Ayşe HÜR
Geçen hafta "Artık yeni bir kavşaktayız. Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık" sözüyle tepkileri çeken Emine Erdoğan, bu sefer de “Harem bir okuldu” diyerek gündem (!) yarattı. Bu suni tartışmaya katılmaya hiç niyetim yoktu ama bazı okurlarımdan gelen ricayı kıramadım. Harem kelimesi, Arapça h-r-m kökünden türetilmiştir. Aynı ailenin diğer üyeleri mahrem, muharremle birlikte birbiriyle ilişkili iki anlama gelir: Yasak, dokunulmaz veya kutsal, tabu.. Harem deyince elbette akla saray gelir. Saray deyince de Yahya Kemal Beyatlı’ya kulak verelim: “Saray kelimesinin bizde de, Frenk’te de bir kadın rayihası vardır. Daha ilk ziyaretinizde sezersiniz ki Topkapı Sarayı erkek değil dişidir. Birinden ötekine geçilen yüzlerce oda, bir vücut ve ten cenneti imiş. Mermer vücutlu, sarı saçlı, mavi gözlü İslav kızları, kömür gözlü Rum kızları, ela gözlü Latin kızları, saz benizli Çerkez kızları…”

(Osman Hamdi Bey, “Haremden”, 1880.)
ALTIN KAFES’TEKİ KÖLELER
Halbuki bugün Topkapı Sarayı’nın Harem kısmına girildiği zaman insan âdeta ürker. Kalın duvarlar, harem ağaları ve diğer ocakların daireleriyle adeta bir iç kale görünümündeki Harem, rutubetli odaları, daracık kafesli dehlizleri, karanlık bölmeleriyle hiç de Yahya Kemal’in çizdiği tabloya uymaz. Nitekim Batı edebiyatı ve tarihinde Harem deyince akla çeşitli Asya, Afrika ve Avrupa ülkelerinden köle veya esir olarak elde edilmiş genç ve güzel kadınların, padişahın kalbini kazanmak için yarıştığı ve gücü ele geçirmek için en tehlikeli planlar yaptığı ve rekabetin gizliden gizliye acımasızca sürdüğü bir ‘Altın Kafes’ gelmiştir. Hatta bazı eserlerde ‘iğrenç bir hapishane’dir harem…
Bence de Harem’i anlamak için öncelikle ‘kölelik’, ‘cariyelik’ gibi statüleri anlamak gerekir. Ancak oradan başlarsam Harem’e gelmem mümkün olmayabilir. Onun için siz lütfen yazıyı okurken Harem’in esas olarak özgür olmayan kadınların mekanı olduğunu, ayrıca yine kölelik veya esirlikten gelme hadımları da eklersek, hareme girenin bazı istisnalar dışında bir daha çıkmadığını, güneşi bile çoğu zaman görmediklerini bilirsek, haremin aslında Batılıların zihninde canlanan ‘hapishane’ kavramına çok da uzak olmadığını aklınızda tutun. (İlerde İslam’da kölelik ve esir ticareti konusunda yazmaya söz veriyorum.)

(I. Ahmed’in haremini gösteren bir minyatür, 1613-1617)
SARAY-I ATİK, SARAY-I CEDİD
Bugün Harem deyine çoğumuzun aklına, Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Topkapı Sarayı gelir muhtemelen. Halbuki Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u alınca, bugünkü Üniversite merkez binasının bulunduğu yere önce ‘Sarây-ı Atik’ (Eski Saray) adıyla ilk Osmanlı sarayını; 1472-1473’te Çinili Köşk’ü, 1465-1478 arasında da Sarayburnu’ndaki Sarây-ı Cedid-i Âmire’yi (Yeni Saray) yaptırdı. İşte bugün Topkapı Sarayı dediğimiz bu yapı. Ancak Eski Saray’daki harem teşkilatının buraya taşınması 1541 yılında olmuştu.
