Ayşe HÜR
‘Sözün bittiği’ daha doğrusu, ‘söz’ün bilinçli olarak bitirildiği bir atmosferde ne faydası olacak bilmiyorum ama Kürt milliyetçiliğinin ve Türk milliyetçiliğinin buna verdiği karşılığın 100 yıllık serencamını bir kez daha özetlemek istiyorum. Yer sorunu yüzünden dışarıda bıraktığım İran, Irak, Suriye ve eski SSCB coğrafyasındaki Kürtlerin modern tarihini bilmeden bu tarihçeyi tam olarak anlamlandırmak mümkün değil ama bu haliyle bile bugünkü çıkmazın nedenlerini anlayabiliriz diye umuyorum. Yazı doğal olarak uzun oldu. Keşke bir dizi halinde yayımlanabilseydi. Ama bunu planlamaya vaktim olmadı. Yine de konuyla samimi olarak ilgilenenlerin ve bilgilerini tazelemek isteyenlerin uzunluktan yılmayacağını umuyorum.
KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN ORTAYA ÇIKIŞI
Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği gibi 1880’lerde filizlenmeye başladı. Başlangıçta her iki etnik grubun da kendi ulus-devletini kurma gibi bir hedefi yoktu. (Bunun nedenleri ayrı bir yazı konusu.) Hedef, II. Abdülhamit’in istibdat rejimini yıkmaktı. Bu amaçla her iki kesim de 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde (İTC) birleştiler. İki taraf birbirine öyle yakındı ki, İTC 1913’ten itibaren Türk milliyetçiliğine evrilirken bile Kürt kökenli aydınların ezici kısmı hareketin içinde kaldılar. Türkçülük akımının güçlü bir damar halinde ortaya çıktığı 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti’nde toplanan Kürtler ise, kültürel kimliğin ötesine geçmişlerdi ama ortak bir siyasi tavır geliştirememişlerdi. Örneğin cemiyetin başkanı Seyyid Abdülkadir sıkı bir Osmanlıcı idi ve siyasi hedefi Hilafeti de koruyarak Osmanlı Devleti içinde Kürtlere otonomi (özerklik) verilmesiydi. Ancak bunun için Kürt toplumundan çok ABD, Britanya ve Fransa gibi dış güçlere bel bağlamıştı. Cemiyetin belkemiğini oluşturan Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler gibi Kürt aristokratları ise bağımsız bir Kürdistan için mücadele ediyorlardı. Ancak destekçileri çok azdı.
MİLLİ MÜCADELE’DE KÜRTLER
Milli Mücadele döneminde Kürtlerin siyasi bölünmüşlüğü devam etti. Bazı Kürtler Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasından endişe ettikleri için Kemalist güçlerle işbirliği yapmayı seçtiler. Böylece 1919’da toplanan Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne ve 1920’de açılan (T)BMM’ye Kürt kökenli pek çok kişi delege ve milletvekili olarak katılmayı kabul etti. Bu katılım, ileriki yıllarda resmi tarihçiler tarafından ‘Kürtler kendi kaderlerini tayin hakkını, Türklerle birlik olma yolunda kullandılar’ propagandasına malzeme yapıldı.
Kongrelere veya Meclis’e katılmayan Cibranlı Miralay Halit Bey, Seyid Abdülkadir, Bedirhaniler ve Cemilpaşazadeler gibi unsurlar ise Kemalist grupla açıkça çatışmaktan kaçınarak, gizlice özerklik veya bağımsızlık hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştılar ve bu bağlamda Büyük Devletlerle temas içinde oldular. Ancak bu kesimler, bütüncül bir proje ortaya koyamadılar. Örneğin İtilaf Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’nın hesabını görmek üzere Ocak 1919’da topladığı Paris Barış Konferansı’nda Kürtleri, Kürtçe bilmediği söylenen Osmanlı Devleti’nin Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa temsil etti. Şerif Paşa’nın Sevr’de Ermeni heyetinin Başkanı Bogos Nubar Paşa’yla imzaladığı muhtıra, Kürt ülkesinin sınırlarını Van Gölü’nün güneyinden geçirdiği ve fazlaca topraksal tavizler içerdiği için Bedirhanlar tarafından; “Ermeni gavuruyla uzlaştığı” için de Şemdinanlar tarafından reddedildi. Kürtlerin kadim Ermeni korkusundan ustaca yararlanan Mustafa Kemal’in örgütlediği Doğu Anadolu’daki bir dizi Kürt aşiret reisi, Şerif Paşa’ya çektikleri telgraflarla Şerif Paşa’yı temsilcilik görevinden istifa ettirdiler. Böylece Paris’te ve onu izleyen Sevr sürecinde Kürt talepleri ancak sınırlı şekilde masaya geldi. Nitekim Kazım Karabekir anılarında Türk-Kürt ittifakının özel bir çaba sarf edilmeden, sadece Kürdistan’ın Ermenistan olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu hatırlatılarak kurulduğunu söyleyecekti.

1921 KOÇGİRİ İSYANI
1920’de Milli Aşireti ve Bahtiyar (Cemil Çeto) Aşireti gibi Kemalist Türk milliyetçilerine açıkça meydan okuyanlar da vardı ama bu isyanların hem siyasi talepleri net değildi, hem de yerel kalmışlardı. Dolayısıyla kolayca bastırıldılar ve kolektif bellekte önemli yer tutmadılar.
Mart-Nisan 1921’de Sivas havalisindeki 135 köyden oluşan Koçgiri Konfederasyonu’nun isyanı ise bunlardan farklıydı ama ortada hala ‘milli bilinç’ yoktu. Örneğin, bölge Kızılbaş-Alevi ağırlıklı bir nüfusa sahip olduğu halde, Dersimli toplum önderleri örgütlenme çalışmalarını ‘Hilafet Ordusu Müfettişi’ sıfatıyla yapmışlar, bu çalışmaların sonunda Ovacık-Kemah bölgesindeki halk ‘Padişahın emri olmadığı için’ Kemalistlere asker vermek istememişti.
