Halil BERKTAY
[10-12 Haziran 2016] 1930’ların Atatürk-İnönü ilişkisinin, son bir yılın Erdoğan-Davutoğlu ilişkisi gibi okunarak çarpıtılması; buna bağlı olarak, Atatürk’ün Tek Parti rejiminden tümüyle tenzih edilmesi ve bütün sorumluluğun (Menderes karşısında onu buldu diye) sırf İnönü’ye yıkılmak istenmesinden, geliyoruz 1946-50 yıllarına. Artık Atatürk yok, dolayısıyla (Erdoğan’a benzetilerek) aklanıp yüceltilmesi de söz konusu değil. İnönü ise hep var ve günah keçisi olmayı sürdürüyor. Bir, işbirlikçilikle, Batıcılıkla, Amerikancılıkla, Türkiye’nin dışa bağımlılığının temellerini atmakla suçlanıyor. Bu açıdan aslında DP’nin ve Menderes’in izlediği bütün çizgi getirilip İnönü ve CHP’ye yıkılıyor. İki, Demokrat Parti’yi “itinayla temizleme” operasyonu 1950-60 arasına da teşmil ediliyor. Anlıyoruz ki Menderes hiçbir hatâ yapmamış bu dönemde. En ufak bir anti-demokratik uygulamaya girmemiş, darbeye bahane olabilecek. Yüzde yüz doğru, haklı, mükemmel. Her türlü kötülük sadece daha önce değindiğimiz o esrarengiz “üst akıl” tarafından alınan Türkiye düşmanı kararlardan ve İnönü’nün de bunlara âlet olmasından kaynaklanıyor.
Bu noktada, aHaber’in 27 Mayıs 2016’da yayınlanan “Başvekil Adnan Menderes” belgeselinde öyle tuhaf ifadeler var ki, kendi geleneği ve siyasal felsefesiyle çelişmek pahasına Türkiye’nin asıl Kemalist dönemden çıkış serüveninin üzerine öyle olmadık gölgeler düşürüyor ki, bu kritik yıllara tekrar bakmayı ve ne olup ne olmadığını hatırlamayı zorunlu kılıyor. Numaralama açısından, kaldığım yerden devam ediyorum. (8) 1946-50 arası için, nedir literatürde mevcut alternatif paradigmalar? Hakim ve görece (olabildiğince) nötr diyebileceğimiz bir görüş, savaş sonrası dünyada Batı’ya açılma ve demokrasiye geçiş süreçlerinin kaçınılmazlığını vurgular.
Bunu biraz açabiliriz. Bir yandan, 1930’lar devletçiliğinin fideliğinde yetişen (bu anlamda, ekonomi yoluyla oluşmuş) yeni bir burjuvazi, (neden devlet/eğitim yoluyla oluşmuş gerçek bir sosyal sınıf sayılması gerektiğini bu dizinin ilk yazısında anlattığım) bürokrasikarşısında varlığını ve kendine özgü taleplerini hissettiriyordu. Diğer yandan, halkın gözünde “tahsildar ve jandarma zulmü”yle özdeşleşen Tek Parti iktidarı artık iyiden iyiye yıpranmış ve saygınlığını yitirmişti. Dolayısıyla siyaset sahnesinde temsil edilmenin hem arayışı hem fırsatı söz konusuydu ve bu iki faktörün bir araya gelmesi Dörtlü Takrire yansıdı. Üçüncü olarak, uluslararası durum da elverişliydi: 1945’ten itibaren yeryüzünde bir demokrasi rüzgârı esiyor; San Francisco konferansına çağrılmanın, Birleşmiş Milletler’in kuruluşunda yer almanın ve (1839’da Tanzimat’la, 1856’da Islahat Fermanı’yla, 1876’da Kânûn-u Esâsî’yle, 1908’de Hürriyet’le, 1923’te Cumhuriyet’le habire yinelenen) Batı camiasına kabul edilme özleminin en önemli koşulunu oluşturuyordu. Herhalde İnönü de bunu hissetti ve Stalin’in Kars-Ardahan ve Boğazlar üzerindeki talepleri de de denkleme eklenince, en azından Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısında yalnız kalmaması uğruna, çok-partili hayata geçişi ya benimsedi veya karşı çıkmadı; TCF ve SCF’ye yapılanları DP’ye yapmaya kalkmadı; yapılmasını isteyenleri de (Recep Peker gibi) tasfiye edip, Demokrat Parti’yi karşı da olsa devletin meşruiyet şemsiyesi altına aldı (ve bu arada, 4 Aralık 1945 Tan Olayı’yla sosyalist sola hayır, siz yoksunuz, siz orada durun dedi, dedirtti; rejimin kırmızı çizgisinin nereden geçtiğini, neyin ve kimlerin [solun] bu yeni meşruiyet tanımının dışında kaldığını tarif etmekten de geri durmadı).