Eski Saray’daki Harem hakkında hemen hemen hiç bilgi yok ama Topkapı Sarayı’ndaki Altın Kafes’te mutlu muydular bari derseniz, buna cevap vermek de çok kolay değil. Çünkü bu harem konusunda da birinci elden bilgiler çok az. Malum ‘harem’ demek yasak demek. Bırakın yabancı erkekleri, hadımlar, çocuk şehzadeler ve padişahlar dışında Müslüman erkeklerin bile giremediği bir yer demek. Harem ağalarının
bile kadınların dairesine aksi buyrulmadığı sürece giremedikleri, girdiklerinde yüzlerini asla açık görmedikleri bir yer demek. Doktorların bile ancak çok önemli durumlarda hareme kızlar ağası ve zenci harem ağalarından bir muhafız eşliğinde girebildiği ve haremde bulundukları sürece hiç bir cariyenin başını bölmesinden uzatmadığı bir yer demek. Saraya satış yapan kadınların bile onlara ayrılan bölümde harem ağaları aracılığıyla satış yapabildiği bir yer demek…
BİLGİ YOK, DEDİKODULAR, RİVAYETLER VAR
Dolayısıyla hele de 15, 16 ve 17. yüzyıl gibi modernliğin henüz rüşeym halinde bile olmadığı dönemlere dair bilgi yok, ama bol bol rivayet var, dedikodu var, efsane var. 18. ve 19. yüzyıldaki kaynaklar (ki hepsi de Batılı seyyahların hatıratları, raporları) bile çok dolaylı yollarda aktarıyor bize Harem’i. (Bu tarihlerde artık Topkapı Sarayı değil, Dolmabahçe, Beylerbeyi, Yıldız Sarayı’nın haremleri söz konusu elbette.) Aktarılanların büyük bir kısmı da mimari özelliklere, dekorasyona dair. Orada yaşayan kadınları görebilen, onlarla konuşabilen, hele de hayatlarına şahit olabilen bir iki istisna dışında kimse yok. Onlar da geç dönemde. Bunlar Lale Devri’nin padişahı III. Ahmed’in haremine giren Lady Montagu, Abdülaziz’in haremini anlatan Leyla Saz Hanım, II. Abdülhamid’in hayatına ve haremine ait bilgiler veren kızları Ayşe Osmanoğlu ve Şadiye Osmanoğlu, V. Mehmed Reşat’ın hareminde öğretmenlik yapan Safiye Ünüvar…
Harem’i ilk gören erkek, neyse ki Batılı biri değil, Müslüman biriydi. Ama çok geç bir tarihte gördü, daha doğrusu görecek bir şey kalmamıştı. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra sonra Topkapı Sarayı’na girmesine izin verilen Abdurrahman Şeref Bey, binalar, daireler, kadınlar, cariyeler, şehzadeler ve sultanlar hakkındaki makalelerini 1910-1911 yılları arasında Tarih-i Osmani Encümen-i Mecmuası’nda yayımladı.
Dolayısıyla bugün Harem hakkında (hele de 19. yüzyıl öncesine dair) söylenenler gerçekten ziyade, bu bilimsel olmayan malzemeyi kendi meşrebine, ideolojisine, amacına göre yoğuranların ortaya çıkardığı formlar. Ne demek istediğimi örneklerle anlatmak istiyorum.
NİCOLAS DE NİCOLAY’IN FANTAZİLERİ
Batı dünyasını harem ile tanıştıran ilk kişi 1551’de Fransa Kralı II. Henry’nin elçilik heyetiyle İstanbul’a gelen coğrafyacı Nicolas de Nicolay’dır. Barbaros’un eski hadımlarından Ragusalı Zafer Ağa ile dostluk kuran Nicolay, Zafer Ağa’nın anlattıklarından bir saray imgesi yaratmış, yine onun yardımıyla model olarak getirttiği iki sokak kadınını bedestenden aldığı giysilerle saraylı gibi süslemiş, sonra onların resimlerini çizmiş, Fransa’ya döndükten on iki yıl sonra yayınladığı ‘Türkiye Seyahatnamesi’ne koymuştu. Büyük ilgi gören kitap 16. yüzyılın sonuna kadar her yıl, çeşitli Avrupa dillerinde 2, 3 hatta 4 baskı yapmış, kitap 1750’ye kadar da aralıklarla ve farklı başlıklarla yeniden yayınlanmıştı. Yani Nicolay’ın kulaktan dolma bilgileri yaklaşık 200 yıl Avrupalıların harem fantazisini beslemişti.

