ayrılık değildi ve geri dönüş yoktu bunu da biliyordum. Bir yandan tüm bunlardan dolayı anneme ve babama kızıyor, diğer yandan onları özlüyordum. Kendimi zor bir dünyada, terk edilmiş hissediyordum. Şimdiden bakınca hayatımın belki de en olumlu gelişmesi olarak gördüğüm, ama o zaman için bir kâbus olan bir zaman dilimi içindeydim. Şımarıklığı bir doğal hak olarak gördüğüm, sadece mutlulukla dolu, pürüzsüz, çocukluğum sona eriyordu. Artık büyüyor, gerçek hayatla kıyısından da olsa tanışıyordum.
Bu zor günlerde kendime hoş sohbet bir arkadaş bulmuştum. Daha doğrusu o beni bulmuştu.
Emekliye ayrılmaktan pek hoşnut olmadığı için kendine sürekli yeni uğraşlar çıkarmaya çalışan yaşlı bir adam, bu durduk yere kafasını eğip, dudaklarını büzen, gözleri dolan çocuğa sahip çıkmak istemişti. Belki kızı olan annesine duyduğu sevgiden, belki de gerçekten bu çocukta ilgiye dair bir işaret bulduğundan...
Dedem çiftçiydi. Selanik'te doğmuş, çocukken mübadele ile gelmişti Edirne'ye. Okumayı çok istemiş ancak fakirlik mani olmuştu. O zor dönemleri, her mahallede bir okulun olmadığı, liseye gitmek için ancak şehre günde en az 10 kilometre yürümek zorunda olunan zamanları bana sonrasında tekrar tekrar anlatmıştı. Bunu anlatırken, sesinde yeni nesillerin sahip olduğu imkânlara karşı örtük bir imrenme, ama daha çok bugünleri görebildiği için baskın gelen bir şükranlık duygusu olurdu. “Şartlar müsait değildi” derdi, bir yandan kadere inanmak isteyen, diğer yandan isyan duygusunu bastıramadığını belli eden bir tonda. Ortaokuldayken okulu bırakıp tarlada çalışmak zorunda kalmış, okul tedrisatından ona yadigâr kalan birkaç Fransızca cümleyi bir hazine gibi hayatı boyunca belleğinde saklamıştı. Hep şükrederek anlattığı hayat hikâyesinde zaman zaman kıskançlığın hâkim olduğu anektodlar da eksik olmazdı. Okuldaki sıra arkadaşı, ondan şanslıydı. Memur çocuğu idi. Bu sayede okulu bitirmiş ve doktor olmuştu. Faruk Bey mi idi adı Faik mi, tam hatırlamıyorum. Ama o sınıf arkadaşı bir yandan ona, benzer imkânlar sunulsa yaşayacağı hayat demekti. Diğer yandan bu menkıbeden çıkarılacak bir arkadaşına sunulan, ancak kendisinin mahrum olduğu imkânları, o çocuklarına sunabilmiş, çocukları yüksek tahsili tamamlayabilmişti.
Bana bir çok kavramı, çoğu zaman direkt kelimelerle değil, bir bakışla, bir iç geçirme ile, bir anı ile öğreten kişiydi dedem.
Hayatında belki her şeyi doğru yapmamış, ancak fırsat eşitliği sunulsa içine doğduğu sınıfta bir ömür kalmayacak bir adamdı dedem.
Çok hoş, zarif ve kibardı. Şefkatli ve merhametliydi. Türkiye'ye ilk geldiğimde öğrendiğim şeylerden biri kuralları asla net bir şekilde çizilmeyen, ancak nedense herkes tarafından bilinen bir hiyerarşi sisteminin garip ve gizemli varlığı olmuştu. Ebeveynlerine adlarıyla seslenen arkadaşlarımın arasından, öğretmenimle senli benli konuştuğum bir ortamdan, yaş ve cinsiyet hiyerarşinin pek de hissedilmediği bir kültürden çıkmış, yaş, cinsiyet, sınıf, makbul vatandaş olmak gibi çok sert hiyerarşiler ile ayrılmış bir toplumun içine düşmüştüm.