Askeri yöntemlerle isyanı bastıramayan Ankara, siyasi manevralarla Dersimlileri ikiye bölmeyi başarmış, Diyap Ağa, Meço Ağa, Ahmet Ramiz, Mustafa Bey, Hasan Hayri gibi Hozat-Ovacık liderlerini Dersim mebusu olarak meclise katılmaya ikna etmişti. Aynı günlerde 72 Kürt mebusu üzerlerinde yerel giysileri ile Meclis’e getirilmişler ve İtilaf Devletleri’ne Ankara hükümeti ile beraber olduklarını bildiren bir telgraf çekmişlerdi. Bu mebuslar arasında en ateşlisi olan Hasan Hayri Bey, Meclis’teki görüşmeler sırasında Türk-Kürt kardeşliğinden ve iki kavmin ayrılmayacağından o kadar heyecanla söz etmişti ki, Mustafa Kemal ertesi gün Hasan Hayri’nin Kürt milli giysileriyle meclise gelmesini istemişti.
Bunun üzerine, Koçgiri isyanının siyasi önderleri Baytar Nuri Dersimi, yöneticilerinin ağırlıklı olarak Sünni olduğu ancak ‘milli’ esaslara göre hareket ettiği Kürt Teali Cemiyeti’nden “Kürtlerin bölünmüşlüğüne son verilmesini” talep etmiş, Cemiyet ise duruma müdahale etmemişti. Nuri Dersimi bunun üzerine İtilaf Devletleri’nden yardım istemiş ama kendi ifadesiyle “ne İngilizler ne de Fransızlar, yekvücut davranmaktan aciz Kürtler uğruna giderek konumu güçleşen Kemalist hareketi karşısına alacak kadar maceracı” olmadıkları için bölünmüş Kürtleri Ankara’nın ‘tepelemesi’ hiç de zor olmamıştı. (Bu konudaki yazılarım: “Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife okumak için tıklayın”) ve (“Seyit Rıza’nın TBMM’ye ve MC’ye mektupları okumak için tıklayın”)
KÜRTLERE ÖZERKLİK SÖZÜ VERİLDİ Mİ?
Burada bir parantez açalım. Yıllardır bazı Kürt çevreleri, Mustafa Kemal’in, Kürtleri Milli Mücadele’ye kazanmak için özerklik vaadinde bulunduğunu ancak daha sonra bundan caydığını iddia ederler. Özetin özeti söylersem gerçekten de özerklik vaadine değinen pek çok belge, bilgi var elimizde. (Henüz gün ışığına çıkmamış pek çok belge bulunduğunu tahmin edebiliriz) Örneğin 4-11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi’nden hemen sonra hazırlanan Amasya Protokolleri’nin ikincisinde, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ‘İdare’ başlığı altında toplanan 12 maddesinde, (T)BMM’nin El Cezire (Irak) cephesi kumandanlığına 27 Haziran 1921 tarihinde yazdığı talimatta, araştırmacı Robert Olson’un İngiliz arşivlerinde bulduğu bazı belgelerde, araştırmacı Murat Issı’nın Yunan arşivlerinde bulduğu bazı belgelerde Kürtlere özerklik vaadi vardır. Ancak bu vaadlerin Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı kapsamında yapılmış samimi vaadler olmadığı, sadece o zor günlerde Kürtleri Kemalist hareketin ajandasına bağlı tutmak, düşmana (İtilaf Devletleri ve Ermenilere) karşı Kemalistlerle işbirliği yapmalarını sağlamak için yapılmış sahte vaadler olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde Kasım 1922-Temmuz 1923 arasında Lozan Barış Görüşmeleri sürerken Mustafa Kemal’in, İtilaf Devletleri’nin Kürtleri savunmak için duruma müdahale etmelerini engellemek ve Kürtleri ayrı bir çözüm aramaktan caydırmak için 16/17 Ocak 1923’teki İzmit Basın Konferansı’nda Kürtlere özerklik vaat etmişti. (Bu konudaki yazımlarımdan biri: “Kürtlere özerklik sözü verildi mi? Okumak için tıklayın)” ve (Murat Issı’nın yazısı: “Kürt özerkliği sözü okumak için tıklayın”)
Ancak hem iktidar samimi değildi hem de bu vaadlerin arkasını takip edecek örgütlü bir Kürt siyasal hareketi yoktu. Nitekim 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte Ermeni tehlikesini tamamen savuşturmuş olan Kemalist hareketin artık Kürt ittifakına ihtiyacı kalmayınca olanlar olmuştu. Mart 1924’te TBMM neredeyse oybirliği ile Halifeliği kaldırılırken Sünni-Şafii Kürt milletvekilleri karşı çıkmadılar ama rahatsızlıklarının dışa vurulması yakındı.1924 Anayasası’nda Türklüğe vurgu yapan 88. Maddenin de katkısıyla bu tarihten sonra ilişkilerin kopması kaçınılmaz oldu.
1925 ŞEYH SAİD İSYANI
İlk sıcak çatışma, 1924 Eylül’ünde patlak veren Beytüşşebap ‘Ayaklanması’ yüzünden oldu. (Resmi tarihin ‘ayaklanma’ adını verdiği ancak yakından bakınca böyle olmadığı görülen bu ve benzeri 10 kadar olayı ayrı bir yazıya bırakıyorum.) Bu hareketin asker liderleri, yenilgi sonrası kaçtıkları Irak’ta İngiliz yetkililerine bağımsız bir devlet arzusunu dile getirirken, hareketin sivil lideri olan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, İstanbul’daki Mustafa Kemal karşıtı kişilerle temas kurarak, Türkiye içinde bir çözümün yollarını arıyordu. Ancak Ankara kendisini affetmedi ve idam etti. (Bir yıl sonra da 1921’de Kürt giysileriyle TBMM’ye davet edilen Hasan Hayri Bey de ‘bağımsız Kürdistan’ istemekle suçlanarak idam edildi.)
13 Şubat 1925’te feodal Nakşibendî Şeyhi Said’in Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyündeki evine bir grup jandarmanın gelerek evdeki bazı misafirleri tutuklamak istemeleri ve bu isteğe ateşle karşılık verilmesiyle başlayan isyan Cumhuriyet tarihine ve Türk-Kürt ilişkilerine damgasını vurdu.