(Ingres’in “Odalık ve Köle” tablosu. 1839)
DOKTOR HİEROSOLİMİTANO’NUN GÖRDÜKLERİ
III. Murat döneminde (1574-1595) sarayda çalışmış İtalyan bir doktor olan Domenico Hierosolimitano giren nadir erkek olarak bazı mekanların tasvirini yapabilmiştir. Bunlardan Altın Yol diye tabir edilen koridoru şöyle anlatır doktorumuz: “Yukarıda sözü geçen meydandan bir koridor ile sultanın odalarının bulunduğu başka bir bahçeye girilmektedir. Anahtarları yalnız zenci kızlar ağası ve sultana hizmet etmek isteyen kadınlarda bulunan bu odalar, sadece sultanın kullanımına ayrılmıştır. Bir tarafta, her birinin içinde hamamlar ve fıskiyeler bulunan ve birbirini görmeyen bağımsız odalar bulunmaktadır. Sultan istediğinde gizli koridorlardan geçerek diğerleri görmeden istediği odaya ulaşabilmektedir. Kadınların girebilecekleri diğer bir kısım ise sultanın erkek çocuklarının büyütüldüğü dairelerdir. Kız çocukları anneleriyle birlikte yaşamakta ve erkek çocukları altı yaşına geldiklerinde annelerinden alınıp, kendilerine eğitim verecek olan hocalar nezaretinde ayrı odalarda büyütülmektedirler. Sultana ait olduğunu söylediğimiz odalar erkeklerin dairelerinin yanından başlayıp, kadınların odalarına kadar uzanmaktadır. Şaşırtıcı bir zekâ ile inşa edilen ve her birinin kendilerine ait salonları, yatak odaları, hamamları, fıskiyeleri, çiçek bahçeleri ve kuş bahçeleri bulunan bu geniş dairelerde, insan figürleri kullanılmayan, yalnız çiçek resimleri ile süslenmiş sırmalı perdeler, değerli halılar, sırma bezeli minder ve yastıklar, fildişinden ve doksan bin akçeye mal olan iri mercanlarla işli ve sandal ağacından yapılma divanlar bulunurdu.”
ORG USTASI DALLAM’IN ANLATILARI
İngiliz org ustası Thomas Dallam, Kraliçe I. Elizabeth tarafından III. Mehmed’in gönlünü hoş etmek için saraya bir org kurması için İstanbul’a gönderildiğinde şansı yaver gitmiş ve bu yasak bölüme gözatabilmişti. 1599’da Kraliçe’nin elçisi ile birlikte Hector gemisiyle yedi aylık bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelmiş, dönüşte gördüklerini seyahatnamesinde anlatmıştı. Ancak bugün uzmanlar Dallam’ın gördüğü bölümün Harem’in kadınlara tahsis edilen ana mekanı değil Hünkar Sofrası denilen bölümü olduğunda birleşiyor.
III. Mehmed’in kendisine sarayda kalıp düzenli müzik ziyafetleri vermesi karşılığında hareminden iki kadını eş olarak teklif ettiğini anlatan Dallam, iddiasına göre ailesinin onu beklediği gerekçesiyle aynı yıl memleketine geri dönmüştü. Ancak bu anlatılar İngilizler tarafından ancak 1848 yılında okunabildi. Çünkü seyahatnemesi 300 yıl boyunca British Museum’un tozlu raflarından birinde unutulmaya terk edilmişti.