Türkiye'deki ilk derslerimden biri, dedelerden (ve genel olarak yaşça büyük erkeklerden) korkulması, çekinilmesi gerektiği olmuştu. “Ayıp” kelimesinin bir kırmızı çizgiyi tanımladığını bir kaç tecrübeden sonra idrak etmiştim. Benim bir kız çocuğu olduğumu ve dolayısıyla ona göre davranmam gerektiği bazen sözle, bazen sadece benim anlamam için yapılan bir mimikle öğretilmeye başlamıştı. Kızlar ve erkekler için farklı olan standartlar ile tanışma vaktim, ataerkil bir kültür içindeki münasip davranışları öğrenme zamanım gelmişti.
Fakat dedemle ilişkim farklıydı. Dedemin sevecenliği ve güler yüzüydü müydü bizim aramızdaki eşitliğin ve dostluğun teminatı bilmiyorum. Ama dedem bütün bu normların kendisi ile olan ilişkimde geçerli olmadığını ilk günden hissettirmişti bana. Bir yere kadar geçici bir adaptasyon sorunu olarak hoş görülen sınırları aşma girişimlerim bir yerden sonra sert ve asık suratlı duvarlara toslamaya başlamıştı. Lakin dedemin yanında serbestiyete imkân vardı.
Dedem, görmüş geçirmiş, nezaketi ile bilinen, etrafında sevilen bir dost, iyi bir aile babası, ödevlerini yerine eksiksiz getirmekle gurur duyan bir vatandaştı. Farklıydı. Entelektüel bir demokratın kelimeleri ifade etmezdi kendini ama sanırım özünde aynı şeyi söylerdi. “Hoşgörü” sözünü hiç duymadım demezdi mesela, ama ağzından “hâlden anlamak lazım” sözü düşmezdi. “Eşit vatandaşlık” terimi kelime dağarcığında yoktu bile muhtemelen, ama Edirne'de yaşayan ve ne yazık ki ikinci sınıf vatandaş olarak görülmeleri normal karşılanan Çingeneler için reva görülen muameleyi içine sindiremez, “onlar da bizim gibi askere gidiyor, onlar da bizim gibi vergi veriyor” derdi hep. Feminizmi bildiğini sanmam, ama 1970'lerde kızını tek başına üniversite için İstanbul'a göndermesini yadırgayanlara nasıl sert cevaplarla bozduğunu gururla anlatır, “ben kızıma güveniyorum, ne farkı var erkek çocuktan” diyerek onları utandırdığını söylerdi. Agnostik desem belki tuhaf tuhaf bakardı suratıma ama “evladım benim itikadım yok, ama İslam güzel dindir, saygı duymak lazım” derdi.
Yaz tatillerimi Edirne'de geçirirken, dedemle ineklerini otlatmaya çıkardık. Ben galiba kırık Türkçemle akranlarım tarafından dışlandığımdan, o ise kendisine bir yol arkadaşı aradığından. O sırada bana pek çok şey anlatırdı. Eski İstanbul nasıldı, halde mal satarken başına neler gelirdi. Lahanalar ne zaman toplanır, pancar ne kadar su isterdi. İsmet Paşa köylüye neler etmişti, Menderes gelince ise bereket gelmişti.
Menderes dedemin kahramanıydı. “Halkın dostudur” derdi ve hemen eklerdi, “ama sakın cahil sanmayasın, çok asil adamdı, çok eğitimliydi.” “Hizmet, demokrasi, huzur getirdi” dediği Menderes'in idamı sonrası çok sarsılmış, asla darbecileri affetmemişti. Anneannem hâlâ 27 Mayıs'ı yapan ekibin liderlerinden Cemal Gürsel'in bitkisel hayata girerek ölmesinde kendi beddualarının etkisi olduğuna inanır.
