Halil BERKTAY
[14 Eylül 2020] Birkaç gün önce, Ege ve Akdeniz’de tırmanan gerginlik ortamı bağlamında, TBMM Başkanı Mustafa Şentop Fransa’ya karşı bir demeç verdi. Daha doğrusu bir tweet attı. Satırbaşlarıyla şöyle dedi:
* Yakın tarihte askeri başarınız yok.
* Kazandığınız tek zafer, Afrika’da mızrakla savaşan ordusuz insanlara karşı.
* Tarihte başarılı komutanınız Napolyon. O da zaten Fransız değil.
* Biz Türkiye’yiz, ders vermek isteyene dersini veririz.
Güncel dış politika meselelerine hiç girmeyeceğim. Oralarda Yunanistan’ın da, Fransa’nın da yanlışları, tek-yanlılıkları var. Ama beni burada daha çok, haklılığı ve haklılığın da ötesinde üstünlüğü tarih üzerinden, tarihsel sataşma ve lâf sokuşturma yoluyla sağlama çabası ilgilendiriyor.
Ne Fransızcıyım, ne Napolyoncu, ne Atatürkçü, hattâ ne de Türk milliyetçisi. Sade bir vatandaş ve vatandaş-tarihçiyim. Sırf bu sıfatla sormak istiyorum: Bu çok doğru ve sağlıklı bir yöntem mi? Bir, geçmişe bu tür göndermeler, mevcut sorunları çözmeye mi, keskinleştirmeye mi yarar? İki, başkalarının tarihini küçümseyip aşağılamanın sonu nedir? Kendi tarihinin Batı-merkezcilik çerçevesinde küçümsendiği ve aşağılandığından şikâyet eden Türkiye, dengeyi bu yolla mı kurmaya çalışmalı? Zira üç, böyle bir çekişme ve rekabete girilirse, Türkiye hep kazanır ve “öteki”lerimiz, meselâ Fransa, hep okkanın altına mı gider? Dört, tarih yarıştırırken — başka ne diyeceğimi bilemiyorum — illâ savaşa ve fütuhata mı öncelik vermeli?
Hepsinden hayli şüpheliyim doğrusu. En basiti, bazı olgusal itirazlarım var, Meclis Başkanı Sayın Mustafa Şentop’un söylediklerine. “Yakın tarihte askerî başarınız yok” dendiğinde, bu “yakın tarih” nereden başlıyor olmalı? İkinci cümlede Afrika’daki sömürge savaşlarına atıfta bulunulduğuna göre, 19. yüzyıl sonlarını ve dolayısıyla 20. yüzyılın tamamını içeriyor sanırım.
Ki bu takdirde 1914-18 de girer, bu “yakın tarih”in kapsamına. Ama o zaman iş değişmiyor mu biraz? Birinci Dünya Savaşı’nın ağırlık merkezini teşkil eden Batı Cephesi’nin yükünü çok büyük ölçüde Fransa taşıdı. Alman orduları 1914 Ağustos’unda kuzeyden Fransa topraklarına girdi ve 11 Kasım 1918 ateşkesine kadar, yani dört küsur yıl çıkmadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki, İttihatçıların yenilmez sandığı Alman ordularını önce 1914 sonbaharının Marne Muharebesinde durdurmanın, sonra biraz kuzeye ittirip siper savaşlarına gömmenin, nihayet (İngiliz ve Amerikalılarla da birlikte) Hindenburg Hattını yarıp teslim olmaya zorlamanın şerefi, öncelikle Fransa’ya aittir. Çok da ağır bir bedel ödediler bu uğurda. 39 milyon nüfusuyla Fransa, o zamanki adıyla Büyük Savaş’ta 8.1 milyon vatandaşını silâh altına aldı; 1.3 milyonu aşkın asker ve 600,000 sivil ölü verdi. (Buna karşılık Osmanlı şehitleri 325,000 asker ama 2 milyon sivil kadardır — büyük ölçüde kıtlık ve açlık ile bir de kolera, tifüs, çiçek vb salgınları hem askerden çok götürdü, hem sivil kayıpların diğer ülkelere göre hayli yüksek olmasına yol açtı.)
Daha da basiti, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Fransa (= onlar?) kazandı, Osmanlı devleti (= biz?) kaybetti(k). Ayrıca Türkiye’nin de Millî Mücadele dışında büyük zaferlerinden söz edilemez 20. yüzyılda. Sonuçta, hem savaşların giderek azaldığı, hem büyük savaş tekelinin giderek bir avuç Büyük Devlette yoğunlaştığı, onlardan da büsbütün daralıp iki (şimdi üç) süper devlete geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Maddî-teknolojik kısıtlar böyle bir çerçeve çizerken, kötü niyetli, İslâmofobik ve Türkofobik bir Fransız tutup “siz de sırf Kürtlerle savaşabiliyorsunuz” dese nasıl karşılarız? Öyleyse Fransız askerine ve askerî tarihine bu kadar dudak bükmemek daha mı iyi olur acaba?
