Münir AKTOLGA
„ALEVİ SORUNU“NUN TARİHSEL-FELSEFİ KÖKENLERİ.. TASAVVUFTAN BİLİŞSEL BİLİMLERE-HERŞEYİN TEORİSİNE..
İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDAN SINIFLI TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİNDE
ŞAMANİZM, TASAVVUF, BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM!..
Tasavvuf bilgini atalarımız her işe başlarken “yaradan ve yaradılan” olarak “onun” adıyla başlarlarmış söze (Bismillahirrahmanirrahim), biz de öyle yapalım şimdi, çünkü bir işe başlayan da, başlatan da “o”dur özünde!
Konuya girmek istiyorum artık, ama okuyucu şimdi de diyecek ki, ne demek istedin öyle “bir işe başlayan da başlatan da o dur” demekle!.
İş yapmak, bir ürün elde etmek nedir, nasıl olur-yapılır- bu “iş”:
Bir fabrikayı ele alalım: A, bu fabrikadaki işvereni, B de işçileri gösteriyor olsun. Amaç da en sondaki ürünü elde etmektir.
Kendi içinde bir sistem olarak ele aldığımız zaman bu fabrika da sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil edilen bir A-B sistemi değil midir? Evet mi diyorsunuz!. Sonra ne oluyor peki; başlangıçtaki sıfır noktasından yola çıkan bu sistem, iki eliyle -A ve B aracılığıyla- dışardan-çevreden gelen hammaddeyi işleyerek en sondaki ürünü elde ettiği zaman, o an onunla birlikte daha üst düzeyde yeni bir sıfır noktasına ulaşmış olmuyor mu?. Bu ürün nedir, o da son tahlilde kendi içinde gene bir sistem değil midir, ve o da kendi içindeki sistem merkezinde bulunan sıfır noktasında gerçekleşmiyor mu!. O halde, yaradan da yaradılan da son tahlilde o dur, yani o sıfır noktasıdır. Sıfır, önce üretici A-B sistemi olarak gerçekleşirken, sonra da ürünle birlikte üstü düzeyde başka bir A-B sistemi olarak gerçekleşmektedir, o kadar. Bu arada-ara basamaklarda- ortaya çıkan A ve B ‘ler, sistem içinde gerçekleşen etkileşmelere bağlı olan izafi gerçekliklerdir. “Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan” ise, daima, her durumda oluşan her yeni sistemin merkezini temsil eden, atalarımızın “mutlak gerçeklik” dediği o sıfırdır!. Ancak tam bu noktada ben diyorum ki, nasıl ki “yaradılan” izafidir, aynı şekilde “yaradan” da izafi olmalıdır. Çünkü o sıfır, her an, her yeni “yaradılanla” birlikte kendini de yeniden yaratmaktadır!..
Peki o zaman nedir o “ben yaptım, ben ürettim, ben yarattım” ifadeleri? Çok basit! Dikkat ederseniz sistem merkezinde sıfır noktasının bulunduğu bütün A-B sistemlerinde üç temel Koordinat Sistemi bulunmaktadır. Bunlardan biri sistem merkezini temel alırken, diğer ikisi, kendi nefsleriyle (yani, objektif izafi varoluş halleriyle) A ve B ‘ yi temel alan Koordinat Sistemleridir. Bu nedenle, siz sürece nereden (hangi K.S ‘den) bakarsanız ortaya çıkan sonuçlar da ona göre olmuş olur. Örneğin, yukardaki örnekte üretim sürecine eğer A ‘yı (yani işvereni) temel alan bir K.S’den bakıyorsanız, sizin bakış açınız buna göre oluşacaktır. Aynı şey B (yani işçi sınıfı) için de geçerlidir.
Devam ediyoruz!..
BÜYÜK TABLODA BAŞKA NELER VAR
Önce büyük tabloyu ortaya koyarak başlayalım: Bir zamanlar “cennette” yaşarmış insanlar. Böyle söyler-anlatır- bütün o dinler-inançlar. Sonra da, “insanın nefsine uyarak cennetten kovulduğunu” söylerler. Ve de, insanın tekrar o güzel günlere, kaybettiği o cennetine yeniden kavuşabilmesi için, bir şekilde, nefsini-benliğini kontrol altına alması-onu yok etmesi- gerektiğini öğütlerler. “Nefsini bilen Rabbini bilir”in anlamı bu olsa gerek: Nefsini-self-bilerek onun mutlak bir gerçeklik olmadığını, izafi olduğunu bileceksin ki, asıl varolanın sistem merkezindeki o sıfırla temsil edilen-gerçekleşen olduğunu bilebilesin. Burada bütün mesele, ancak kendini-nefsini bildiğin zaman bilebileceğin o “Rabbin”-yani sıfır noktasının-ne olduğunda yatıyor. “Tanrı’nın kendini bilmesi için yarattığı”insanların bütün o insanlık macerası, sadece bu sorunun cevabını verebilmek içindir.. En azından Şeyh Bedreddin böyle diyor, “Tanrı insanla kendini bilmektedir” derken!..