Menderes'in her hâlini dedemden dinlemişimdir. Gözleri parlayarak büyük bir hürmetle anlattığı bu adamın yasını bir ömür tutmuştur dedem. Küçüklüğümün en keyifli anları arasında dedemin anlatırken küçük jestlerle (dondurma almak, oralet ısmarlamak gibi) süslediği uzun siyasi kıssalar vardır.
Dedem ailemdeki tek fanatik Menderesçi değildi. Hiç tanımadığım babamın dedesinin siyasi kimliğini, bir aile toplantısı sırasında, bana “Demokrat Mehmet'in torunusun demek” diye yaklaşan bir uzak akrabadan öğrenecektim. Sonradan babama neden “demokrat Mehmet” diyorlar dedene diye sorduğumda cevabı fıkra gibi bir hikâye olacaktı. Darbe olmuş, benim büyük dedemin kafası atmıştı. Eline aldığı av tüfeği ile, Menderes'i Yassıada'dan kurtarmaya karar vermiş, ahaliyi de organize etmeye girişmişti. Eşin dostun “bu işin şakası yok” telkinleri ile bu misyonundan vazgeçmiş ama bu çılgınlığı “demokrat Mehmet” lakabını kazandırmıştı kendisine.
Ailemden bildiğim, duyduğum Menderes ile yıllar sonra, okulda öğrendiğim Menderes birbirinden çok farklı olacaktı.
Dedemin kahramanı adamın, aslında “Atatürk devrimlerine karşı,” “gerici,” bir “hain” olduğunu sanırım ortaokulda etraftan duyacaktım. Nazım Hikmet'in Nato'ya girme karşılığında Kore müdahalesi için asker yollamasına karşı yazdığı şiirleri sanırım lisede okuyacaktım. Üniversite gençlerine ölüm emri veren gaddar bir adam olduğunu sanırım üniversitede solcu hocalarımdan işitecektim. 6-7 Eylül olaylarındaki rolünü ise kendim bu konular üzerine okurken keşfedecektim.
Dedemin anlattığı ile okulda öğrendiklerim arasındaki bu büyük fark, beni ilk gençlik yıllarımda epey rahatsız edecek ve ibrem Menderes karşıtlığına kayacaktı.
Bir gün dedem siyaset konuşurken sözünü kesip “dede senin Menderes de az değilmiş ama” dediğimi ve Menderes'in günahlarını (muhtemelen epey abartılı bir şekilde) sıraladığımı hatırlıyorum.
Buna müstehzi bir gülümsemeyle cevap verdiği hayal meyal gözümün önüne geliyor, ama tam ne demişti işte onu anımsamıyorum. Muhtemelen daha önce duymadığı bir şey söylememiştim ona. Zira Menderes aleyhine söylenenleri içeren “Menderes'e atılan iftiralar” başlıklı bölüm, küçükken bana anlattığı hikâyelerin bir parçasını oluşturuyordu. Çocukluğumda ailemizin ortak değeri olan, “bizim Menderes'imizin” birden “senin Menderes” olmasına şaşırmış mıydı, yoksa “şehre giden” genç kuşakların böyle dönüştüğüne çokça şahit olmuş muydu inanın bilmiyorum.
Ama o konuşmayı hatırladıkça, hâlâ hoyratlığım içimi burkuyor...
Sonra barıştık Menderes konusunda. Seneler içinde ben nihai kararımı vermiş, okulda öğrendiklerime pek de itibar etmemeye karar vermiştim. Günahları, sevapları ve başına gelenlerle teraziye konduğunda hafif gelmişti bana. O günahları sonunu meşrulaştırmak için abartarak kullananlar ise artık benim için ahlaksız sınıfındaydılar. Menderes hakkında hiç bir zaman nötr, dengeli ve “objektif” bir düşüncem olamayacak sanırım. O hep bir masal kahramanı, çok sevdiğim dedemden kalan bir aile yadigârı olacak hep. Menderes bir tarihî nesne olmaktan çıkıp, bir sembol olacaktı.