Geçelim; benim asıl takıldığım, Sayın Şentop’un üçüncü sıradaki “Tarihte başarılı komutanınız Napolyon. O da zaten Fransız değil” cümlesi. Tabii burada Napolyon’un Korsikalı olmasına atıfta bulunuluyor; o sırada (ve bugün) Korsika adası Fransa’ya ait olsa da, baba tarafından Toskanyalı ve anne tarafından Cenovalı birer küçük İtalyan soylu ailesinden gelmesi, Fransız olmadığı şeklinde yorumlanıyor. Problem şu ki, bu suretle millî aidiyet kültüre ve bilince bağlanmak yerine çok dar anlamda etnik kökene indirgeniyor. Fransız (milletine ait) sayılmak için kültürleşmişlik yetmiyor; illâ etnik Fransızlık koşulu aranıyor. Fakat bu, millete ve milliyetçiliğe yaklaşımda çok tehlikeli bir ölçüt. Hele uzak ve yakın Türkiye tarihinde, en az iki açıdan sorun yaratabilir gibi duruyor.
Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu’na tosluyor. Yani hem Osmanlı hanedanının karmaşık cinsel politikalarına, hem devşirme sistemine, hem bir bütün olarak toplumun çok-dinli, çok-mezhepli, çok-etnili karakterine tosluyor. Net olalım: Osmanlı İmparatorluğu bir Türk ulus-devleti olmaktan çok ama çok uzaktı. Bu, kendi çağının ölçüleri içinde onun zaafı değil gücü sayılır. Çok çeşitli etnik-dinî kesimleri hanedana sadakat temelinde ve emperyal bir kültür içinde bir arada tutabiliyor; hepsinin kaynakları ve yeteneklerinden görece meritokratik bir şekilde yararlanabiliyordu. Ama tabii başka bir kötü niyetli, İslâmofobik ve Türkofobik Fransız pekâlâ şöyle bir şey de diyebilir, olayı anakronistik biçimde milletler ve milliyetçilik çağına taşıyarak: “Sizin de sultanlarınız etnik Türk mü sanki? Birçoğunun öz annesi Hıristiyan; ayrıca etnik Türk olmayan genleri nesilden nesile çoğalıyor. Vezirleriniz, sadrazamlarınız deseniz, hele en iyileri, en ünlüleri hep devşirme. En büyük bazı mimarlarınız da öyle. Türkler ise Sarayın ve İstanbul’un gözünde geri ve ilkel bir etno-sosyal gruptu; etrâk-ı bî-idrak diye anıldıkları oluyordu.” Tarihsel realizm ölçüleri içinde, bunların hepsinin cevabı var. Zaten yukarıda işaret ettim. Ama Napolyon’u Fransız saymayan bir anlayışla cevap vermeye çalışmak nasıl olur/du acaba?
İkincisi, bu etnik-indirgemeci anlayış modernite öncesinden moderniteye geçişte milletlerin hangi karışımlardan, ne gibi sentez süreçleriyle oluştuğunu dikkate almıyor. Yeniçağ dahil, bütün geleneksel tarım toplumları son derece heterojendir aslında. Yerellikler öbek öbektir. Farklı konuşur, farklı giyinir, farklı dövüşürler. Kendilerini tek bir “vatan”ın değil, farklı “memleket”lerin “hemşehri”si olarak tanımlarlar. Birçok durumda, bu çeşitli taşraların üzerinde merkezî bir idare bile daha yeni teşekkül etmektedir (Korsika’nın Fransa’ya ilhakı gibi). Siyasetin bir adım ötesine geçtiğimizde ise, henüz tek ve birleşik bir ekonomik alan (ortak bir millî ekonomi) yoktur; ortak bir eğitim-öğretim yoktur; ortak bir yazı dili yoktur; ortak bir askerlik yükümlülüğü yoktur; ortak bir millî ordudan da söz edilemez.