1946 ve sonra 1950 seçimleriyle Türkiye’nin çok-partili hayata geçişinin genel ve yaygın anlatımı, üç aşağı beş yukarı buna benzer bir şeydir ve anahatları itibariyle olumlu bir değerlendirmeyi ifade eder. Hele merkez sağ söylem için bu, su götürmez bir gerçeklik niteliği taşır. Cumhuriyetin Tek Parti’den parlamenter demokrasiye adım atması gibi büyük bir dönemeç, doğru, merkez sağ eliyle gerçekleşti ve bundan önce (TCF ve TSF denemelerinde) olduğu gibi bundan sonra da sandığı hep esas olarak merkez sağ sahiplendi; seçimleri merkez soldan çok daha fazla kendi alanı ve iktidarının vazgeçilmez dayanağı olarak görmeye devam etti. Teoride, seçim ve demokrasi fikrine toz kondurmadı. 1950 seçimlerine ünlü “Yeter! Siz milletindir!” afişiyle girdi. 1970’lerin ilk yarısında Demirel’in ağzından (Faruk Gürler’in cumhurbaşkanlığına aday olmasına)“cülus” diye karşı çıktı ve “millet iradesinin tecelligâhı olan Büyük Millet Meclisi”ni savundu. Pratikte, serbestçe katılabildiği hemen bütün seçimleri kazandı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana Türkiye, sırasıyla 1946, 1950, 1954, 1957, 1961, 1965, 1969, 1973, 1977, 1983, 1987, 1991, 1995, 1999, 2002, 2007, 2011, 2015a (7 Haziran) ve 2015b (1 Kasım) seçimlerini yaşadı. Bunlardan sadece (son derece şaibeli) 1946, (henüz 27 Mayıs’ın gölgesindeki) 1961, (Adalet Partisi’nin parlamentoda 12 Mart rejimine destek vermesinin bedelini ödediği) 1973 ve 1977 seçimlerinden CHP; (büyük bir siyasal belirsizliğin yaşandığı ve seçmenin nereye gideceğin bilemediği) 1999 seçimlerinden ise hayli arızî biçimde DSP birinci parti olarak çıktı. Geri kalan hepsinde (genel toplamda 5’e karşı 14 genel seçimde) zafer, TCF ve TSF ile başlayan DP (50, 54, 57), AP (65, 69), ANAP (83, 87), DYP (91), RP (95), nihayet AKP (02, 07, 11, 15a, 15b) geleneğinden gelen partilerin oldu.
Madalyonun diğer yüzünde, sol -- gerek merkez sol ve gerekse “aşırı” ya da sosyalist sol -- tam tersi tavrı ve konumu benimsedi. Burada, Türkiye’deki solun teorisi ile pratiği arasında bu sefer olumlu değil olumsuz bir içiçelik söz konusu. Marksizm daha 1845-1852 yıllarında Avrupa’daki ilk şekillenişinden itibaren (henüz gelişme sürecindeki) demokrasiye, seçimlere ve parlamentoya (parlamentolara) çok kötümser bakmış; “burjuva demokrasisi”ni sathın altındaki realite, yani “burjuvazinin sınıf diktatörlüğü” için bir incir yaprağından ibaret saymış; gerçek demokrasiye sadece “proletarya devrimi” ve “proletarya diktatörlüğü” ile ulaşılacağını savunmuştu. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bu ultra-devrimci iddia son derece farazî ve son derece marjinaldi, 19. yüzyılın ikinci yarısı boyunca. O dönem için (ortanın sağındaki Muhafazakârlara ve Monarşistlere, ya da kısaca muhafazakâr bloka karşı) ortanın solunda yer alan Liberaller, Radikaller ve Sosyalistler (ya da kısaca liberal blok) için, demokratikleşmede her adım son derece değerliydi. Fiiliyatta, seçimleri küçümsemek şöyle dursun, olası ordu müdahalelerine karşı seçimlerin giderek normalleşmesi ve seçme-seçilme haklarının genişletilmesi için mücadele ediyorlardı. Öyle ki, 1890’lara gelindiğinde İkinci Enternasyonal partilerinin büyük bölümü “tek yol devrim”cilikten uzaklaşıp giderek demokrasiye angaje olmuştu.
