Markar ESAYAN
“Katı olan her şey buharlaşıyor” adını verdiği kitabında Marshall Berman, rasyonellik ve nihilizm sorunu üzerine şu önemli tesbitte bulunmuştu: “Modern olmak kendimizi bir yandan bize macera, iktidar, keyif, gelişme, kendi ruhlarımızı ve dünyayı dönüştürmeyi vaat eden, bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, büründüğümüz her kimliği yıkma tehdidinde bulunan bir çevrede bulmak demektir.”
Berman, Marx’tan ödünç aldığı bu metaforla, her şeyin buharlaştığı ve elinde katı hiçbir şeyin kalmadığından hareketle modern insanın ümitsizlik ve nihilizme savrulduğunu anlatıyordu. Cemaatin, ahlaki kesinliğin, kişisel ve toplumsal hayatta neşet eden özgün kültürün yitirilmesi, modern insanın en ciddi kriziydi. Denebilir ki, modern çağın yaratılışında Adem ve Havva yasak meyveyi bir kez daha tatmış, cemaat evinin (cennet-yuva) dışına atılmıştı. Rasyonalizm, din, gelenek ve kültürde, yani pre-modern olarak tanımlanan endüstri devrimi öncesi toplumdan gelen ne varsa “(A)kla yatkın olmayan” kategorisinde değerlendirirken, aslında bir başka “mutlak”ı söylence düzeyinde yaratmıştı. Beden ruh uyumu ve hayatın bütünlüğü ciddi şekilde zarar görmüştü. Modern insanın (Marx’ın afyon demekten öte varlık sorununa derinlemesine giremediği bir fonksiyonel akılla) din ve cemaatten yoksun bırakılmasının sonucu, nostalji ve nihilizm oldu. Bu rahatsızlık ve kayıp duygusu Darwinci evrim kuramının iyimserliği ile hemen tatmin edilemezdi. İnsanın kendisini modern bir birey olarak hele şu geçiş sürecini atlattıktan sonra fevkalade mutlu ve özgür hissedeceği konusundaki gerekli olan zaman, evrim teorisine göre oldukça uzundu. Bu eksikliğin ikame edilmesi ise, insanın bedeninin, hastalıkların, deliliğin, (aslı günah işleme olan) suç işleme özgürlüğünün, aptalca şeyler de yapabilme olgusunun Gesellschaft (Kamu ve bürokrasi) tarafından zapturapta altına alınmasını gerektirdi. Bu arada “yüksek kültür” de bedenin ve tüketimin düzenlenmesinin aracı haline geldi.
Foucault bu kurumsallaşmayı Bentham’ın “panopticon” kuramını geliştirerek yapısöküme uğratmıştı. Ancak gerek Nietzsche, gerek Foucault gibi kültür eleştirmenleri, rasyonalizmin bu eksikliği ve kurnazlığını deşifre ederken, Tanrı’dan ayrı düşmenin açtığı gediği kapatamıyorlardı. Nietzsche “yeni ahlak” ve “yeni insan” kuramlarıyla önemli bir açılım yaratmıştı. Freud başta olmak üzere birçok bilim insanı açıkça bir Nietzsche yağmacısıydı. Ama nihilizmden ve varlık sorunundan kurtulmanın gerektirdiği aşkın bir sabite yaslanma ihtiyacı hepsinde de belirgindi. M. Scheler gibi daha azınlıkta kalan isimler ise “Sevgi”yi yeni cemaatin merkezine öneriyordu lakin bu kanona dahil olamıyordu.
Din bu açıdan da çok tehlikeliydi, çünkü günah işleme özgürlüğü ve türlü meselelerin çözümünde “ümmet”e sığınma imkânı vardı. Modern olmayan bir organizasyon, koordinasyon ve hatta devlet yönetme iddiasındaki dinler, modern hayata sürekli tehdit görüldü. Beden ve tüketim takıntısı, Nietzsche’nin tesbitinin aksine duyguları bastırmakla itham edilen Hıristiyan ahlakına değil, maneviyat eksikliğini giderememenin yenilgisine duyulan hınca bir cevaptı. Böylelikle genleşen beden ruhun yerini de almaya çalışıyordu. Bedenin ihtiyaçların zaman ve mekânda uzamsal olarak şişirilmesi, ruha yer bırakmayacağı gibi, kapitalist ekonomi mantığıyla da uyum içindeydi. 19. yüzyılın sosyalistleri günde 18 saatlere varan çalışma saatlerini 12 saate indirmeyi proleterlere zafer gibi sunarken, aslında onları kapitalist sisteme entegre ediyorlar, aylaklık mevhumu ise tarihe karışıyordu.