Şamanizmden tasavvufa, Bektaşilikten Aleviliğe, İslamiyetten Hristiyanlığa, Budizme kadar bütün o inançlar-dinler hep “suç işleyerek” “cennetten kovulan” insanlara kendilerini bağışlatarak tekrar nasıl o cennete kavuşabileceklerini anlatmaya çalışırlar. Bu sürecin başlıca aktörü-öznesi ise hep o “nefs”tir, benliktir-(selbst, self) yani. Bütün mesele, “insanın içindeki şeytan” olarak da ifade edilen o nefsi “kontrol etmenin”, “yok etmenin” etrafında dönüp dolaşmaktadır. Bütün insanlık durumunun-macerasının- özü esası budur.. İster, “insan doğa’nın kendi bilincine varmasıdır” deyin, ister, “Tanrı insanı kendini bilmek için yaratmıştır”, sonuç değişmiyor. Sorun, eninde sonunda gelip, “nefsini-kendini- bilen Rabbini bilir”e dayanıyor.
Ama o “nefs”-benlik- dediğimiz şey aslında insanın insan olarak benliği varlığı değil midir? Bu nedenle, olayı, sanki önce ortada kimliksiz-kişiliksiz bir insan vardı da, sonra da bu insan bir benliğe-nefse sahip olarak kendinin farkına varıp “suç işledi”, bu yüzden de cennetten-doğadan- kovuldu şeklinde anlamamak lazımdır!..
Nereden bakarsak bakalım, bütün hikâye daha o ilk anda-insan olarak varolduğumuz o ilk anda-başlıyor. Yani, insanlık durumu-macerası dediğimiz şey, daha ortada sınıflı toplum falan yokken, insan olarak ortaya çıkarak, o ilk “cennetten kovulma” anımızda başlıyor. Çünkü, daha önce, doğa’nın, doğal çevrenin bir parçası olarak insanın kendi içindeki atası olan hayvan vardı ortada. Cennette olan da, o doğal dengenin bir parçası olarak varolan da o hayvandı zaten. Ne zaman ki soru sormaya başlıyor içimizdeki bu hayvan, “ben kimim”, “neyim” demeye başlıyor, işte herşey o andan itibaren değişiyor. Çünkü “hayvan” soru sormaz!. Olanı-varolanı-olduğu gibi kabul eder o, kendi varlığını da bilinçdışı olarak bu denge içinde bir yere oturtur. Ama insan öyle değildir. O, daha insan olarak “ben” demeye başladığı an, kendini doğadan-doğal çevreden ayırmaya başlıyor. Bununla birlikte de bir yabancılaşma sürecinin içine düşüyor. Sonra da, kendini bütün bu olup bitenlerin-bu yabancılaşmanın-sorumlusu olarak gördüğü için, kendinden kurtulmaya çalışıyor!. Kendi varlığının temsilcisi olan nöronal etkinliği-self- kendi içine giren ve onu Tanrıdan (sıfır noktasından) uzaklaştıran bir “şeytan” olarak görüyor. Ve Tanrıya ulaşmak için onu (kendini) yoketmeye, ondan (kendinden) kurtulmaya çalışıyor!.
Bu süreç, daha sonra, sınıflı topluma geçişle birlikte daha da gelişiyor-çelişki daha da keskinleşiyor. Çünkü, insanın doğa karşısındaki yabancılaşmasına bu sefer bir de insanın insana karşı yabancılaşması ekleniyor. Sınıflı topluma geçişle birlikte insan sadece doğadan kopmakla-ona karşı yabancılaşmakla kalmıyor, içinde yaşadığı toplumdan da kopuyor, ona karşı da yabancılaşıyor. Müthiş birşey değil mi şu insanlık durumu!