Buna karşı, İkinci Enternasyonal’in daha ileri ve âdil bir topluma (öyle olacağı düşünülen sosyalizme) ancak şiddete dayalı devrimle ulaşılabileceğinde ısrar eden sol kanadı, yani Lenin’ler, Luxemburg’lar ve takipçileri, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında dahi henüz küçük bir azınlıktı. Ne ki, Ekim 1917’de Rusya’da devrim yapmayı başardılar, iktidara geldiler, Sovyetler Birliği’ni kurdular ve kendi egemenliklerinde bir Üçüncü (Komünist) Enternasyonal yarattılar. Bütün bunlar Marksizmin temel öngörüsünü -- artık kapitalizme karşı işçi sınıfı devrimlerinin çağının gelmiş olduğunu mu ispatlıyordu? Daha spesifik olarak, “burjuva demokrasisi”ne kıyasla Marksist devrim teorisini mi doğruluyordu? O an için ve yetmiş küsur yıl süreyle, Komintern ve türevi solculuklarda öyle sanıldı. Gerçi sonra Sovyetler Birliği de, Sovyet himayesi ve hegemonyasında kurulan Doğu Avrupa “halk demokrasileri” de toptan çöktü ve kesinleşmiş sayılan bütün tarihî hükümler tersyüz oldu; son tahlilde devrime karşı demokrasinin haklılığı restore edildi, yeniden itibar kazandı.
Ancak bu düzeltme (rektifikasyon) uzun süre Türkiye’ye yansımadı ve belki hâlâ da yansımıyor. Çünkü burada farklı ve daha karmaşık bir gelişme oldu. Moderniteye geçişte “gecikmiş” Osmanlı toplumunun bir kısım (askerî-bürokratik) seçkinleri belirli bir “yetişmecilik” gündemi peydahladı. İmparatorluğun 20. yüzyılın ilk çeyreğinde derinleşen krizi, hızlandırılmış, dolayısıyla otoriter modernleşmecileri iktidara getirdi. Önce İttihatçılar ve 1923’ten itibaren bilhassa Kemalistler, bir an evvel “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşmak uğruna yukarıdan aşağı reformları devreye soktu. Üstelik bu “cebrî yürüyüş” denemesi, halkın ezici çoğunluğunun inancını temsil eden ve kültürünü, günlük hayatını yoğuran İslâmiyetin, “gerilik ve gericilik” kaynağı olduğu gerekçesiyle kuşatılmasını, baskı altına alınmasını, kamusal alandan dışlanmasını içeriyordu. Bu da ancak artan diktatörlük dozajlarıyla empoze edilebilirdi. Dolayısıyla Kemalist çizgi ulusal kalkınmacıydı, çağdaşlaşmacıydı, bu anlamda “toplumsal ilerleme”den yanaydı, ama demokratik değildi. Batı’nın tarihsel gelişme çizgisinde, modernite ile demokrasi arasında bir ikilem yoktu; modernleşme demokrasiyi de içeriyor ve modernistler aynı zamanda demokrat olabiliyordu. Türkiye’de ise bu iki temel kavram ve özlem birbirinden ayrıldı, ayrıştı ve insanların, bu arada solun ve solcuların önüne ya modernist ya demokrat olmak tercihini getirdi. (Batı’dan farklı bu gelişme mecrasını ve yol açtığı değişik mevzilenmeleri anlamayan Batılılara anlatma gayretleri için, bkz Adam McConnel’in şu iki yazı dizisi:Deconstructing Atatürk’s personality cult: A response to Steven Cook 1-2-3 (7-15-24 Nisan 2016) ve How to define the Turkish Youth Union 1-2-3 (8-14-26 Mayıs 2016.)
Marksizmin genel ve evrensel problemleri bir yana; solun Türkiye’ye özgü trajedisinin başlangıcı, söz konusu ikilem karşısında ve toplumsal ilerlemecilik uğruna Kemalist devletçi-milliyetçi modernizmin kuyruğuna yapışması ve zihnen onun kanadı altına girmesidir. Bir yanda, dindar halk kitlelerinin geleneksel tercihlerinin yansıyacağı bir demokrasi ile diğer yanda milliyetçi-modernistlerin “uygarlaştırma” misyonu arasında, sol tercihini mevcut şekilleriyle ilkinden değil (veya iki opsiyonu sentezleştirmekten, veya farklı bir alternative inşa etmekten değil), ikincisinden yana kullandı. Bu da maalesef Türkiye solunu dünyadaki pek çok emsalinden belki daha anti-demokratik kıldı. Yukarıda işaret ettiğim gibi, solun zaten belirli bir Komintern Marksizmi mirası ve “burjuva demokrasisi”ni horlama alışkanlığı vardı. Öte yandan, Kemalizm de toplumun ve halkın geriliği, ilkelliği, cehaleti ve “bâtıl” inançlarından yola çıkan kendi “halk için, halka rağmen”ciliğiyle malûldü. İster Kemalist, ister sosyalist olsun çoğu kentli, Batılı, seküler entellektüel 1925’ten (Takrir-i Sükûn’dan) itibaren yabancı bir ülkede, etrafı din (İslâmiyet) ve Müslüman halk tarafından kuşatılmış vaziyette yaşıyor gibiydi ve bu endişesini “bir gün gelirlerse hepimizi kör testere ile kesecekler - şeriatı getirecekler - Cumhuriyet devriminin kazanımlarını yok edecekler - kadınları kara çarşafa kapatacaklar” söylemlerine yansıtıyordu.