Bu da “Protestan Çalışma Ahlakı” ile oldukça uyumluydu doğrusu. Protestan Çalışma Ahlakı ile Darwinci Doğal Seleksiyon arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Protestanlık, bireycilik, seçim ve vicdan ile uyumlandığı sekülerleşme ile aslında kendi mezar kazıcısı durumuna düşmüştü. Fethetme, tanıma ve tanımlama süreci, dışsallaşmasında kolonyalizm ile özdeşlik kurmuş, Protestan ahlakı da cemaatin güvencesi olan “fakirlik ve dayanışma”yı ayıplı hale getirmişti. Kilise bile, mesela İngiltere’de (tüm cemaati kucaklamaya çalışılan hallerinden), zenginlerin etrafında toparlandığı Angilikan Kilisesi ve orta sınıfların devam ettiği Metodist Kilisesi’nde olduğu gibi ekonomik sınıfsallığı yansıtmaya başlamıştı. Hâlâ yediği tokadın karşılığında ne yapmak gerektiğini bilemeyen Katolik Kilisesi dahil Batı Hıristiyanlığı artık iktidarın bir vektörü haline gelmiş, Papaların ve onların iktidar hırsının çok ötesinde bir moderne uyarlanma sürecine yedeklenmişti. Batı Hıristiyanlığı artık kölelerin, fakirlerin, dulların ve bunlardan oluşan cemaatlerin değil, dünyayı fethedenlerin kozmolojisini sağlayan bir kulüptü.
Nietzsche de tıpkı Marx gibi, dini zaten hasta olanlar için acıları hafifletici, ama sağlıklı toplumlar için korkunç zararlı bir uyuşturucu olarak betimliyordu. Belki o dönem için normal ve oldukça klasik modern bir tepkiydi bu. Ama sosyalistlerin hâlâ buna inanması Yeni Sol’un önündeki en büyük engel. Marx insanın manevi yapısı ve varlık sorununa hiç girmeden neredeyse idare etti, Nietzsche ise rasyonalizmin donukluğu ve işgüzarlığını keskin bir şekilde ortaya koymakta başarılı olsa da, “Üst insan” ve “Yeni ahlak” konusunda çıpasız kaldı. Sokrates öncesine giderek tanrısız, insanın duyguları bastırmaktan uzak tutan şiddet, cinsel özgürlük dahil her halleriyle uyumlu yaşadığı, hayatın bütünlüğüne müdahale edilmemiş saf bir zaman aralığı bulmayı umdu; umduğu için de buldu. Sıradan şeylerin rasyoneller tarafından entelektüelleştirilmesine hınç duymakta haklıydı, çünkü burada büyük bir sahtekârlığın kokusunu almıştı. Gündelik yaşam içerisinde karşılıklı ilişkiler düzeyinde “Değerlerin yeniden değerlendirilmesi” önerisini yaptı, lakin insanın manevi dünyasını denklemden çıkardığınızda yeniden değerlendirmek için ortada fazlaca bir malzeme kalmıyordu. Bu açık kapıyı bir türlü kapatamadı.
Nietzsche’nin gündelik hayata ve insanın her türlü hallerine hiç müdahale edilmemesi, karşılıklı gelişen bir yeni ahlakta yeni insanı bulma arzusu önemliydi. Ama neden o gündeliklik içinde gelişmesi murad edilen yeni ahlakın içinde Tanrı, gelenek vs. olmasındı ki? Eğer insanlar kimilerine göre ve asla kanıtlanamayacak şekilde “hurafe” ve “afyon” olabilecek bir din evreni içinde yaşamak veya oraya arada sırada girip çıkmak istiyorlarsa, buna müdahale etmek, ne adına olursa olsun aynı yanlışı tekrarlamak olmaz mıydı? Müdahaleyi estetize etmek belki sorunu daha da kavranamaz hale getirdiği ölçüde acımasızcaydı.
Bu anlamda Nietzsche’de ne kadar çabalamış olsa da Tanrı’yı öldüren modernin içinde boğulmuştu.
Nietzsche de, Foucault ve diğerleri de modern insanın nihilizme ve nostaljiye savrulmasına deva olacak bir reçete geliştiremedi. Modern insan, yuvadan (cemaaten) kovulmaya ve oynadıkları toplumsal rollerde kendilerini rahat hissedememelerine karşı nostaljiyi derinleştirmeye çaresizce devam etti. İsviçreli paralı askerlerin ev hasreti patolojisine verilen bu isim (nostalji) modern insanın eğreti evi oldu.