Fakat yine de anlamadığım bir şey vardı. Nasıl olur da dedemin hikâyesi anaakım medyada, kitapçıların best-seller bölümlerinde, bu ülkenin en elit üniversitelerinde anlatılmazdı? Nasıl olur da, bu ülkede halkın büyük çoğunluğunun hafızası ile resmi tarih ve entelijansıyanın söylemi arasında bu kadar büyük bir uçurum olabilirdi? Nasıl olur da dedemin Menderes'i, halkın büyük çoğunluğunun Menderes'i, kendine “üst kültürde” yer bulamaz, temsil edilemezdi. Nasıl olur da, uluslararası medyada, entelijansıyada benim dedemin, yani bu ülkedeki milyonların hikâyesine yer açılmazdı?
Bu soruyu sadece Menderes için sormayacaktım.
Eğitim aldığım sol-Kemalist çevrelerde bir nefret figürü olan Özal'ın bu ülkede ne kadar sevildiğini görünce de aynı soru belirecekti aklımda. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve Kürtler'e yapılanların kayda geçmemiş olmasını resmî ideoloji baskısına yoracak ama yine de bu büyük boşluğu, sessizliği anlamakta zorlanacaktım. İslamcıların Türkiye tarihinde yaşadıklarını öğrenmek için, kuytuda kalmış hatıratlar, kitaplar peşinde koşacaktım.
Dedemin Menderes'i kitaplarda temsil edilmezdi, akademide dedemin Menderes'ine yer yoktu, zira o kitapların çoğunu dedem veya onun gibi düşünenler yazmadı. Eli kalem tutanlar Menderes'e karşı sokakta olanlardı. Avrupa'da yüksek tahsil görenler, Menderes'in devrilmesini kutlamıştı. Dönemin sadece yerel değil, uluslararası medya ve akademisi de bu kişilerden beslenmiş, Kemalist anlatıyı yeniden üretmişti.
Türkiye'de çok uzun bir süre tarih alttan yazılmadı. Tarihi yazan Kemalist statüko oldu, ona karşı tarihi yazan da o Kemalist elitin asi çocukları. Armut belki tam dibe düşmemişti ama pek uzağa da gitmedi.
Bu yüzden belki de, artık bir mutlak haline gelen algıya rağmen, bu tarihi yazanlar ve yeniden üretenler, hemen her seçimde sandıktan neden işaret ettiklerinin tam zıddının çıktığını anlamadılar.
Kendileri için bir ezbere dönüşen, samimiyetle inandıkları bir gerçeğin neden halk tarafından “anlaşılmadığını” idrak edemediler. Kendileri için gayet bilimsel olan bir gerçeğin, halkta boş palavra olduğunu anlayamadılar.
Hâlâ da anlamıyorlar... Kendi anlattıkları Menderes ve Özal imgesinden başka bir hafızanın yaşadığını, bu hafızanın en az onların anlattıkları kadar gerçek ve canlı olduğunu anlamadılar ve anlamıyorlar.
Buna karşı, cahil dediler, okumamış diye küçümsediler. “Bilmiyorlar, ondan oy veriyorlar”vari kendilerince iyi niyetli açıklamalarda teselli bulmaya çalıştılar. “Beyinleri yıkanmış, kandırılmış sürüler” diyerek hiddetlendiler. “Kalbi kurumuş, kötü insanlar” diye çoğunluğa küstüler.
Oysa (dedemden biliyorum) o insanlar ne cahildi, ne de aptal. Ne kötü niyetli, ne de sürü. Namus belledikleri sandığa her seferinde özenle giden, ailesinin geleceği için en iyi gördükleri kişiye oy atmaktan vazgeçmeyen, kendilerine atılmış büyük bir kazık olarak gördükleri darbeleri, oyunbozanlıkları affetmeyen kişilerdi onlar. Bu hafızayı kuşaktan kuşağa aktarmayı aksatmayan, çocuklarına, torunlarına kendi hikâyelerini anlatmayı ihmal etmeyen kişilerdi onlar.