VENEDİK ELÇİSİ VE MENDİL HİKAYESİ
I. Ahmed döneminde, 1606-1609 yılları arasında İstanbul’daki Venedik Elçisi Ottavinano Bon, padişahın avda olduğu bir gün, ahbaplık kurduğu bahçıvan sayesinde saraya girdiğini, Has Bahçe’yi, I. Ahmed’in yatak odasını ve Revan Köşkü’nü iddia etmişti. Ama daha önemlisi şu anlatıyı da kazımıştı Batılı belleklere: “Padişah cariyelerden birisinin oyununu seyretmek, müziğini dinlemek ve eğlenmek isterse onun adını başkadına söyler. Başkadın cariyeleri hükümdarın yanına gönderir. Padişah, cariyelerin önünde birkaç defa geçer, hoşuna gidene mendilini verir, kendisiyle geceyi geçireceğini bildirir.”
TAVERNİER’NİN MEÇHUL DEVŞİRMEDEN DUYDUKLARI
Hindistan-Fransa ticaretinin öncülerinden olan Jean Baptiste Tavernier 22 yaşındayken Avrupa’da İngiltere’den başlayarak Fransa, Hollanda, Almanya, İsveç, Polonya ve Macaristan’ı gezmiş, 1631’de ilk kez Doğu’nun Kapısı olarak gördüğü İstanbul’a gelmişti. 1638-1663 arasında bir kaç kez daha Tavernier’in ilk kitabı 1675’te Paris’te basılan, Osmanlı sarayının ve padişahların saraydaki yaşantılarının anlatıldığı ‘Büyük Padişah Sarayının İçyüzü Üzerine Yeni Anlatı’ adını taşıyordu. Ancak Tavernier de Harem’i gözleriyle görmemişti. Anlatılarını Harem’de elli yıldan fazla içoğlanlığı yapıp sonra hazinedarbaşılığa kadar yükseldikten sonra, gözden düşerek Bursa’ya sürgün edilen, oradan Hindistan’a kaçtığını söyleyen Sicilyalı bir devşirmeden ve yine sarayda on beş yıl içoğlanı olan bir Parisliden dinlediklerine dayanarak kaleme almıştı.
LORD BYRON VE DON JUAN
Batı’da Harem bilgisinin dayandığı bir başka kaynak, 1698’de Gravesend’den hareket eden İngiliz bandıralı bir gemiyle başlayan ve tam 14 yıl devam eden Osmanlı ülkesi seyahatine dair gözlemlerini 1723’te İngiltere’de bastırdığı 2 ciltlik seyahatnamesinde anlatan A. De La Motraye adlı Fransız seyyahtı. Mortraye güya bir saatçi yamağı kılığında hareme girmişti. Motraye’nin harem tasvirleri ünlü İngiliz şair Lord Byron’u etkilemiş ve onun en meşhur oyunu ve bir başyapıt sayılan Don Juan’da hareme yer vermesinde ilham kaynağı olmuştu.

(Renoir, “Odalık”, 1870)
1740-1755 arasında I. Mahmut ve III. Osman döneminde İstanbul’a gelip giden Fransız tüccar Jean Claude Flachat bu 15 yıl içinde Kızlar Ağası Hacı Bektaş ile dostluk kurmuş, bu sayede hareme çeşitli görevlerle defalarca girip çıktığını iddia etmişti. Flachat seyahatnamesinde haremin fiziki yapısına en geniş yer veren seyyahtı. Tasvirleri Dallam’ın anlattıklarına çok benziyordu.
KADIN SEYYAHLARIN NESNELLİĞİ
Arada kulaktan dolma bilgileri bizzat şahit olmuş gibi anlatan başka erkek seyyahlar da var elbette ama bunların hiçbiri Harem’deki canlılara dair bir şey anlatmıyor. Julia Pardoe, Ellison Grace ve Mary Lucy Jane Garnet, Annie Jane Harvey gibi kadın seyyahlar kadın olmanın avantajıyla hemcinslerinin yaşamına daha yakından gözatabilmişler hem de erkeklerden daha tarafsız anlatılarıyla 15. yüzyıldan beri Batıda yaygın olan barbar, kaba, despot, bağnaz, tembel Türk gibi negatif tanımları “sevecen, hayvan ve doğa dostu, nazik, cömert, neşeli, kadına değer veren” gibi pozitif anlamdaki sıfatlara değiştirmişlerdir.