G. Stauth ve B. S. Turner’ın* sınıflandırmasına göre nostaljik paradigmanın dört özelliği vardı. Bunlardan ilki onun melankolisi ve kötümserliğiydi. Esas olarak tarihi bir çöküş anı olarak kabul ediyorlardı. Tarihte bir noktada bir altın çağ vardı ve o çağda insanlar tarihin kendilerine bir yuva verdiğini, gerçekliğin ise kavranabilir olduğunu varsayıyorlardı. Gelecek ise artık sadece çöküşün devamı değil, şiddetlenmesini ima ediyordu. Kötümserlik, Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünde en tepe noktasına ulaşmıştı.
Nostalji fenomeninin ikinci özelliği bütünlük ve ahlaki kesinliğin yitirildiği duygusuydu. Kapitalist endüstrileşme, kırsal cemaatların çöküşü, bilimsel bilginin kamusal alanı düzenlemesi ve toplumsal yapının karmaşıklaşması dinsel evi ve değerleri zayıflattığı oranda dünyevileşmeyi inşa ediyordu. “Üçüncü olarak” diye devam ediyor Stauth ve Turner, “Bireysel özerklik yitirilmiş ve sahici toplumsal ilişkiler çökmüştür.” Modernitenin bireyi öne çıkarması bir aldatmaca halini almıştır. Çünkü ahlaki birlik zayıfladıkça, birey kendisini zayıflatan bürokratik devlet tahakkümüne terk edilmektedir. Birey, Weberci bürokrasi ile Foucault’nun deşifre ettiği disiplin teknolojilerinin gözetiminde “yalnız ve yalıtılmış” yaşar. Bireyselleşmeden kasıt, aslında bu bireyin kendisini kendine hapsettiği durumdur.
Stauth ve Turner nostaljik paradigmanın son öğesini şöyle tanımlar:
“Paradigmanın son bileşeni, basitlik, kendiliğindenlik ve sahiciliğin yitirilmesi duygusudur. Birey, yalnızca yönetim bazında değil, aynı zamanda duygunun özerk dışavurumunu engelleyen davranışa dair belli mikro ahlaklar bazında denetlenir.”
Birey tüketim toplumuna koşut, belli yapıp etmelerin sınırlarını çizdiği demir bir kafesin içindedir. Nietzsche’ye göre; dinsel/ahlaki değerlerin aşınmasıyla birlikte batı kültürünün temel varsayımları, bundan böyle Tanrı kavramıyla doldurulamayacak bir gedik bırakarak çökmüştür. Bu gediği olduğundan önemsiz göstermeye çalışan toplum bilimciler de olsa olsa modernizmin yeni keşişleridir. Nietzsche, bir tür felsefi özerklikten bahsediyordu. Oysa Heidegger’e göre felsefeye duyulan ihtiyaç, tam da bizim dünyadaki yuvasızlığımızın bir işaretiydi. “Varlık nedir gibi felsefi sorular sormak, bundan böyle varlığın ne olduğunu bilmediğimizi önermek” anlamına geliyordu.
Ama sorun bundan da öteye taşınmıştı. Nietzsche’nin önerisi imkânlı olsaydı dahi, Tanrı, ölüm, ölümsüzlük, özgürlük ve ahlak hakkındaki büyük sorular artık cevapsızdı. Cevapsız kaldığı için de modern toplumda bu sorular artık gittikçe sorulmaz hatta yasaklı oldu. İnsanlar, varoluş hakkında kapsamlı bir yorumdan mahrumdu ve bu manada A. MacIntyre’a göre, “Modern toplumda insanlar herhangi aktif bir anlamda ateist ya da hümanist olmaktan uzaktır; sadece deist değillerdir.” **
Şimdi ise, 1900’lerden ve 1960’lardan sonra son büyük nihilist kuşakla karşılaşıyoruz. Bunun nedeni, modernitenin özgürleştirmeye, inşa etmeye çalıştığını iddia ettiği bireyin, özetle terk edilmiş, boşlukta ve sömürgeleştirilmiş olmasıdır. “Medeniyet ve rasyonelleşme sürecini, Batı kültürünün dünya üzerinde egemenlik kurma etiği olarak, yani iktidar-istencinin (will to power) dışsallaşması olarak görecek şekilde daha da genişletebiliriz” diyor Stauth ve Turner. Ve devam ediyorlar: “İktidar istencinin kültürün kurumsallaşması, medeniyet ve akılla bu şekilde genişletilmesi dünyanın sömürgeleştirilmesi olarak da görülebilir. ‘Dünyanın sömürgeleştirilmesi’ ifadesiyle, yalnızca dışsal bir uzamın coğrafi sömürgeleştirilmesini değil, aynı zamanda bedenin kültür tarafından sömürgeleştirilmesini ve zihin ya da bilincin (A)kıl ve bilim tarafından sömürgeleştirilmesini kastediyoruz.”