Tersten söylersek; bu tek ve birleşik merkezî devletin, ordusunun, kışlasının, yolları ve demiryollarının, ekonomisi ve kamusal alanının, okullarının, gazete ve dergilerinin, kültür ve sanatının, “herkesin” okuduğu edebiyatının, sözkonusu müfredat, matbuat ve edebiyat aracılığıyla üretilen ve edinilen “ortak tarih”inin teşekkülüdür ki, bütün o parça parça yerellikleri bir millete dönüştürür. Bu bir “doğa” (nature) değil bir “kültür” (culture) veya “beslenme, yetiştirilme” (nurture) sürecidir. Türklük, Yunanlılık, Fransızlık veya Amerikalılık “kanında,” daha doğrusu genlerinde değildir kimsenin. Fransız milleti, Ortaçağda az buçuk şekillenen “altıgen”in kapsadığı eyaletlerin, köylülerinin, lehçelerinin, ağızlarının, alt-kültürlerinin adım adım kaynaştırılıp Fransızlaştırılmasıyla oluşur. Eugen Weber’in Peasants into Frenchmen (1976; Köylülerden Fransızlara) başlıklı kitabı, bu dinamiklerin ancak 19. yüzyılda nasıl tamamlanabildiğine işaret eder. Aradaki fark: Fransa’nın sabitlenmiş bir coğrafyası vardır ama Türkiye’nin yoktur, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla giderken. Türk milleti, değişen ve küçülen bir coğrafyada, imparatorluğun adım adım yitirilmekte olan dış eyaletlerinden kaçıp elde avuçta kalan biricik mekâna, Anadolu’ya sığınan Girit ve Balkan muhacirlerinin, Kafkas muhacirlerinin, Arap muhacirlerinin… yeni devletin çok daha aktif rol oynadığı yukarıdan aşağı uygulamalar çerçevesinde yerel nüfusla karışıp kültürleşmesi sayesinde oluşur. Millî Mücadele’de savaşan subay kadrolarının yüzde 70’inin de doğum yeri (vatanı değil, memleketi!) Misak-ı Millî sınırlarının dışındadır. Bükreş’tir, Sofya’dır, Manastır’dır, Dimetoka’dır, Kavala’dır, Şam’dır, Halep’tir, Lâzkiye’dir. Ve tabii Selânik’tir. İlelebet kayıptır buraları, kâh 1913, kâh 1918 sonrasında. (Esasen bu yüzden, Türk milliyetçiliği görece coğrafya odaklı değil, görece tarih-efsane odaklı bir ideolojidir. Öyle olmak zorundadır.)
Özetle: Yeni doğmuş bir bebeği, isterseniz Afrika veya Amazon yağmur ormanından alıp Kanada’nın kuzeyine götürerek bir Inuit kabilesi ve ailesine teslim edin; artık İnuit olarak büyük ve İnuit kimliği edinir. Fakat tabii milliyetçi ideoloji, sosyoloji ve antropolojinin bu serinkanlı tesbitlerinden hiç hoşlanmaz. Tersine, milleti ve milliyetçiliği sürekli doğallaştırmaya, natüralize etmeye çalışır. Türk milliyetçiliğinin kurucularından Ömer Seyfettin’e göre, eğer Türksen Türk gibi duyar, düşünür ve davranırsın. Oysa pratikte tam tersi geçerlidir. Çocukluğumuzdan itibaren Türk gibi düşündürülerek, hissettirilerek, davrandırılarak, törenleştirilerek, sosyalleştirilerek… Türkleşir, Türk olmayı öğrenir, sonuçta Türk oluruz.
Savaş ve barış, devrim ve karşı-devrim, önemli ek faktörlerdir kuşkusuz. Uluslaşma süreçleri görece normal, görece barışçı dönemlerde de yukarıda anlattığım gibi ilerler. Ama büyük altüst oluşlar milletleşme veya uluslaşmayı büsbütün hızlandırıcı bir etki yapar. 18. yüzyılın ikinci yarısındaki, gevşek ve yarı-feodal, dış sınırları dahi henüz yeni katılaşmakta olan Fransa’da patlak veren Büyük Devrim, derebeylik kalıntılarını silip süpürür. Paris halkı birleşip Bastille’i zapteder. Viyana’ya kaçıp oradan geri gelmeye çalışan aristokrasiye karşı 1792’de vatanı savunmak için harekete geçen devrim orduları içinde, Marsilya Gönüllüleri’nin söylediği, dolayısıyla bugüne dek Marseillaise diye anılan bir marş, “Kalkın, vatan evlâtları… Fransızlar… vatandaşlar, silâh başına!” çağrısıyla gönülleri fetheder ve yeni doğan milletin marşı, Fransa’nın millî marşı haline gelir. Napolyon Bonapart da bu çalkantı içinde bir yıldız gibi parlayıp yükselir. İlk Fransızlaşmasını eğitim yoluyla yaşar. Yazıldığı subay okulundan topçu teğmeni çıkar. İlk gençliğinin Korsika milliyetçiliğini çok çabuk geride bırakır. Dört elle devrime sarılır. Toulon limanının İngilizlerden geri alınmasını planlayıp yönetir. Taktik ve stratejik dehası herkesçe farkedilir. Robespierre’in kardeşi üzerinden Jakobenlerin gözüne girer. 24 yaşında general olur. 1804’te kendini “Fransızların İmparatoru” ilân eder. Ordularını zaferden zafere taşır. Mondovi. Borghetto. Castiglione. Mantua. İskenderiye. Piramitler. Marengo. Ulm. Austerlitz. Jena-Auerstedt. Wagram. Borodino. Hepsi sıralanır, Paris’in göbeğindeki Arc de Triomphe’un, Zafer Tâkının iç yüzeyinde. 1812’ye gelindiğinde, neredeyse bütün Avrupa onundur. Sonra yenilir, esir düşer. 1821’de Saint Helena adasında ölür. Nâşı 1840’ta Fransa’ya getirilir. 1861’de Les Invalides’de kendisi için özel olarak hazırlanan anıt-mezara defnedilir.