Bu çelişki-kendi kendini yiyip bitirme mücadelesi- kapitalizmin ortaya çıkışına kadar binlerce yıl böyle sürüp gidiyor. İlk kez kapitalizmle birliktedir ki, üretici güçlerin-insanın önündeki engeller ortadan kalkmaya başlıyor. İnsan, ilk kez bu dönemde, kendi nefsini-benliğini bastırarak yoketmenin yanı sıra, onu daha da geliştirmenin (böylece, gelişerek kendi varlığında yok olmanın) yolunu yordamını keşfediyor. Binlerce yıl büyülerle, törenlerle, sayısız kurallarla kontrol altına almaya-yok etmeye çalıştığı nefsini şimdi artık daha da geliştirerek “yok etmenin” yolunu buluyor. İnsan, “nefsini bilerek Rabbini bilmenin” yolunun-kendini inkârın- gelişmekten-ilerlemekten geçtiğini farkettiği an, artık kendine eziyet etmeyi-kendine bir suçlu muamelesi yapmayı da bir yana bırakıyor. Ve zaten bu andan itibaren de feleğin çarkı daha hızlı dönmeye başlıyor!.
ŞAMANİZM NEDİR
Şimdi tekrar yukardaki büyük tabloyu gözümüzün önüne getiriyoruz. Önce, bir A-B sistemi olarak ilkel bir komün vardır ortada. Bu durumda, sistemin-komünün iç ilişkileri açısından A komün şefi-ya da dini liderse, B ‘de diğer komün üyeleridir. Bu iki unsur karşılıklı ilişki-etkileşme içinde biribirlerini yaratarak biribirlerine göre varolan objektif-izafi maddi gerçeklikler olurlar. Sistemin-komünün- bütünü ise merkezdeki sıfır noktasında temsil edilmektedir. Orta Asyalı atalarımız komün diliyle buna o zaman “Tengri”-Tanrı-diyorlardı. A olarak temsil edilen komün şefi-ya da dini lider-kendisini ancak merkezde var olduğu düşünülen bu “Tengri” adına-onu temsilen sistemin temsilcisi olarak görüyordu. Yani, diğer komün üyelerine göre onun kendine özgü ayrı bir varlığı-nefsi-yoktu. Bütünün bir parçasıydı o da, suyun içindeki bir damla gibi. Mal-mülk falan herşey de bu “Tengri”ye aitti. Çünkü varolan tek “mutlak gerçek” oydu. İnsanların-komün üyelerinin varlığı ise izafiydi. Öyle ki, komün insanı, doğaya karşı oluşan kimliğinin kendini ifade tarzı olarak “ben” dediği zaman bundan adeta utanıyordu!. Kendini bir suç işlemiş gibi hissediyordu!. Niye? Çünkü varolan tek gerçek o “Tengri” idi, yani sıfır noktasında oturan o “mutlak gerçeklikti”..Nasıl olurdu da bir insan “ben” diyerek kendini ona “eş koşabilir”di ki! Eğer ondan (“Tengri”den) başka birşey yoksa sistemin içinde (çünkü sistem bu sıfır noktasınca temsil edilmekteydi) bu “ben” ne oluyordu? İşte, doğayla ilişki içinde oluşan bu “ben”lerine “kötü ruhu” temsilen “şeytan” diyordu insanlar o zaman!. Onu-şeytanı- insanın içine giren, insanı“Tanrıya eşkoşmaya” yönelten bir saptırıcı olarak görüyorlardı. Bütün meselenin o şeytanı-o kötü ruhu-insanın içinden çıkarmak olduğunu düşünüyorlardı. İnsanı özgürleştirecek onu tekrar kaybettiği cennetine kavuşturacak şeyin bu olduğunu düşünüyorlardı. İnsanın içindeki bir “ruhtan” bahsediliyordu, çünkü o “ben” dedikleri şeyi kendi içlerinde hissediyorlardı. Ama bunun ne olduğunu açıklayamadıkları için de onu sanki kendi içlerine giren bağımsız bir varlıkmış gibi tasarlıyorlardı. Üstelik bu “ruhlar”da iki çeşitti. “İyi” olanları ve “kötü” olanları vardı. Onları Tanrıya yaklaştırmaya çalışanlar “iyi”, ondan-Tanrıdan-uzaklaştırmaya çalışanlar ise “kötü” idi. İşte “melek” ve “şeytan” hikâyelerinin aslı da budur..