Modern insan özgür de, birey de olamadı, çünkü Scheler’in dediği gibi, rasyonalist bireycilik anlayışının tersine, kişiyi ancak başka kişilerle ilişkili haldeyken anlayabiliriz ki, bu da bireyin kendine dair bilincinin, zorunlu olarak toplumsal bilinç olduğu anlamına gelir. Bizler, diğerlerinden koparak varlığımızı bile anlamlandıramayız, veya birey olmak için topluma gitme zorunluluğumuz vardır. Modernizm cemaatleri ve ortak ahlakı dağıtırken iddia ettiği toplumsallaşmayı yaratamadı. Bugün Batı’nın yaşadığı kimlik ve kültür krizi budur. Temelde ciddi bir kültür ve bilim reformuna ihtiyaç var. Ama bunu yapabilmek için önce sömürge mantığından tövbe etmek, modernin ötesine bakabilmek gerekiyor.
Türkiye’deki duruma geldiğimizde ikili bir cemaatsal yapı bizi karşılar. Türkiye, 200 yıllık modernleşme safhasını tamamlamıştır ve bunun yarattığı iki tür fenomen vardır. Dindarlar ilkidir… İkincisi ise totaliter laikler diyebileceğimiz kesim ki, Osmanlı ve cemaatten hınçla uzaklaşmak isteyen kuruluşcuların yarattığı seküler dünyaya yeni yuvaları olarak giriş yapmışlardı. Aşkın bir sabite ihtiyaç kesindi ve bu manada Atatürk’ün putlaştırılması, Anıtkabir’in de Kâbe muamelesi görmesi oldukça semboliktir. Çünkü yuvanın zamana ve her türlü tehdide karşı güçlü ve yıkılmaz olması gerekir. (Dine öykünme.) Bu eksiklik ve içgüdü totaliter yaşam biçimi diktatörlüğünü ima etti. 1920’lerde ve 1970’lere kadar, bu yaşam biçiminin çökmüş öncülünün karşısındaki parlaklığı yadsınamazdı. Buna dair “saldırıların” Menderes’in linç edilmesini gerektirdiği gibi, en acımasız ve irrasyonel şekilde geri püskürtülmesinin doğruluğu tartışılmazdı. Birilerinin sizin yuvanızı yıkmaya çalıştığında, her türlü yönteme başvurmanın meşruiyeti, “haneye tecavüz” ve “meşru müdafaa” türünden tartışılmaz haklardan ileri gelmekteydi. Yani aslında totaliter sekülerler, zaten sorunlu olan bir modern kimliğin küresel krizlerinin üzerine eklenen bir de yerel tehditler ve dilemmalarla yüzleşmek durumunda kaldı.
Oysa dindarlar da modernleşiyorlardı. Hatta günümüze bakıp tarafsız bir değerlendirme yapıldığında, dindarların daha özgün ve daha az çelişkili bir modernleşme sürecinden geçtiği ve süreci tamamladığı söylenebilir. Totaliter sekürlerler ise süreci tamamlayamaz; bu olduğunda varlık sorunu ile başbaşa kalacaklarını ve hayaletlerin geri döneceğinden korkarlar. Sabitlenmiş bir nostalji duygusu ile evsizliğe duyulan hınç arasında bir sarkaç gibi sallanmak varoluşsal bir kriz, bu kriz ise spekülatif bir dünyayı öfkeyle koruma içgüdüsünü yaratır.
Dindarların, ama cebir, ama gönüllülükle modernleşmelerini tamamlarken, cemaat ve dinlerine sahip çıkmaları, bundan bir sentez elde etmeleri, ödenen bedelin zengin bir potansiyeller dünyasını hediye etmesini ima etmiştir. İnancı ve moderni uzlaştıran melez ve zengin bir imkanlar dünyasından bahsediyoruz. Evden kovulmadan, evi tadil etmek, üzerinde yeni süslemeler yapmak gibi.