***
Dedemden öğrendiğim temel bir şiar benim siyasi serüvenimi belirleyen kaide oldu. Darbe bir günahtı, bahanesi, özrü, meşruiyeti ise yoktu.
1994 yılında, bürokrat bir ailenin, Ankara'da okula giden meraklı çocuğu olarak, Refah Parti'sinin yükselişini korku içinde izlediğimi hatırlıyorum. “Artık şort giyenlerin bacaklarına kezzap atacaklar”vari şehir efsanelerinin konuşulduğu, Türkiye'nin bir felakete sürüklendiği yönünde etrafımızda herkesin mutabık olduğu günleri, sanki dün gibi hatırlıyorum.
Yaşadığım şehrin sokaklarından tankların geçtiği 28 Şubat'ı ise biraz daha farklı hatırlıyorum. “Refah partisini sevmesek de, askerin hükümet devirmesi fair-play değil” noktasına geldiğimi ve Yeni Yüzyıl gazetesinin müptelası olduğum günleri. Gülay Göktürk'ü bir rol model olarak izlemeye başladığım, yazdıklarının çoğunu anlamasam da Etyen Mahçupyan'ın önemli ve doğru şeyler söylediğini düşündüğüm zamanları.
Ve Yeni Yüzyıl gazetesinde tohumları atılan şüphelerin üzerine gidecek yılların başlaması izledi bunu. 18 yaşında ilk Diyarbakır'a gidişim ile bana Ankara'da Kürt meselesi konusunda anlatılan hemen her şeyin yalan olduğunu anlamam ve sonraki zamanlarda Ermeni meselesinde de aynı şekilde düşünmeye başladığım bir süreçti bu. İlk defa tanıştığım başörtülü kadın dostlarımın hikâyeleri, İslamcı dostlarımın aslında benden çok da farklı olmayan dünyaları ile yollarımın kesiştiği zamanlar takip etti. Aynı zamanlar, sosyalist düşünce ve sol örgütler konusundaki negatif düşüncelerimin de kristalleştiği zamanlar olacaktı.
Bu bir genç sivilin hikâyesi olacaktı.
2007 yılında, ilk defa Yassıada'ya gittim, hem bana benzeyen, hem de benzemeyen “yoldaşlarım” ile. Yassıada demokrasi adası olsun sloganı ile gittiğimiz gezinin akşamında dedemi aradım. Ona hediyesini takdim ettiğimde, çocukluğuma dair en güzel anıların arka plan seslerinden olan kahkahasını duydum. Bana hakkını helal ettiğini hissettim, hayatımda yaşadığım en büyük manevi haz ve gururlardan biri bu oldu.
***
Demokrasi adası, bizim dedelerimize hediyemiz.
Çünkü o sandık, onların bize hediyesi.
Ve hediyelerin en güzeli, en değerlisi.
Bu Pazar o sandık beni, bizi, hepimizi bekliyor.
İyi olan kazansın!
Yazarlar
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları
-
Firuz TÜRKERDARBE GİRİŞİMİNE HAZIR OLMAK 4.04.2021 Tüm Yazıları
-
Yıldız RamazanoğluYeni metin ne söyleyecek? 25.03.2021 Tüm Yazıları
-
RAGIP DURAN'Bir tek kişinin otoritesi suçtur!' 22.03.2021 Tüm Yazıları






















































































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
7.02.2017
5.02.2017
4.02.2017
27.06.2017
26.06.2017
21.06.2017
7.02.2017
5.02.2017
2.02.2017
30.05.2017