İsyana en büyük katılım Zazaca konuşan Sünni aşiretlerin yoğun olduğu Piran, Çapakçur, Lice ve Hani dağlık bölgesindeki Zaza Kürt aşiretlerinden olmuştu. Başlangıçta 7 bin civarında olan isyancı güçler kısa sürede 30 bin kişiye ulaştı. İsyancılar kısa sürede Genç, Hani ve Lice’yi ele geçirdilerse de Kiğı’da Kızılbaş Xormek ve Lolan aşiretlerinin yardım ettiği Ankara orduları tarafından püskürtüldüler. Kızılbaş Kürtlerin yurdu Batı Dersim’den Karaballı, Ferhatuşağı, Abbasuşağı aşiretleri isyancılara destek vererek Hozat’ı ve Bitlis’i basmak için görüşmeler yaptılarsa da Dersim’in geneli ayaklanmaya ilgisiz kaldı. Hatta Hıran ve İzol Kızılbaşları Şeyh Said’in birliklerini Pertek bölgesinde etkisiz hale getirdiler ama daha önemlisi isyancılar Elazığ ve Diyarbakır gibi Sünni ağırlıklı şehir merkezlerinde tutunmayı başaramadılar. İsyancıların lideri Şeyh Said akrabası Binbaşı Kasım Bey’in işbirliğiyle yakalanınca hem siyasi, hem askeri açıdan örgütlü olan Türk tarafı, isyanı kolayca bastırdı. Şeyh Said’le birlikte 49 kişiye idam cezası verildi. Diğer sanıklar bir ilâ 10 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldılar. İdamlardan ikisi 10 yıl hapse çevrildi, geriye kalan 47 kişi 29 Haziran 1925 günü sabaha karşı, Diyarbakır’da, Dağ Kapısı’nın dışında idam edildiler.
İSYANIN MAHİYETİ NEYDİ?
Şeyh Said’in isyana geçerken şeriat ve hilafetle ilgili propaganda yapması ve Sultan Abdülhamid'in en büyük oğlu olan ve o sıralar Beyrut'ta yaşayan Mehmed Selim Efendi'yi başa geçirerek saltanat ve hilafeti yeniden kurmak istediğini söylemesi ileri yıllarda isyanın ‘irticai’ nitelikte olduğunun kanıtı olarak gösterildi. Hâlbuki isyanın arkasında Cibranlı Miralay Halit Bey ve Bitlisli Yusuf Ziya Bey’in liderliğini yaptığı, İhsan Nuri, Süleymaniyeli İsmail, Mülazım Hakkı Saveş gibi milliyetçi, seküler Kürt aydınlarının kurduğu Hizbe Azadiya Kürdistan (Kürdistan’a Özgürlük Partisi, kısaca Azadi) adlı seküler bir örgüt vardı.
O yıllarda ne üretim biçimi ve ilişkileri ne de bunların üzerinde yükselen üstyapı kurumları ‘ulusal’ nitelikte bir ayaklanmaya müsait değildi. Ancak ayaklanmayı planlayanlar ‘ulusal’ uyanış içinde olan kimselerdi. Buna karşılık halkı harekete geçiren söylemler dinseldi. İsyancılar Türkiye’de yapılan laikleştirici reformlara karşı samimi bir kızgınlık duyuyorlardı. Yine de ayaklanmaya katılım sınırlı kaldı çünkü, Zaza olmayan Kürtler, Zaza olup Alevi mezhebine dahil olanlar, Sünni olup Nakşibendî olmayanlar, hatta Nakşibendilerin bazı kesimleri ayaklanmayı desteklememişti. Kısacası ‘millî bilinç’ henüz ortaya çıkmamıştı. Nitekim Kürt Meselesi’ne dair yazılarını çok ilginç bulduğum Cemil Gündoğan’ın dediği gibi, “bizim kuşak, 1970’lerde Şeyh Sait ayaklanmasını kendi eyleminin tarihsel referans noktalarından biri olarak anmak istediği her seferinde, Şeyh Sait’in değil, onu yargılayan mahkemenin başkanının sözlerini alıntılamak zorunda kalmıştı.”
Ayrıntı sayılabilir ama sembolik açıdan manidar şu bilgileri de not edelim: Şeyh Said’i yargılayan Şark-İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi üyelerinden Ali Saip Ursavaş da bir Kerkük’lü bir Kürt’tü. Kürt Teali Cemiyeti’nin başkanı Seyit Abdülkadir mahkemede Kürt olmadığını söylemişti. Diyarbakırlı Kürt aristokrasisinin en önemli ailelerinden birinin oğlu olan Cemilpaşazade Ekrem ise isyandan haberi olmadığını söyleyerek paçayı kurtarmıştı.
1925-1927 ARASININ İNSANİ BİLANÇOSU
İstiklal Mahkemeleri konusunda tek çalışmayı yapan Ergun Aybars, Kürt kaynaklarına göre 3 bin, hükümetin tahminine göre 5 bin kişilik bir kuvvetle ayaklanan Şeyh Said’in kuvvetleri bastırılırken ortaya çıkan kayıpları “tahminlerden öteye gitmemektedir” diye ihtiyatla ele alır ki haklıdır. Ama “206 köyün 8.758 evin yıkıldığı ve 15-20 bin kişinin öldüğünü ve bu ayaklanmanın o zamanki para ile 20 milyon (paund) olduğunu ileri süren Abdurrahman Chassen’in verdiği sayılar ise, yalnız ordu birlikleri tarafından yapılmış gibi gösterilmekte, ordu birliklerinin yöreye gelmeden önce asilerin yaptıkları yıkımdan ve öldürmelerden hiç sözedilmemektedir” diyerek, verilen sayıları zımnen kabul etmekte, ancak bilançoyu taraflar arasında paylaştırmaya çalışmaktadır. Ellerinde çakar almaz silahlar bulunan asilerin nasıl olup da toplu, tüfekli ordulara karşı bu kadar etkili olabildiklerini ve neden kendi yurtlarını, köylerini imha etmiş olacaklarını açıklamamaktadır. Nitekim Genelkurmay kitabına göre harekata toplam 39.651 asker katılmıştı. Genelkurmay kaynakları Türk ordusundan kaç kişinin zayi olduğunu belirtmez ama İstiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren, 19 Nisan 1957 tarihli Dünya Gazetesi’nde yayımlanan anılarında “6 Zabit, 106 nefer şehit düşmüş, 17 zabit ve 300 neferimiz yaralanmış….” der. Kürt tarafının ölümleri ise devam etmiştir elbette. Ergun Aybars’a göre isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemeleri, 12 Nisan 1925’ten 7 Mart 1927’ye kadar 5.010 kişi yargılamış, 420 idam, 1911 çeşitli hapis cezası vermişti.