Bugün Fransa halkının kafasında, bırakın Napolyon’un Fransız olup olmadığını, gelmiş geçmiş en büyük Fransızın kim olduğu konusunda da en ufak bir şüphe yoktur tarihte. Tıpkı, Türkiye halkının kafasında, gelmiş geçmiş en büyük Türkün kim olduğu konusunda da en ufak bir şüphe olmadığı gibi. Oysa unutmayalım, Mustafa Kemal’in de aslında etnik Türk olmadığına dair iddialar eksik olmamıştır geçmişte. Selânikli olmasından hareketle dönme diyenler olmuştur. Bu konuda epey araştırma yapılmış, araştırmasız rivayetler de dolaşıma sokulmuş, öyle veya böyle epey mürekkep tüketilmiştir. Benzer iddialar Cumhuriyet döneminin pek çok ünlü ismi için de öne sürülebilir ve sürülmüştür.
Mikro detaylar da önemlidir kuşkusuz. Bilmek gerekir. Fakat makro planda, tarihte ne yaptıkları açısından baktığımızda, ne önemi vardır, ister Mimar Sinan’ın, ister Atatürk’ün, dar etnik kökeninin ne olduğunun? Biri 16. yüzyıl Osmanlı bürokrasisi içinden yetişmiş, emperyal bir medeniyeti tevarüs etmiş, o kültürün anıtsal mimarisinin en büyük eserlerini vermiştir. Diğeri bu sefer modernleşen geç dönem Osmanlı ordusu ve bürokrasisi içinde yetişmiş; imparatorluğun çöküş sarsıntıları içinde pişmiş; bu süreçte vücut bulan Türk milleti içinde kendisi de daha yüksek ve daha yoğun Türklüğünü bulmuş; giderek geliştirdiği bu vizyonla felâketten çıkış arayışlarında yer almış; Jön Türk Devrimi, Balkan Savaşları ve Seferberlikte liderlik, örgütçülük ve komutanlık yeteneklerini ispatlamış; sonunda Millî Mücadele’ye ve Cumhuriyet’in kurulmasına önderlik etmiştir. 1934’te TBMM tarafından kendisine Atatürk soyadı verilmiştir. Bugün kendisi için yaptırılan Anıt Kabir’de yatmaktadır.
Napolyon Bonapart ve Mustafa Kemal Atatürk, iki zirve ismidir Fransa ve Türkiye tarihinin. Beğenelim beğenmeyelim, bu objektif bir gerçektir. Biri Fransız Devriminin fırtınası içinde, diğeri Jön Türk Devrimi ve Kemalist Devrimin fırtınası içinde, tartışılmaz, karşı durulmaz önderlik konumlarına yükselmiştir. Bunlar aynı zamanda katastrofik, kataklizmik uluslaşma süreçleridir. Birinde Fransız milleti ve bir Fransız olarak Napolyon’un tarihsel kişiliği, hem vücut bulmuş hem milletince benimsenmiştir. Diğerinde Türk milleti ve bir Türk olarak Mustafa Kemal’in tarihsel kişiliği, hem vücut bulmuş hem milletince benimsenmiştir.
Budur, tarihin bizi getirdiği nokta. Mustafa Kemal ne kadar Türkse, Napolyon da o kadar Fransızdır. Konjonktür ve kısa vâdeli polemikler uğruna bazı silâhları çekmemek, bazı taşları atmamak gerekir.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları



















































































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024