Totaliter laiklerin bugün Erdoğan ve dindar kesime yönelttikleri hınç ve öfkeyi, aslında kendi yurtsuzluk ve kimlik bunalımına duydukları tepki olarak anlamlandırabiliriz. Erdoğan’ın dindar kimliği ile barışık ama modern dünyaya açık halleri, bir de totaliter sekülerlerin yurt belledikleri, tek yaşam biçimi diktatörlüğünü ima eden kamusal alana geri dönmeleri, orayı dönüştürmeleri bu öfkeyi daha da katlanılmaz ve irrasyonel kılıyor. Erdoğan ve dindarlar kimseyi evinden ve yurdundan kovmuyor, sadece zaten evsiz ve yurtsuz olduklarını onlara hatırlatıyor. Bir simülasyon gerçeğin ateşiyle kavruluyor ve bunun müsebbibi her ne kadar Erdoğan ve dindarlar gözükse de, aslında zamanın kendisi oluyor.
Totaliter seküler gökkubbe çöküyor. Kamusal alan, içinde din ve geleneklerin de olduğu insanın her hallerinden oluşan tuğlalarla yeniden örülüyor. Kaçınılmaz olan oluyor ve evet, katı olan her şey, iki yüzyıl sonra yeniden buharlaşıyor. Bu bunalımın müsebbibi Erdoğan veya dindarlar değil. Öyle olduğu için de argümanlar sadece “üslup” üzerinde kısıtlı kalıyor, altı dolmuyor. Gerçeklik spekülatif dünyaya ait olduğu için sadece öfke ve irrasyonalite, hatta faşizm ve ırkçılığa varan hallerle mücadelenin kof özü ikame edilmeye çalışılıyor. Öz kof ve gayrıahlaki, sınıfsal olduğu için bu hıncı yaşamayanlar üzerinde etkili olamıyor.
“Kardeşlerimizi bir yerden kovarak” orayı yurt veya ev haline getiremeyiz. 80 yıl bu yöntem bir devlet projesi olarak uygulandı. Gayrımüslimler, Kürtler, Aleviler, dindarlar “bir yerden” kovuldular ama orası bir ülke, orada yaşayanlar da toplum olamadı. Bu nostalji ve yurtsuzluk öfkesinden statüko üreten üstyapıları kast etmiyorum; ama totaliter seküler halk kesimleri, ev sahibi olmak için aslında çok elverişli bir dönem yaşıyorlar. Ortak ahlak ve yeni toplum sözleşmesine katılmak, onlara çok iyi gelecek, bu evde onların da yeri olduğunu, evin inşasına katılırken hissedecekler ve sağalacaklar. Üst yapının en büyük zararı, onları bu yolun kapalı olduğuna ikna etmek oldu.
Hayali evlerden gerçek yuvaya dönmenin zamanı. Bu ise sadece bir kararı gerektiriyor. Basit bir karar.
Birlikte yaşamaya ve kardeşleri hor görmemeye dair.
*Nietzsche’nin Dansı, G. Stauth&B.S.Turner, Ark Yayınevi, 1995, Ankara.
**Age.,

Yazarlar
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeniler oyuna girince ne olur? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha Akyol‘Durdurmaya gücünüz yetmez’ 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları
-
Firuz TÜRKERDARBE GİRİŞİMİNE HAZIR OLMAK 4.04.2021 Tüm Yazıları
-
Yıldız RamazanoğluYeni metin ne söyleyecek? 25.03.2021 Tüm Yazıları
-
RAGIP DURAN'Bir tek kişinin otoritesi suçtur!' 22.03.2021 Tüm Yazıları
-
Sevilay YALMANMesele Gergerlioğlu meselesi değil! 19.03.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKBACAKİZMİT KÖRFEZİ YAKIN, DENİZ BİZE ÇOK UZAK! 17.03.2021 Tüm Yazıları
-
Ural ATEŞERANADİL... 21.02.2021 Tüm Yazıları
-
Demir Küçükaydınİki Devrimci – Türeci ve Şahin 4.01.2021 Tüm Yazıları


























































































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.05.2019
2.05.2019
24.04.2019
21.04.2019
18.04.2019
16.04.2019
13.04.2019
10.04.2019
3.02.2019
28.03.2019