1926-1930 AĞRI İSYANI VE HOYBUN
Yine Cemil Gündoğan’ın kelimeleriyle devam edersek “Devlet, Şeyh Sait hareketini bastırıp öz güven kazanınca, ayaklanma süresince yatıştırma politikasıyla idare ettiği çevre illerdeki güven vermeyen aşiretlere yönelmiş, bunların ileri gelenlerini yakalayarak Batı illerine sürmeye başlamıştı. Bu durum, Şeyh Sait hareketini çevreleyen Mardin’den Hakkari’ye, Van’dan Zilan’a, Erciş’ten Bitlis’e Sason’dan Silvan’a, Muş’tan Ağrı’ya kadar uzanan bölgelerde küçük çaplı, bir dizi geleneksel direnişin doğmasına neden olmuştur. Türk Genelkurmayı’nın belgelerinde ’18 Kürt İsyanı’ olarak tanımlanan hareketlerin büyük bölümü, bu direnişlerden oluşur, ki bunların hemen hiçbirisinde modern bir önderlik yoktur ve bağımsız Kürt devletini öngören bir program veya bir söylem görülmez. Böyle olmakla birlikte, sözü edilen direnişler, daha önce Suriye’ye kaçmış olan milliyetçi Kürt aydınlarını hareketlendirici bir rol oynamış ve Ermenilerden alınan lojistik desteğin de katkısıyla ilk kez bağımsız bir Kürt devletini programlaştıran ve bunun modern söylemini oluşturan bir örgüt, yani Hoybun kurulmuştur. Dolayısıyla, Ağrı İsyanı’yla Hoybun arasındaki ilişki, yaygın algının tersine kurulmalıdır: Ağrı’yı doğuran Hoybun değildir, tersine Hoybun’un doğuşunu hızlandıran faktörlerden biri de Ağrı’dakinin de içinde olduğu geleneksel direnişlerdir. (…) Ne var ki Ağrı İsyanı’nın 1930 sonbaharında bastırılmasının ardından, Hoybun iç tartışma ve çatışmalara boğulmuş ve bu çekişmelerin de katkısıyla 1930’ların ilk yarısında fiilen son bulmuştur. Yani Şeyh Sait ayaklanmasının çevre serpintilerinin yarattığı hareketliliğin de katkısıyla doğan örgüt, bu hareketliliklerin birleşik, merkezi ve modern bir Kürt ulusal hareketine dönüştürülmeyeceğinin anlaşılmasıyla cazibesini yitirip sahneden çekilmiştir. (…) İhsan Nuri de içinde olmak üzere isyan liderlerinin değişik dönemlerde Türk heyetleriyle yaptıkları görüşmelerde genel af, el konulan arazilerin sahiplerine iadesi gibi konuları tartışmış olmalarından da anlaşılacağı üzere, hareket zaman zaman kendini hâlâ Türkiye’nin sınırları içinde görmeye veya hissetmeye devam etmiştir.” (Gündoğan, bu ve benzeri yazılarını mail yoluyla gönderiyor bu yüzden bir link veremiyorum. Ama sizler adıyla ve konusuyla internette arama yaparsanız ilgili yazıları bulacağınızı sanıyorum. Benim bu konudaki yazım ise: “Ağrı Dağı’nda bir Kürt Cumhuriyeti… okumak için tıklayın”)

1937-1938 DERSİM HAREKATI VE ÖZSAVUNMASI
1937-1938’de “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır” düstürunu izleyen Ankara’nın hem Kürt, hem Kızılbaş, hem Ermeni dostu hem de modernleşme karşıtı olarak egemen ideolojinin mutlak ötekisi olan Dersim’i zapturapt altına almak için en sert tedbirleri almaya kalktığında, Seyit Rıza’nın etrafında kenetlenen altı aşiret öz savunma için harekete geçti ancak Dersim’li aşiretlerin çoğunluğu onlara destek vermedi. Hatta bazı aşiret reisleri devletin yanında yer aldı. Bölge dışındaki Alevi ve Sünni-Şafii Kürtlerden sembolik adımlar dışında ciddi bir destek gelmedi. Sembolik destek ise, Sünni-Nakşibendi Şeyh Sait`in kardeşi Şeyh Abdurrahim’in yanında 20-30 kişiyle birlikte Suriye’den Türkiye’ye geçmesiydi. Ancak grup Türk devleti ile af karşılığı bir antlaşma yapan bir Kürt Yüzbaşının ihbarı sayesinde yakalandılar ve Bismil yakınlarında öldürüldüler. Sonunda devlet 1937 Temmuz sonu itibarıyla bölgeyi kontrol altına almayı başardı. Yaz boyu devam eden artçı tarama faaliyetleriyle katliamları takiben isyanın lideri Seyit Rıza sonbaharda yakalandı ve altı arkadaşıyla birlikte 15 Kasım 1937 Kasım’da Elazığ’da idam edildi. İsyan böylece bastırılmış oldu.