İşte, komün insanı Orta Asya’lı eski atalarımızın ilk inanışı olan şamanizmin özü-esası budur. “Kam”-“Şaman” adı verilen komün şeflerinin-dini liderlerin-yaptıkları bütün o törenlerin, müzikli, danslı, büyülü seremonilerin esası budur. Şamanın -Kam- görevi, insanların kendi nefslerini aşarak trans haline gelebilmelerini sağlamak, böylece onların tekrar doğal dengeye (bu dengeyle birlikte oluşan sıfır haline) dahil olabilmelerinin yolunu açmaktır. Bunun için de, müzik ve dansın yanı sıra, zaman zaman esrar, alkol, ardıç tohumu vs. gibi uyuşturuculardan da yararlanılır. Nefsi uyuşturarak “yok etmek”, böylece, trans haline gelerek sıfır noktasına-Tengri’ye ulaşabilmek daha da kolaylaşmış olacaktır. Daha sonra, Bektaşilerde-Alevilerde “Cem”, Mevlana’da ise “Sema” törenleri olarak yer alan, müzik eşliğinde kendi etrafında dönmenin özü de buradan gelmektedir.
Peki niye kendi etrafında dönüyor insanlar? Bunun iki nedeni var. Birincisi göçebelik, göçebe yaşantısının ritmi! Yazın yaylalara, kışın kışlağa.. hayat bundan ibaret; mevsimler, zamanın akışı bu tür bir döngü içinde gerçekleşiyor. Yerleşik toplumlarda olduğu gibi öyle düz bir çizgide gelişen bir zaman-mekan anlayışı gelişmemiştir henüz daha.[1] İkincisi de tabii, nefsi-benliği uyuşturarak trans haline geçebilme çabası. Nefs, benlik dediğimiz şey, son tahlilde, çevreden gelen informasyonlara karşı nöronal düzeyde gelişen bir reaksiyon modeli olduğundan, insan müzik eşliğinde dönmeye başladığı zaman dış dünyayla ilişkiyi-etkileşimi tamamen kontrol altına almış oluyor. Bu durumda insan artık başka birşey düşünemez hale gelir, kafasındaki tek ideeye-amaca konsantre olarak bir yerde onunla bütünleşir (bir deneyin isterseniz!). Kendi varlığında yok olduğunu, sıfır halinin içinde eridiğini hisseder. O an kafasındaki ne ise o olduğunu hisseder. Bu bir dönem Tengri imiş, daha sonra Tanrı-Allah olmuş, sonra da Ali, farketmez. Önemli olan insanın kendi nefsiyle kendini yok hissetmesi “o”nunla bütünleşmesidir. Sema’da dönen Mevlevilere dikkat edin bakın, bir elleri yeri diğeri göğü gösterir. Kafalarındaki sarıkları da mezar taşını temsil eder. Bu haliyle dönen bir derviş, “kendi varlığında yok olma” halini temsil etmektedir. Nefsin, kendi kabrinde bir “ölü” olduğunu göstermekte, gerçek varlığın Tanrı olduğunu, kendi nefsiyle “kendisinin” ondan gelerek ona döndüğünü ifade etmektedir. Bütün o şaman törenlerinin olduğu kadar “Cem”in ve Sema’nın da özü aynıdır..”Vecd” içinde ”trans” haline gelerek (kendi varlığında yok olarak) Tanrısal varlığın-sıfır noktasının içinde erimek.
Nelerle uğraşmış insanlar değil mi!. Ama hepsi de saygıdeğer çabalar bunların. Neden mi? Çünkü insanın varoluş gerekçesi bu da ondan! Bilmek, bilmek ve de bildiğini haykırmak, bir ışık gibi evreni aydınlatmak!..işte, insanın varoluş nedeni bu..Bana diyorlar ki, neden yazıyorsun!..”Ben” yazmıyorum ki, o kendi kendini ifade ediyor aslında!.Kimin için diyorlar!.. Kendisi için, kendisinden dolayı..