Bu kadınların en ünlüsü ve Harem’e girmeyi başaran tek kişi Lady Mary Wortley Montagu’dür. Eşinin 1716’da İstanbul’a elçi tayin edilmesiyle İstanbul’a gelen Lady Montagu Harem’e dair ilk ve son doğrudan gözlemleri yapan yabancı kadındır. Lady Montagu Harem’i pek çok seyyahın yaptığı gibi cinsellik değil de özgürlük mekânı olarak tasvir etmiştir. Bu yüzden de anlatıları kimi çevrelerce kabul görmemiştir.

(Lady Montagu ve Julie Pardoe)
HAREM’DE KAÇ KADIN VARDI?
Sayı tarih içinde sık sık değişmiştir. Örneğin Nicolas de Nicolay (1585) 200’den fazla olduğunu söylerken; Robert Withers (1610–1620) 1100-1200 civarında olduğunu, Ubucini (1855) hazinedeki sorunlar yüzünden sayının 300’e indiğini yazmıştı. Modern dönemde yazan Çağatay Uluçay, 18. yüzyılda bu rakamın 400 veya 800 arasında değiştiğini söyledi. 19. yüzyılın modermeşmeci padişahı Abdülmecit’in hareminde tam 688 cariye vardı. Elbette bunların çoğu hizmetkârlık, çocuk bakıcılığı gibi işleri yaparlardı.
HAREM TEŞKİLATI
Saray kayıtlarından öğrendiğimize göre Harem’de yaşayan bu kadınlar ordusu Daye Hatun (Sultan’ın sütannesi hanım), Kethüda Hatun (harem kâhyası hanım), Haznedar Usta, Çeşnigir Usta, Çamaşırcı Usta, Berber Usta (tıraş teçhizatlarından sorumlu hanım), Kahveci Usta, Kilerci Usta, Kutucu Usta (saç süsü ve başörtüsünden sorumlu hanım), Külhane Usta (banyodan sorumlu hanım), Kâtibe Usta, Hastalar Ustası, Ebe ve Dadı gibi unvanları olan görevlilerin eşliğinde, din eğitimi alır, dikiş, nakış, oya gibi el işlerini, ud, tef, saz gibi müzik aletlerini çalmayı öğrenirlerdi. Ancak bu bir konservatuvar eğitimi değildi, hem kendilerini hem de padişahı eğlendirmek içindi. Harem’den yetişmiş müzisyenlere tek örnek Abdülmecit döneminde (1839-1861) 80 güzel kızdan oluşan Harem-i Hümayun bandosudur. Bandocu kızlar, vücutlarını saran kadife elbise giyer, fes takarlardı. Padişah salona girdiğinde Marş-ı Hümayun’u çalarlardı. Ancak bir sonraki padişah Abdülaziz’in Batı müziğini sevmemesi yüzünden bu bando kaldırılacaktı.
KADINLAR SALTANATI
Harem’deki kızların bazıları hat, tezhip öğrenilerdi ancak Kanuni’nin karısı Hürrem Sultan gibi şiir yazacak düzeye gelen biri çıkmadı. Hele de bilimde öne çıkmış kimse olmadı. Ancak, Kösem Sultan, Turhan Sultan, Safiye Sultan, Nurbanu Sultan gibi devlet işlerine karışan hatta 17/18. yüzyıl tarihçisi Naima’nın iddia ettiği gibi Osmanlı Devleti’nin bozulmasında önemli rol oynayan kadınlar da çıktı Harem’den. Ancak bu kadınlar bile Batı’daki muadilleri gibi kültürlü değillerdi. Özellikle Tanzimat Dönemi’nde (1839 sonrası) imparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşayan sıradan ailelerin kız çocukları bile devletin veya misyonerlerin açtığı okullara giderken, zengin aile kızları evlerinde mürebbiyelerinden ve hocalarından özel dersler alırken, Harem’de verilen eğitimin çok zayıf olduğu ortadaydı. Zaten esas olarak Harem mensupları, padişahın gözüne nasıl gireceklerini, girdiklerinde ona nasıl muamele edeceklerini, ondan çocukları olursa o çocukları nasıl kıskanç hemcinslerinden ve onların uzantılarından koruyacakları konusundaki bilgilerle donatılırlardı. Çünkü en ateşli mücadeleler bu alanda verilirdi.