Ağustos 1938’e kadar süren ve bombardıman uçaklarının, zehirli gazların kullanıldığı askeri operasyondan sonra, Genelkurmay kaynaklarına göre “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştı.” Gerçek sayının ne olduğu hala öğrenilemedi. Sadece son yıllarda ortaya çıkan bir Jandarma Kumandanlığı raporundaki 13.806 ölü rakamı var elimizde. Taramanın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirildiler. Binlerce Kürt kızı Türk ailelerine evlatlık olarak verildi. Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecekti. (Bu konudaki son yazım: “Dersim’de kuyruklu yalanlar… Okumak için tıklayın”)
Burada Cemil Gündoğan’ın şu değerlendirmesine katılıyorum: “Gerçekte, 1937 ve 1938 iki ayrı safahattır ve Dersim’e ilişkin önce Sünni, sonra da Türk-Sünni devlet aklının Osmanlı’dan beri planladığı akıbetin iki aşamasını teşkil ederler. Bu aşamalardan birincisi, Şeyh Sait veya Ağrı harekatlarında şahit olduğumuz klasik bastırma eylemlerine benzerken; ikincisi Ermeni, Süryani ve Pontus soykırımında şahit olduğumuz etnik temizlik harekatlarına benzer. Bu yazı çerçevesinde bizi ilgilendiren birincisidir ve burada da, tıpkı Ağrı’da olduğu gibi, geleneksel unsurların kalkışmalarıyla bu kalkışmaları mümkün olduğunca birleşik, modern bir ulusal hareket halinde toparlamaya çalışan Alişer ve Nuri Dersimi gibi milliyetçi Kürt aydınlarının ortak çalışmasına şahit oluruz. Burada da birincilerin söylemleri daha çok geleneksel çizgiler üzerinden yürürken, ikinciler zaman zaman Kürtlerin bağımsızlığıyla ilgili ifadeler kullanırlar. Ama hareketin ılımlı modernist kanadına mensup bu aydınların devlet yetkililerine çektikleri telgraflara, Türk yetkilileriyle yaptıkları görüşmelere vs. baktığımızda görürüz ki bunların söylemlerinde de ayrılıkçılıkla çelişen tutum ve ifadeler bolca vardır. Yani bu aydınların kullandığı söylemler de sistematik olarak Türkiyelilik çerçevesinin dışına çıkmış değildir.”
Sonuç olarak, 1921-1938 arasında, kimi feodal, kimi kültürel, kimi dini, kimi siyasi taleplerle defalarca Türk devletiyle karşı karşıya gelen Kürt toplumu, Alevi-Sünni, Alevi-Alevi, Sünni-Sünni çatışmaları, aşiretler, bölgeler, aileler arası çatışmalar yüzünden bölünmüş olduğu için ve bunun doğal sonucu olarak da toplumsal, ekonomik ve siyasi örgütlenme açısından yetersiz olduğu için, kendisinden çok daha örgütlü olan Türk milliyetçiliği ve onun düzenli ordusu karşısında başarısızlığa uğramıştır.
1924-1938 arasındaki harekatlarda devletin ve Kürt tarafının can kaybının bir dökümünü ilerde yapacağım ama kabaca söylersek Kürt tarafından en az 100 bin kişi hayatını kaybetmiş, binlerce köy yerle bir edilmiş, binlerce kişi yerinden yurdundan edilmiştir. Devletin insan kaybı ise bin kişiyi bulmaz.
ÇOK PARTİLİ DÖNEM’İN ‘TEK SESLİ’ KÜRT POLİTİKASI
En basit talepleri bile baskı, zulüm, yıldırma, silah, bomba, hatta zehirli gaz gibi sert yöntemlerle karşılanan Kürtler, 1946’da ‘Çok Partili’ yaşama geçildiğinde sindirilmiş durumdaydılar. 14 Mayıs 1950’de yapılan tarihi seçimlerde bazı Kürt toplum liderleri Demokrat Parti (DP) listelerinden aday olurken, Kürtlerin büyük bir bölümü oylarını ilk kez CHP’ye değil, DP’ye verdiler. Bunun altında yatan en önemli neden CHP’nin 1945’te uygulamaya çalıştığı ancak başarısız olduğu Toprak Reformu idi. Ancak CHP ile Kürt feodalleri arasındaki ittifak 1957’ye kadar sürdü. Çünkü DP’nin modernleşmeci projeleri Kürtleri kapsamıyordu.
Bu tarihlerden itibaren Türkiye’nin modernleşmesiyle uyumlu olarak çeşitli kesimlerden Kürt çocukları üniversite eğitimi için büyük şehirlere gelmeye başladılar. Bu kesimlerin çıkardığı bazı yayın organları aracılığıyla Kürt tarihi, uygarlığı ve edebiyatı dünyaya, komşu halklara ve Kürtlerin daha çok kentli kitlelerine ulaştırıldı. Kahire ve Erivan’dan yapılan Kürtçe yayınların da katkısıyla ‘etnik kimlik bilinci’ artık bir avuç Kürt milliyetçisinin özel alanı olmaktan çıkmaya başladı.
Ama Kürtlük bilincini en fazla etkileyen olay, 14 Temmuz 1958’de Irak Kralı Faysal’ın General Abdülkerim Kasım tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirilmesinden sonra İran’da kurulan Mahabad Cumhuriyeti’nin önderlerinden olup 1947’den beri sürgünde olan Molla Mustafa Barzani’nin Bağdat’a çağrılması ve Kürtlere Kerkük’ün de içinde olduğu bir otonom bölge sözü verilmesi oldu. Bu durum Menderes Hükümeti’ni tedirgin edince yeni bir sertleşme dönemine girildi.
General Kasım darbesinin birinci yıl kutlamaları sırasında, 14 Temmuz 1959’da Kerkük’te bir grup Türkmen’in Irak ordusunca katledilmesine misillime olarak, MİT’in (o zaman MAH) önerisiyle 1.000 ila 2.500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi fikriyle başlayan ‘beyin fırtınası’ sonucu 49 Kürt aydın idam cezası ile mahkemeye verildi. 49’ların davası sürerken 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti.