TASAVVUF = ŞAMANİZM + İSLAMİYET
Sonra, atalarımız Araplarla-İslamiyetle- ilişki-etkileşme içine giriyorlar. Göçebe inancıyla-dünya görüşüyle (şamanizmle) İslamiyet’in etkileşmesi de tasavvuf sentezini doğuruyor. Denebilir ki, Tasavvuf sadece bize özgü bir inanç-felsefe-düşünce değil ki, o evrensel bir dünya görüşü; Araplar’dan İran’a, Hint’ten Çin’e, hatta Hristiyanlığın içindeki bazı akımlara kadar uzantıları var. Doğrudur. Ama şamanizm de öyle değil mi!. Biz burada olayı sadece Türklerin tarihsel gelişimi süreci içinde ele almaya çalışıyoruz. Başka göçebeleri, örneğin Araplar’ı, ya da Kürtleri ele alalım. Onların inançları şamanizmden farklı mıydı özünde, hayır! Sonra, İslamiyetle bu göçebe Arap inançlarının etkileşimi onlarda da gene tasavvuf sentezini ortaya çıkarmıştır. İran’daki Hint’deki durum da aynıdır. Bu şuna benziyor: Dünyanın neresinde olursa olsun H2 + O = H2O dur! Alın şamanizmi (törenlerinden bütün inançsistemlerine-adetlerine kadar ne varsa), bunlarıtemel alarak İslamiyetin söylemlerini değerlendirin, ortaya tasavvuf çıkar.
Yalnız burada gözden uzak tutulmaması gereken önemli bir nokta var. Şamanizm, kendi içinde henüz daha sınıfların oluşmadığı ilkel komünal bir toplumun doğayla ilişkileri içinde ortaya çıkan-üretilen bilgi temelidir. Şaman’ın önderliğinde nefsini yenerek tekrar doğaya dönmek isteyen-aradaki yabancılaşmayı ortadan kaldırmak isteyen de bir bütün olarak toplumun-komünün kendisidir, yani bütün komün insanlarıdır. Halbuki İslamiyet, bir yerleşik toplum bilgi sistemi oluyor. O, barbarlığın yukarı aşamasına gelmiş-artık, yerleşik toplum düzeni kurmaya çalışan bir toplumun-insanların ürünüdür. Bu nedenle, o sadece toplumun doğa ile ilişkisine yönelik bir bilgi temeli değildir. Bir sistem olarak kendi içinde sınıflara ayrışmaya başlamış olan bir toplumun bilgi temelidir o. Yani, onun içinde artık ezenler-ezilenler, sömürenler, sömürülenler de vardır. İyi insanlar, kötü insanlar vardır, yalan vardır, ikiyüzlülük vardır.. Kısacası, sınıflı bir toplumda ortaya çıkabilecek şeyler vardır. Ve o, İslamiyet, insanları bütün bu sapmalara karşı korumaya, insanlara doğru yolu göstermeye çalışan yeni tipte-sınıflı- bir toplumun bilgi temeli olarak ortaya çıkmaktadır..
Şimdi o, İslamiyetle ilişki içine giren şamanizm inançlı insanları-atalarımızı düşünün. İslamiyet adına kendilerine gelen informasyonları nasıl değerlendirecekti-anlayacaktı bu insanlar?. Gelen yeni informasyonları değerlendirebilmek için tabii ki kendi bilgi temellerine başvuracaklardı. Onlar da öyle yaptılar zaten. Ancak onların bilgi temellerinde henüz daha toplumun içinde iyi ve kötü insanlar kavramı yoktu ki!. Onlar, iyi ve kötüyü, “kendi içindeki kötü ruhun-nefsin” etkisi altında kalan, ya da “nefsini kontrol altına almayı başaran” olarak anlıyorlardı. Bunun gibi, sınıflı bir toplumu temsil eden bütün bilgileri-informasyonları kendi süzgeçlerinden geçirerek ele aldılar değerlendirdiler onlar. Örneğin şef, yönetici, ya da kral, sultan gibi, Tanrı adına toplumsal merkezi temsil etme yetkisine sahip özel insanlar anlayışı yoktu onlarda. Bütün insanlar birdi. Tanrı ise, sistemin merkezindeki o sıfır noktasının tartışılmaz tek hakimiydi. Her yerde varolan tek gerçekti o. “Hak”tı, adaletti, eşitlikti..Çünkü insan ilişkilerinde karşılıklı etkileşmelerin biribirini dengelediği noktayı (sıfır noktasını) temsil ediyordu. Nasıl olurdu da bazı insanlar kendi nefsleriyle onun yetkileriyle donatılabilirdi!.