PADİŞAH-CARİYE İLİŞKİLERİ
Padişahların genel olarak beğendikleri kadınlarla ilişki kurmaları hiç zor değildi. Hele de klasik dönemde. Padişahın ilgisinin yön değiştirmesi büyük kıskançlıklara hatta trajik olaylara neden olurdu. Örneğin IV. Mehmet’in büyük aşkla bağlandığı Gülnaz Sultan’dan bir süre sonra soğuyup Gülbeyaz adlı cariyeye tutulması üzerine Gülnaz, Gülbeyaz’ı kayalıklardan denize yuvarlayarak öldürmüştü. Yine bazı seyyahları aktardığına göre cariyeler arasında kıskançlıktan yatağa düşenler, aklını yitirenler, birbirini yaralayanlar, zehirleyenler olurdu.
Ancak emeline ulaşamayan padişahlar da vardı. Örneğin I. Abdülhamit (1774-1789) cariyesi Ruhşah’a “Senden şefkat beklerken sen ziyaretime gelmiyorsun. Sen bana merhamet etmezsen kim eder?”, “Efendim sana bağlanmış bir köleyim. İster döv, istersen öldür. Bu gece gelmen arzumdur. Aksi halde vallahi hastalanmama ve belki de ölümüme sebep olursun. Ayağın altına yüzümü, gözümü sürerek rica ederim. Allah için kendimi durduramıyorum” diye mektuplar yazdığı halde Ruhşah’ı razı edememişti.
Bazı padişahlar Harem’deki her çiçeğe konmak isterken (örneğin III. Murad sadece haremdeki kadınlarla değil saray dışındaki kadınlarla da pek ilgiliydi. Nitekim dünya tarihe geçmiş bir rekorun sahibi olarak 100 ila 130 arasında çocuğu olduğu sanılır) bazıları kadınlarla karşılaşmak bile istemezdi. Örneğin III. Osman Harem’deki bütün hanende, sazande ve rakkaseleri kovmuş ve haremdeki kadın ve cariyelerle karşılamamak için gümüş çiviler çakılmış ayakkabılarla dolaşmış, bununla da kalmamış İstanbul’da dolaşmaya çıktığı haftanın üç gününde şehirdeki kadınların sokağa çıkmalarını ve evlerinde olsa bile süslenmelerini yasaklamıştı.
HAREM’DEN ATILMA
İlk çocuk doğuran eşe Valide Sultan, en büyük oğlun annesine Haseki Sultan ve ondan sonra doğum yapan kadınlara Kadın Efendi denirdi. Bu kadınların her birine bir daire ya da oda, belli bir gelir, kadın hizmetçiler ve köleler ile hadımlar tahsis edilirdi. Haremdeki kadınların statüsü elbette padişahlara bağlıydı. Bir padişahın ölmesi ya da tahttan indirilmesiyle birlikte onunla ilişkili tüm kadınların hayatı altüst olurdu. Örneğin Avcı Mehmed, 1687 yılında tahttan indirildiğinde ayaklananlar, Topkapı Sarayı’na hücum etmişler, Harem’deki 700 kadından 500’nü dışarıya atmışlardı. 1876 yılında Abdülaziz’in hal’i ve intihar süsü verilen katlinden sonra Harem’deki kadınlar güya şehirde bildikleri mahallelere gönderilmiş ancak çoğunun yeri yurdu olmadığından eşyalarıyla sokakta kalmışlardı. Başka örneklerde görüldüğü gibi en iyi ihtimalle başkentteki veya taşradaki devlet görevlileriyle evlendirilirlerdi.