27 MAYISÇILARIN KÜRT POLİTİKASI
27 Mayısçıların feodalizmden kaynaklandığını düşündükleri Kürt meselesine buldukları çare ise feodalizmi çözecek bir toprak reformu yapmak değil, 1 Haziran 1960’ta bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerinden ve Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen 485 kişinin Sivas-Kabakyazı’da açık arazide kurulan bir kampa kapatılmasıydı. Ayrıca geleneğe uygun olarak, siyasetlerini Kürt kimliğini inkâr üzerine kurduklarını gösteren raporlar hazırladılar. Hatta darbecilerin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 16 Kasım 1960 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’de çıkan demecinde şu tehdidi savurmuştu: “Eğer yola yordama gelmezlerse, dağlı Türkler (Kürtler) rahat durmazlarsa, ordu, şehir ve köylerini bombalayıp yıkmakta, tereddüt etmeyecektir. Öyle bir kan gölü olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.” (Bu olaylara dair bir yazım: “Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na… Okumak için tıklayın”)
TİP, DDKO, TKDP, T-KDP DENEYİMLERİ
Dünyada devrimci kalkışmanın moda olduğu yıllarda, solcu Kürt aydınları siyasi taleplerini 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde dile getirmeye başladılar. Muhafazakâr Kürt aydınları ise Irak’taki Barzani hareketine eklemlenerek, Sait Elçi’nin önderliğinde Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi’nde (TKDP) örgütlendiler. TİP’teki ‘Doğulular’ kanadının etkisiyle, TİP literatüründeki adıyla ‘Doğu Meselesi’ Türkiye’nin gündemine taşındı, ancak konuyu kamuoyuna mal etmek için, T-KDP’li muhafazakârlarla ve TİP’li solcular elbirliği yaptılar ve 1967’de çeşitli il ve ilçelerde ‘Doğu Mitingleri’ düzenlendiler. Mitinglerde, Doğu’nun ihmal edilmişliği, jandarma ve polis baskısı, fırsat eşitliğinin olmayışı gibi konular işleniyordu. Cemil Gündoğan’ın dediği gibi ‘Bağımsız Kürdistan devleti, o dönemde sadece ikili sohbetlerin veya şakalaşmaların konusuydu. Sait Elçi’nin TKDP ateşli bir birlik savunucusuydu. Örneğin 1968’deki bir polis operasyonuyla tutuklanıp Antalya’da yargılanan partinin kurucularından mahkemede savunma yapmayı göze alabilenler, Kürtlerin haklarını sıkı bir Türkiyelilik -hatta bazı tezleri itibarıyla Osmanlılık- çerçevesinde savunmuşlardı.
Bazı Kürt gençleri TİP’i pasif bularak 1969’da Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) ile Dev-Genç ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) gibi Marksist örgütlerde toplandılar. Bu örgütlerde sol söylemlerle Kürt milliyetçisi söylemler el ele gitti ancak hiç bir zaman ayrılıkçı bir dil kullanılmadı. 1970’te kurulan ve mücadele yöntemi olarak silahlı mücadeleyi seçmiş olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Dr. Şıwan) önderliğindeki Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) bile başlangıçta Türkiyelilik söyleminin dışına çıkmış bir örgüt değildi. Bağımsızlık, partinin programına 1970’lerin ikinci yarısında girmişti.
Ancak bu oluşumlara, sadece alt ve orta sınıfların eğitimli çocukları değil aynı zamanda Kürt feodallerinin, ağalarının, Cumhuriyet döneminin sürgünlerinin çocukları da katılınca rejimin muhafızlarında alarm zilleri çalmaya başladı. 12 Mart 1971’de askerlerimizin adet olduğu üzere siyasete müdahalesi gerçekleştiğinde TKDP illegal olduğu için sadece üyelerinin yargılanması ile cezalandırıldı ama TİP Kürt meselesini gündeme taşıdığı için kapatıldı. Kapatma kararından sonra TİP liderleri 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Bir kez daha anlaşılmıştı ki, devletin en mutedil biçime de olsa Kürt meselesinin dile getirilmesine tahammülü yoktu!
RADİKALLEŞME SÜRECİ
TİP’in ve ardından DDKO’nun kapatılmasıyla siyasi taleplerini dile getirecek platformları kalmayan solcu Kürtler, ister istemez, muhafazakârlar gibi gözlerini Molla Mustafa Barzani’nin özerk bir yönetim kurduğu Kuzey Irak’a çevirdiler. Bu durum devletin gözünden kaçmadı ve Şırnak ve Silopi yöresindeki DDKO’lu gençler Diyarbakır ve Siirt İlleri Sıkı Yönetim Mahkemelerinde, ‘Irak KDP’sinin (I-KDP) uzantısı T-KDP sanıkları’ olarak ağır cezalara çarptırıldılar.
1973’te iktidara gelen CHP’li Bülent Ecevit seçim kampanyasında ‘Doğu’nun sorunlarını çözme’ sözü vermişti ama bir süre sonra bundan vazgeçti. Hem legal siyasi partilerden, hem ‘Türk solundan umudunu kesen Kürtler, 1974’te I-KDP’nin ve Barzani’nin Irak’taki ayrıcalıklı konumunu kaybetmesi üzerine sol ile milliyetçiliğin karışımı radikal bir söyleme kaydılar. Bu radikal gruplardan biri hikâyesini şu yazımda (“Kürt Meselesi’nde PKK’nin işlevi neydi? Okumak için tıklayın”) anlattığım PKK idi. Yani PKK 50 yıllık baskı döneminin sonucuydu.
İLAN EDİLMEMİŞ BİR İÇ SAVAŞ
TSK’nın 25 Nisan 1983’te Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı’nı güvence altına almak gerekçesiyle Irak’taki PKK kamplarına operasyona başlaması ve PKK’nın bu operasyonlara cevaben 15 Ağustos 1984’te Şemdinli ve Eruh ilçelerine yaptığı baskınlarından sonra devlet ‘Kürt Meselesi’ni kadim askeri yöntemlerle ‘çözmeye’ karar verdi. Önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki köyleri önce ‘güvenilir’ ve ‘güvenilmez’ diye ikiye ayrıldı. ‘Güvenilir’ köyler, II. Abdülhamit’in Hamidiye Alayları’na asker veren aşiretlerdi. ‘Güvenilmez’ olanlar bazen açık şiddet, bazen tehdit, bazen yıldırma, bazen de ikna yoluyla köylerinden çıkarılırken, 1924 tarihli Köy Kanunu’na eklenen iki fıkra ile ‘koruculuk sistemi’ne resmiyet kazandırıldı. 1984-1999 arasının bilançosu ağırdı: Avrupa’nın en büyük, dünyanın altıncı büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 15 bin civarındaki PKK üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67 bin korucuyu seferber etmişti. 14 ilde 1987-2002 arasında Olağanüstü Hal (OHAL) ve sıkıyönetim ilan edilmiş, bunlar tam 57 kez uzatılmıştı. 24 kez sınır ötesi operasyon yapılmış, (hepsi yaklaşık rakamlar olmak üzere) 5.500’ü güvenlik gücü 5.300’ü sivil halktan olmak üzere 10.800 ‘şehit’ verilmiş, bir o kadar kişi yaralanmıştı. 24 bin PKK üyesi ya da sempatizanı öldürülmüş, 12 bini sağ ele geçirilmişti. (Yani devletin ağzına pelesenk ettiği ’40 bin şehit’ söylemi doğru değildi. Ölenlerin ezici çoğunluğu Kürt tarafındandı.) 2.600 köyde yaşayan 1 milyon 200 bin kişi yerinden edilmiş, 17 bin kişi ‘faili belli’ cinayete kurban gitmiş, bölgenin ormanları, meraları güvenlik adına imha edilmişti. Hayvancılık, tarım, sanayi ve turizm hakkın rahmetine kavuşurken, uyuşturucu kaçakçılığı patlama yapmıştı. Ama en kötüsü Türk ve Kürt milliyetçilikleri birbirine karşı bilenmişti. Üstelik bu korkunç sonuca varmak için 400 milyar dolardan fazla para harcanmıştı!