Kısacası, İlkel komünal toplum insanının, sınıflı bir toplumla ilişki içine girdiği zaman, bu ilişki-etkileşim- içinde sahip olduğu-ürettiği yeni bilgi temelidir tasavvuf. Özünde, eskiyi-eskiden beri varolanı-ilkel komünü- muhafaza etmeye dayanır. Eskiden beri varolanın bilgisini-bilincini yeni bir zeminde, yeni bir terminolojiyle ifade ederek onu-geçmişi yaşanılan ana ve geleceğe tekrar egemen kılmaya çalışır.
İnsanlar ilkel komünal bir toplum içinde yaşarlarken o an neye sahip olduklarının bilincinde değildirler henüz daha. Yani sınıfsız bir toplum kendi başına kendi bilincini üretemez. Ne zamanki sınıflılıkla ilişki içine girilir ve bu ilişkiler içinde değişmeye başlanılır, buna paralel olarak, eskiden beri varolanı muhafaza etmeye yönelik kendi bilincini de üretmeye başlar insanlar-toplum. Tasavvuf da budur işte. Sınıflılığın karşısında güneşin altındaki kar gibi eriyerek artık kaybolmaya başlayan ilkel komün gerçeğinin bilincidir o. Toplum-sistem kendini inkâra, yani sınıflılığa geçmeye başladığı zaman, sistemin içinde bu durumdan rahatsız olan insanların eski durumu muhafaza etmek, onu tekrar egemen kılmak için sahip oldukları çabaya bağlı bilgi-bilinç sistemidir. Allah nice Şeyh Bedreddin’lerin ruhunu şad etsin!..
O ruh ki, o, bizim içimizdeki küllenmiş bir ateşi temsil etmektedir. Ateşi modern anlamda yeniden canlandırmak için onu üflemek yeterli olacaktır!
İnsanlar ancak kendileri için “yeni” ve “önemli” olan şeyleri öğrenirler.. Öğrenme olayında genel kural budur. Yaşamı devam ettirme mücadelesinde yeni ve önemli informasyonlarla karşılaşıldığı zaman, beyin hemen bunları tesbit eder, daha önceden sahip olunan informasyonlarla benzerlikleri oranında bunları alır ve değerlendirir. Sonra da, genetik mekanizma aracılığıyla eskiden beri varolan sinapsların yanına yeni sinapslar ilave edilerek bunlar kayıt altına alınırlar-böylece yeni bilgiler öğrenilmiş olur.
Orta Asya’da Şamanizm dünyasında yaşayıp giden o atalarımızı düşünelim şimdi. Bu insanların Çin’le Hind’le de ilişkileri oluyordu süreç içinde ve bunlardan da etkileniyorlardı. Peki, neden bir Budizmin, Hind dininin-düşüncesinin etki alanında kalmıyorlar da daha çok İslamiyet etkiliyor onları? Nedir İslamiyet’in onlar-atalarımız için çekici-“yeni” ve “önemli” olan yanı?.
Bu işler öyle üç-beş yılda olup bitmiyor. Asırlarca süren deneyimler-ilişkiler içinde gerçekleşiyor kimin nereye savrulacağı. Ve sonunda da herkes ne ise ona göre bir yer tutuyor tarihsel akışın içinde. Türkler bakıyorlar, Çin’le Hind’le iş tutan yanıyor, onların içinde eriyip gidiyor. Üstelikte bunların kendisine vereceği yeni-önemli birşey yok! Ama İslamiyet öyle değildi. Yukarı barbarlığın yükselme çağının ideolojisi olarak, cihan hakimiyetinden-Doğu’yla Batı arasındaki ticaret yollarına hakim olmaktan, ganimetten, gazadan, cihattan falan bahsediyordu o. Üstelik, “kâfirlere karşı mücadeleyle” de birleştiriyordu bu hedefleri. Sınıflı toplumlarla ilişkiye geçtikten sonra, sınıflılığa karşı ilkel sınıfsızlık zeminini korumak aşkıyla yanıp tutuşan atalarımız için çok ilginçti-önemliydi bu düşünceler. Ve onlar, yani atalarımız, İslamiyetin bu cihad-ganimet-gaza ideolojisini hemen sınıflı topluma karşı sınıfsızlığı savunmak bilinciyle bütünleştirerek öğrendiler. Müthiş birşeydi bu onlar için. Sınıflı toplumlara-yerleşik medeniyetlere-karşı mücadelede bir tür “Haklılık” zemini oluşturuyordu İslam onlar için. O ana kadar kendi içindeki kötü ruhlarla-kendi nefisleriyle-uğraşmakla vakit geçiren komün insanlarının önünde artık yeni bir yol daha açılıyordu. Eskiden beri tanıyıp bildikleri o kendi içlerindeki “kötünün” yerini şimdi artık bir de “kâfir” alıyordu. Sınıflı toplum insanı nefsine uyarak “Hak’kı” inkâr edendi.Bütün mesele, insanın kendi içindeki mücadelenin (büyük cihad) dışardaki-toplum içindeki uzantısından ibaretti.