II. ABDÜLHAMİT’İN ARDINDAN HAREM
Ama daha kötüsü yoldaydı. 1909’daki 31 Mart Olayı’ndan sonra II. Abdülhamid tahttan indirilince Yıldız Sarayı’ndaki cariyelerin halini Halit Ziya Uşaklıgil şöyle anlatmıştı: "Abdülhamid’in yakın bulundurmak istediği kadınlar daire-i hususîye bitişik müferrih binada yerleştirilirken uzak bulundurmak istediği ihtiyarlar, hizmetine artık ihtiyaç kalmayan haznedarlar ve kızlar, hele bir koca buluncaya kadar tekrar firaşına girmeye lâyik addedemeyerek bekletilen biçareler, takım takım bu harap ve köhne binalara takılmıştı. Artık iler tutarı kalmayanlar da, ihtiyar saray kadınları için bir nevi darülaceze hükümünde kullanılan Topkapı Sarayı’nın hareminde bir hususî daireye gönderilmek suretiyle defedilirlerdi. Hal’i müteakip bu konakların sekenesini de sandıklarını, çıkınlarını ve o meyanda kendi odalarına ait olduğu için yine kendilerine bırakılan eşyayı alarak her biri bir tarafa savuşmuş, dağılmıştı. Barınacak yeri olmayanlar da yeni hünkâr tarafından Topkapı Sarayı’na misafir olarak gönderilmiş, bu suretle saray tamamen boş kalmıştı.”

(II. Abdülhamit’in hallinden sonra Harem’den çıkarılanlar 1909)
ÇERKEZ DAĞLILARI İLE ÇERKEZ CARİYELERİ
Yaşları 15 ile 50 arasında değişen bu talihsiz kadınların Topkapı’da toplanmasını sağlamak için 31 araba gerekmişti. O zamana dek yapılmış en hazin saray törenini, İngiliz gazeteci Francis Mc Cullagh’tan okuyalım:
‘Türk padişahlarının haremlerindeki kadınların çoğunluğunu, güzellikleri dolayısıyla Çerkez kızları oluşturduğundan Türk hükümeti bunları ailelerine geri vermek için Çerkez köylerine telgraf çekmişti. Bunun sonucunda çok sayıda Çerkez dağlısı özgün, gözalıcı giysileriyle İstanbul’a geldi. Bir Türk komisyonu huzurunda, hep birlikte Topkapı Sarayı’ nın uzun salonuna alındılar . Sultanın odalıkları, kadınları ve cariyelerine, öğünlük yüzlerini açma izni verildi. Bunu izleyen sahne çok dokunaklı oldu. Sarayın geniş avlularından birinde toplanan padişahın bütün eski cariyeleri, kadınları, halayık ve köleleri tarafından karşılandılar. Sarayın zarif giyimli hanımları ile kaba saba ve yine kaba davranışlı köylüler arasındaki zıtlık, çarpıcı ve dramatikti. Her köşede uzun zamandır birbirlerini göremeyenler sarmaş dolaş oluyordu. Çoğu gözyaşlarını tutamıyordu. Ama hepsinden daha yürek parçalayıcı olan, kendilerini almaya kimselerin gelmediği kadınların haliydi. Alınyazıları onları artık yok olan bir kurumun yankılarından özgürlükleri verilmiş olsa bile, kaçıp kurtulamayacakları bir durumda bırakmıştı. Onlar sarayda geçmişin birer anısıymış gibi özgürlüklerinin tuzağına düşmüş kişiler olarak kaldılar. Sanatçılar ise bu seçkin güzellikleri mis kokulu mendiller, güller ve tahta kafeslerin ardından dökülen mısralarla ölümsüzleştirmeye devam ettiler.”