GALİP KİBRİNDEN ‘KÜRT AÇILIMI’NA
13 Şubat 1999’da hala arka planı bilinmeyen bir operasyonla Kenya’da teslim alınan Öcalan’ın müebbet hapse mahkûm edilmesinden sonra tipik bir ‘galip kibri’ ile davranan Türk tarafı, Öcalan’ın çağrısıyla Türkiye’ye gelen PKK militanlarını hapse attı, Kürtlerin hiçbir kültürel talebine kulak asmadı, Kürtlerin kurduğu tüm siyasi partileri şu veya bu bahane ile kapattı, yüzde 10’luk seçim barajı gibi engellerle PKK dışında bir siyasi hareketin gelişmesini engelledi. Devletin bu katı politikaları sonucu, Türkiye’ye getirilişi sırasındaki ve mahkemedeki tavrı yüzünden Kürt toplumu nezdinde çok prestij kaybetmiş olması gereken Abdullah Öcalan kısa sürede imajını tazeledi ve 2004’ten itibaren PKK Kürt toplumunun en dinamik temsilcisi olarak yeniden sahneye çıktı. O tarihten 2009 yılına kadar muhafazakârından solcusuna, Şafiî’sinden Kızılbaş’ına, yerlisinden diasporasına uzanan geniş bir yelpazeden zımni ya da açık destek alarak şiddete dayalı siyasasını devam ettirdi. 2009’da başlayan ‘Kürt açılımı’ ya da Kürt kelimesini ağızlarına almak istemeyenlerin tercihiyle ‘çözüm süreci’, işte hem devletin hem PKK’nin şiddete son vererek, 'Kürt meselesi’ni barışçıl yöntemlerle sona erdirme niyetinin kod adıydı. Süreç içinde, AKP iktidarı ve devletin bazı unsurları 90 yıllık Kürt alerjisini aşmaya çalışırken, HDP-PKK çizgisi ‘Türkiyelileşme’ başlığı altında değerlendirilebilecek pek çok adım attı. 90 yıllık kanlı parantezin kapatılarak Türkiye’nin ve bölgenin güzel bir geleceğe yürümeye başlayacağı umudu çok kişiyi heyecanlardırdı. Kabahatin kimde olduğu konusunda bir şey söylememe gerek yok, çünkü her şey gözümüzün önünde oldu. Bugün vardığımız nokta çok umut kırıcı ancak “kan kussak bile kızılcık şerbeti içtik” deyip ‘çözüm süreci’nin devam etmesini talep etmekten, barış sürecine destek vermekten, barışı inşa etmekten başka çaremiz yok. Aksi takdirde hem Türkiye’yi, hem bölgeyi çok kötü bir gelecek bekliyor…
Not: Yararlandığım kitapları tek tek saymıyorum çünkü, verdiğim linklerdeki yazılarımın altında bunlar var. Daha ayrıntılı bilgi için Profil Yayıncılık’tan çıkan Öteki Tarih, I,II,III ve Çok Partili Dönem’in Öteki Tarihi I ve II (II. cilt basım aşamasında) kitaplarıma bakılabilir.
Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
- NARİN GÜRAN CİNAYETİ VE KOLEKTİF TRAVMA
9.09.2024 - GÜNÜN OLAYI (12. SURP HAÇ KİLİSESİ AYİNİ) VESİLESİYLE HAFIZA TAZELEME
9.09.2024 - Seyit Rıza ve altı arkadaşının idamının 85. yılında: İnönü mü, Bayar mı, Atatürk mü sorumlu?