Şamanizmle İslam arasındaki bağ böyle-bu anlayışla kuruldu. Tasavvuf böyle ortaya çıktı. Antika tarihin zembereğini oluşturan barbarlarla medeniyetlerin güreşleri (en azından Türkler açısından) bu süreç içinde oluştu. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelerek Osmanlı’nın temellerini atan tarihsel devrimci o tasavvuf erleri böyle bir süreç içinde ortaya çıktılar. Eskinin Şamanları-Kam’ları bu süreç içinde “Dede”ler, “Baba”lar, “Şeyh”ler, “Ermiş”ler haline dönüştüler.
Eski kültürün-yaşam bilgileri sisteminin, şamanizmin-yerini artık İslami tasavvuf bilgi sistemi-kültürü almıştır. Evet, yeni bilgi, eskiyi de kendi içinde ihtiva etmektedir, ama bunu kimse düşünmez artık, kimse bunun farkında olmaz... Ne zamana kadar böyle gider bu? Yeni bir tarihsel dönemece gelinene kadar. Sınıflı toplumdan modern sınıfsızlığa -bilgi toplumuna- geçişin sancılarını yaşadığımız içinde yaşadığımız dönemde, nereye gittiğimizin bilincini oluşturabilmemiz için neye sahip olduğumuzu iyi bilmemiz gerekiyor. Bu da bizi elde olanın kökenlerine, ta o şamanizme-kan bilgi sistemine kadar götürüyor.
DEVAM EDECEK...
BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK
......Ahmet Yesevi’nin (ölüm tarihi 1166-67) ilk Türk tasavvufçusu-sufisi- olduğu söylenir.[1] Rivayete göre Hacı Bektaş’ı Anadoluya gönderen de o dur. Ama öte yandan-geleneğe göre- Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya 1270-71 de geldiği de söylenmektedir. “Fakat söylence dünyasında ‘zaman boyutu’ yoktur; bir olayı, bir kişiyi yeniden yaşatmak için o olayı-o kişiliği göz önünde canlandırmak, olayı tekrar oluyor var saymak yetmektedir; bu, yeniden güncelleşmek olacaktır. Yer (mekan) boyutuna gelince; (şamanizm’in) kuş-ruh düşüncesinin hala yaşadığı bir cemiyette göklerde uçmak ve göz açıp kapayana dek uzak yerlerde olmak, bir çeşit ‘tayyi mekan’ (mekanları aşma) yetisi, şaman olsun, Sufi olsun, halk din ulularının olağanüstü güçleri arasındadır. Büyüyle uçuş, kendinden geçme (vecd) ve kendini aşmanın (cezbe) ifadesidir”.[2].........
[1]„Hacı Bektaş, Efsaneden Gerçeğe“ İrene Melikoff, Çağ Pazarlama, 1991
Yazarlar
-
Nevzat CİNGİRT“Birden dursun istersin seneler olunca mazi. Öyle bir geçer zaman ki…” 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENGözü kara tayinler 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUİrfan Fidan’dan Akın Gürlek’e… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUYeni gelen bakanlara “Hoşgeldiniz” yazısı… 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANOrtadoğu bataklığından nasıl çıkarız?.. 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuBir yakın takip hikayesi bizimkisi… 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçCHP çok iyi bir şey yaptı 4.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KirasAmerika İran’a saldırır mı saldırmaz mı? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALKürt milliyetçiliği bilincini yok etmek istiyorlar… 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRİmamoğlu dediler, ucu yine AKP’ye çıktı! 110 milyon tazminat sözü vermişler 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezŞalvar sevdası “yeni gömlek” ölçütünün habercisi mi? 1.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları
-
Firuz TÜRKERDARBE GİRİŞİMİNE HAZIR OLMAK 4.04.2021 Tüm Yazıları
-
Yıldız RamazanoğluYeni metin ne söyleyecek? 25.03.2021 Tüm Yazıları
-
RAGIP DURAN'Bir tek kişinin otoritesi suçtur!' 22.03.2021 Tüm Yazıları
-
Sevilay YALMANMesele Gergerlioğlu meselesi değil! 19.03.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKBACAKİZMİT KÖRFEZİ YAKIN, DENİZ BİZE ÇOK UZAK! 17.03.2021 Tüm Yazıları
-
Ural ATEŞERANADİL... 21.02.2021 Tüm Yazıları
-
Demir Küçükaydınİki Devrimci – Türeci ve Şahin 4.01.2021 Tüm Yazıları
-
Perihan MAĞDENHayaller: ETHOS, Gerçekler: BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM 18.11.2020 Tüm Yazıları
-
Talat ULUSOY9 Eylül 1922, İzmir’in “KURTULUŞ” Günü’nde… 9.09.2020 Tüm Yazıları
-
Mahmut ÖVÜRAK Parti mi “İhvan’cı” siz mi operasyon çekiyorsunuz? 8.09.2020 Tüm Yazıları
-
Mustafa Yurtsever2010 YILI REFERANDUMU’NUN BİTMEYEN HİKAYESİ 29.08.2020 Tüm Yazıları
-
Hilâl KAPLANİstanbul Sözleşmesi yaşatır mı? 7.08.2020 Tüm Yazıları
-
Eşref ÇAKARKonca Yazışmaları... 5.08.2020 Tüm Yazıları
-
Kadri GÜRSELTürkiye’de darbe mi olacak gerçekten? 16.05.2020 Tüm Yazıları
-
Sinan ÇİFTYÜREKTürbülanstan mayın tarlasına dalış yapan AKP! 13.05.2020 Tüm Yazıları
-
Yaşar YAKIŞTürkiye’nin iktidar partisi yardımlaşmayı da tekeline almak istiyor 25.04.2020 Tüm Yazıları
-
Orhan PamukEski salgınlar ve bugün biz 24.04.2020 Tüm Yazıları
-
Bejan MATURÖlüm hangi boşluğu doldurur? 12.04.2020 Tüm Yazıları
-
Umut ÖZKIRIMLIKorona ve milliyetçilik 8.04.2020 Tüm Yazıları
-
Raffi Hermon Araks‘ARTSAX (Dağlık Karabağ) MESELESİ, NEDİR VE NE DEĞİLDİR? 1.04.2020 Tüm Yazıları
-
Serdar KAYAİslam, Bilim, Virüs, Kumaş 24.03.2020 Tüm Yazıları
-
Markar ESAYANKarantina günlerinde yalnızlık... 20.03.2020 Tüm Yazıları
-
Eyüphan KAYACorona Virüs bir musibettir 19.03.2020 Tüm Yazıları
-
Metehan DemirMoskovanın samimiyet testi 23.02.2020 Tüm Yazıları
-
Merve Şebnem OruçSürreel bir devrim: Gezi 23.02.2020 Tüm Yazıları
-
Tayfun AtayGoebbels korosu söylüyor: "Her şey mükemmel efendim!" 18.02.2020 Tüm Yazıları
-
Yalçın AKDOĞANBirilerini suçlama yarışı 8.02.2020 Tüm Yazıları
-
Hüseyin GÜLERCECHP, şimdi de İlker Başbuğu alet ediyor 8.02.2020 Tüm Yazıları
-
Ufuk COŞKUNCemevleri için Cumhurbaşkanı’na Çağrı! 20.01.2020 Tüm Yazıları
-
Yalçın ERGÜNDOĞANGökdelen hançeri tam İzmir’in kalbine saplanıyordu ki… 16.12.2019 Tüm Yazıları
-
Nihat Ali ÖzcanOrtadoğu’nun karmakarışık halleri 22.10.2019 Tüm Yazıları


















































































































































































































Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
16.11.2024
9.11.2024
31.07.2024
3.06.2024
9.04.2024
20.07.2023
18.07.2023
17.07.2023
20.06.2023
18.06.2023