Özetle, çoğunluk korkusu ve çoğunluğu iktidara getirebileceği için seçim korkusu, (yukarıda değindiğim 1973-77 yılları hariç) Atatürkçülerin ve sosyalistlerin ortak paydası haline geldi. Avrupa’da, bütün 19. ve 20. yüzyıllar boyunca merkez solun hep seçimlerden ve seçme-seçilme haklarının genişlemesinden yana olduğuna, bu uğurda mücadele edip demokrasiyi adım adım genişlettiğine yukarıda değinmiştim. Türkiye’de ise tersine, demokrasiyi ve seçimleri küçümseyen bir sol ortaya çıktı. Kemalizm ile sosyalizmin örtüştüğü alanda, kâh Doğan Avcıoğlu kâh Mihri Belli gibi darbeciler tarafından (“burjuva demokrasisi”nin Türkiye versiyonu olarak) “cici demokrasi - sandıksal demokrasi - Filipinler demokrasisi” gibi aşağılayıcı terimler icat edildi. 1961-66 arasında, Mehmet Ali Aybar yönetimindeki ve Malatya Kongresi öncesindeki TİP hariç, (zaten giderek fraksiyonlaşan ama ciddi siyasal partiler kurmaya girişmeyen) sosyalist sol, normal ve yasal siyaset sahnesine hep şüpheyle baktı. Bu alana genellikle adım atmadığı gibi, ne zaman seçim yapılacak olsa sıkıntıya girdi; bir çizgi bocalaması yaşadı; çoğu zaman katılmama ve boykot etmenin sığ, olmadık, zoraki gerekçelerine sığındı.
Bu genel çerçeve içinde, özel olarak 1946 ve 1950 seçimlerinin sol söylemdeki yeri ve adı,kritik bir demokratikleşme sıçraması değil, 180 derece zıddında “karşı devrim” oldu. Gene Mihri Bellli ve Doğan Avcıoğlu’lara göre, o zamana kadar her nasılsa Kemalist Devrim ve kazanımları henüz ayaktaydı. Gelgelelim CHP iktidarı “dışa açılma” adı altında Batı’ya ve emperyalizme teslim olmuş; yeniden dünya kapitalist sisteminin yörüngesine girmiş; işte bu bağlamda (yanlış 1) devrimci diktatörlükten vazgeçmiş ve (yanlış 2) yapılmasını kabul ettiği serbest seçimler, tam da beklenebileceği ve emperyalizmin istediği üzere, “yarı-feodal toprak ağalarını ve komprador burjuvaziyi” temsil eden DP’nin kazanıp CHP’yi iktidardan indirmesine yol açmıştı. 27 Mayıs, işte Kemalist Devrimi deviren bu karşı-devrimi devirmek ve Türkiye’yi yeniden Kemalist çizgiye oturtmak uğruna “ilerici ordu”nun giriştiği bir yarım-hamle olarak alkışlanıyor; Nasırcılık ve Baas örneklerinden hareketle tekrarlanacağı umuluyordu.
Beklendiği gibi olmadı tabii; 9 Mart yerine 12 Mart 1971 ve sonra 12 Eylül 1980 çıkageldi. Bu yüzden solun (tamamı değil ama) bir bölümü, Atatürkçülükle ilişkisini (tamamen değilse de) kısmen sorgulamaya başladı. Ama seçimlerden duyulan korku, sandığa yabancılık ve normal demokratik siyasete girememek alttan alta hep sürdü. 1946-50 “karşı-devrim”i ise 21. yüzyılın başlarına uzandı. AKP’nin her yeni seçim başarısında -- 2002’de, 2007’de, 2011’de, 2015’te ve aynı döneme denk gelen ara seçimlerde, anayasa referandumunda ve cumhurbaşkanı seçimlerinde -- hep tekrarlandı. Biriken devrimci/devirmeci umutlara karşın böyle her seçim yeni ve kümülatif bir “karşı-devrim” olarak algılandı.
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları
-
Firuz TÜRKERDARBE GİRİŞİMİNE HAZIR OLMAK 4.04.2021 Tüm Yazıları
-
Yıldız RamazanoğluYeni metin ne söyleyecek? 25.03.2021 Tüm Yazıları
-
RAGIP DURAN'Bir tek kişinin otoritesi suçtur!' 22.03.2021 Tüm Yazıları






















































































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.03.2025
8.03.2025
8.03.2025
6.03.2025
10.02.2025
29.01.2025
25.01.2025
16.01.2025
24.12.2024
20.11.2024