(Cumhuriyet döneminde kurulan Hadımağaları Teavün Cemiyeti üyeleri)
Daha anlatacak çok şey var ama sabrınızı epey zorladığım da ortada. Bugün Harem’e dair yapılan konuşmaların somut bilgilerden değil daha çok söylentilerden, dedikodulardan ve geç tarihlere dair sınırlı sayıda gözlemden oluştuğunu gösterebilmişimdir umarım. Benim kanımca Harem denilen oluşum, köle veya esir ticaretinin mağdurları veya yoksul kızlar için elbette belli bir yaşam güvencesi, belli bir yaşam kalitesi (en azından karnın doyması, güzel giysiler, takılar, temel eğitim) sunuyordu. Harem bir yandan padişahın ‘yatak odası’ iken bir yandan da devlet işlerinin görüldüğü, iktidarı elinde tutan çeşitli zümrelerin kadınlararası güç dengelerini kullanarak siyasetlerini yürüttükleri bir mekanizmaydı. Yani gerçek ne milliyetçi-İslamcı hezeyanlara kapılanların iddia ettiği gibi sofuca, ne de Osmanlı’yı eleştirmeyi onu yerden yere vurma sanan kesimlerin iddia ettiği gibi süfliceydi. Gerçek bu ikisinin arasında bir yerdeydi.
Özet Kaynakça: Leslie P. Peirce, Harem-i Humayun, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010, Gülgün Üçel Aybet, Avrupalı Seyyahların Gözünden Osmanlı Dünyası ve İnsanları (1530-1699), İletişim, 2010, Reina Lewis, Rethinking Orientalism: Women, Travel and the Ottoman Harem, Rutgers University Press, 2004, Yahya Ayaşlı, “Osmanlı Kadını, Hizmetçiler ve Köleler Hakkında”, Türk Yurdu Dergisi, 2013, S. 310, s. 249-252, Salim Aydüz, “Montagu, Lady Mary Wortley (1689-1762) İngiliz Seyyahı ve Yazar”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 30, s. 273-274, I. Uluslararası Seyahatnamelerde Türk ve Batı İmajı Sempozyumu Belgeleri, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 1987, No: 221, Tülay Reyhanlı, İngiliz Gezginlerine Göre XVI. Yüzyılda İstanbul’da Hayat (1582-1599), Kültür Bakanlığı Yayınları, 1983.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/harem-efsaneler-gercekler-1527768/
Yazarlar
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları
-
Firuz TÜRKERDARBE GİRİŞİMİNE HAZIR OLMAK 4.04.2021 Tüm Yazıları
-
Yıldız RamazanoğluYeni metin ne söyleyecek? 25.03.2021 Tüm Yazıları
-
RAGIP DURAN'Bir tek kişinin otoritesi suçtur!' 22.03.2021 Tüm Yazıları
-
Sevilay YALMANMesele Gergerlioğlu meselesi değil! 19.03.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKBACAKİZMİT KÖRFEZİ YAKIN, DENİZ BİZE ÇOK UZAK! 17.03.2021 Tüm Yazıları
-
Ural ATEŞERANADİL... 21.02.2021 Tüm Yazıları
-
Demir Küçükaydınİki Devrimci – Türeci ve Şahin 4.01.2021 Tüm Yazıları
-
Perihan MAĞDENHayaller: ETHOS, Gerçekler: BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM 18.11.2020 Tüm Yazıları
-
Talat ULUSOY9 Eylül 1922, İzmir’in “KURTULUŞ” Günü’nde… 9.09.2020 Tüm Yazıları
-
Mahmut ÖVÜRAK Parti mi “İhvan’cı” siz mi operasyon çekiyorsunuz? 8.09.2020 Tüm Yazıları
-
Mustafa Yurtsever2010 YILI REFERANDUMU’NUN BİTMEYEN HİKAYESİ 29.08.2020 Tüm Yazıları
-
Hilâl KAPLANİstanbul Sözleşmesi yaşatır mı? 7.08.2020 Tüm Yazıları
-
Eşref ÇAKARKonca Yazışmaları... 5.08.2020 Tüm Yazıları
































































































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
9.09.2024
9.09.2024
17.11.2022
6.11.2022
7.06.2019
26.12.2017
21.03.2016
13.03.2016
6.02.2016
28.02.2016