17.11.2022 - 160 yıllık mesele: Harf İnkılabı
6.11.2022 - Çağımızın Bir (Başka) Kahramanı: Topal Osman
7.06.2019 - 'Fahreddin Paşa' polemiği ve Erdoğan'ın 'dikkat dağıtma' stratejisi
26.12.2017 - Sene 1871: 72 günlük 'muzaffer ve mağlup' Paris Komünü
21.03.2016 - Harem: Efsaneler, gerçekler
13.03.2016 - Tarihten Kara Fatma portreleri
6.02.2016 - 1938 Donanma Davası
28.02.2016
Yazarlar
-
Taha AkyolÖzerk üniversite? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENTürkiye adına şık görüntüler değil 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞUR"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUKomisyon raporu yazılamıyor… Sebep ne? 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAKANİçimizdeki Osmanlıya çok iyi gelir... 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berrin SönmezGürlek’ten ekranda iddianame savunmasıyla ‘önyargılama’ 15.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKAN200 liralık ülke olduk 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim Kirasİktidarın avantajı muhalefetin şansı 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali BAYRAMOĞLUErdoğan şemsiyesi: İki algı, iki Türkiye 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAKomplodan Demokratik Topluma; 27 Yıllık Tecrit, Direniş ve Özgürlük. 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat SevinçMuhalefetin hassasiyetler konusundaki hassasiyeti! 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRSayın Şimşek 124. sıra Türkiye’ye yakışıyor mu? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRTHerkes genel başkan olabilir; ama lider olmak herkese nasip olmaz 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa PAÇALTürkiye Orwell’ın 1984 rejimine doğru sürükleniyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZPKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik hafta 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Figen ÇalıkuşuNeden yapmazlar? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanAvrupa’da olan biteni takip ediyor musunuz? Yeni bir dünya kuruluyor 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Tanıl BoraEntegrasyon 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bahadır ÖZGÜRTEMU’yu yasaklattı, vizeye taktı: İTO Başkanı milyarlarca lirayı nereye harcıyor? 14.02.2026 Tüm Yazıları
-
Murat YETKİNErdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde 13.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mustafa KaraalioğluBu endeksi yalanlayan biri çıkmayacak mı! 12.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hasan CEMALKürtçe konuştum, tokat yedim; Türkçe bilmiyordum ki! 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit AkçayUluslararası para sisteminin geleceği 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hikmet MUTİCHP ve Deva Partisi'nin İmralı imtihanı... 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKAYABD İran'dan Elini Çek! Mollaların İşini Ancak İran Halkı Bitirir! 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Berat ÖZİPEKYargı kararları ve yanlış yerde olanlar 7.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mücahit BİLİCİDeccalin görünümleri 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selva DemiralpFed başkan adayı Warsh “Karaman’ın koyunu” olabilir mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ümit KARDAŞTekçi-otoriter rejimden vazgeçmeden demokrasi hayali satmak 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Seyfettin GürselEn düşük işsizlik rekorunu kırdık! Sevinelim mi endişelenelim mi? 6.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet Faruk ÜnsalKonjonktürle gelen konjonktürle gitti 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ali TürerHEZİMET Mİ KAZANIM MI ! 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cihan TuğalAmerikan hegemonyası ve Kürt hareketi 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehim TAŞTEKİN‘Kürtlerin Zamanı’na ne oldu? 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cafer SolgunCHP ve Kürt sorunu 3.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mesut YEĞENYanlış Hesaplar 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Haşmet BABAOĞLUKorkunç bir soy 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Eser KARAKAŞGümrük birliğini revize edelim ama nasıl? 2.02.2026 Tüm Yazıları
-
Abdurrahman DilipakÇirkin Amerikalı geldi aşka! 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Cemile BayraktarKürtleri kazanmanın vaktidir 29.01.2026 Tüm Yazıları
-
Vahap COŞKUNÜç kırılma 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet ALTANToplumsal Fakirleşmeye Siyasetin Katkısı 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Erol KATIRCIOĞLUKürt Sorunu ve demokrasi ilişkisi üzerine 28.01.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet İNSELYitirileni Değil Yeniyi Ararken 27.01.2026 Tüm Yazıları
-
Baskın ORANSuriye olayı ve Türkiye’deki “Süreç” 23.01.2026 Tüm Yazıları
-
DOĞAN ÖZGÜDENTam 80 yıl sonra aynı komplo, aynı ihanet! 22.01.2026 Tüm Yazıları
-
Melih ALTINOKBarzaniler Suriye’de PKK’yı niçin gazlıyor? 21.01.2026 Tüm Yazıları
-
Taner AKÇAMHrant 19 yıldır bizimle bir başka yaşıyor 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Kemal CANSuriye’de olanın adını koymak 20.01.2026 Tüm Yazıları
-
Doğu Ergilİnanç, siyaset ve şiddet üzerine bir manifesto 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan AlbayrakSadece “Suriye Cumhuriyeti” 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Mümtazer TÜRKÖNEŞara’nın sakalı 18.01.2026 Tüm Yazıları
-
Sedat KAYABarbarlık Çağı 5.01.2026 Tüm Yazıları
-
KEMAL GÖKTAŞBarış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi 30.12.2025 Tüm Yazıları
-
Abdulmenaf KIRAN11. YARGI PAKETİ, YENİ ADALETSİZLİK VE EŞİTSİZLİKLER YARATTI 28.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet İlhanKararsızlığın Erdemi: Kesinliğin Gölgesinde Düşünmek 27.12.2025 Tüm Yazıları
-
Nuray MERTİslamcılık Öldü mü? 26.12.2025 Tüm Yazıları
-
Murat BELGEYüzdük yüzdük 22.12.2025 Tüm Yazıları
-
Ali BULAÇHakim sınıfın iki zümresi 11.12.2025 Tüm Yazıları
-
SİBEL HÜRTAŞCHP programı halka ne vadediyor? Nasıl bir parlamenter sistem? 9.12.2025 Tüm Yazıları
-
Galip DALAYOrta Doğu, Trump Amerika’sına Uyum Sağlıyor 3.12.2025 Tüm Yazıları
-
Zekeriya KurşunDağıstan Cumhuriyeti ve Ayna Gamzatova 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Sezin ÖNEYŞu meşhur “İznik Konsili” 1.12.2025 Tüm Yazıları
-
Fikret BilaAK Parti çekingen 26.11.2025 Tüm Yazıları
-
Necati KURÇOCUK HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 19.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zeki ALPTEKİNEmeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx 16.11.2025 Tüm Yazıları
-
Mehveş EVİNYerel yönetimlerle işbirliği kültür politikası için hayati 13.11.2025 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZÇÖZÜM SÜRECİ KOMİSYON VE EKMEN 12.11.2025 Tüm Yazıları
-
Zülfü DİCLELİKeşke… 4.11.2025 Tüm Yazıları
-
Etyen MAHÇUPYANKemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3) 25.10.2025 Tüm Yazıları
-
Hasan Bülent KAHRAMAN‘Parlak gelecek’ ve sol gelecek... 12.10.2025 Tüm Yazıları
-
Metin Karabaşoğluİnsanların devletlerle savaşı 9.10.2025 Tüm Yazıları
-
İlnur ÇEVİKTrump’ın dünyasına hoşgeldiniz… 3.10.2025 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ata UÇUMTERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE GEÇİŞ SÜRECİ! 14.09.2025 Tüm Yazıları
-
Hakan AKSAYPutin, Trump’ı parmağında oynatmaya devam ediyor 17.08.2025 Tüm Yazıları
-
Gülçin AVŞARSorumluktan kaçmak umuttan kaçmaktır 12.08.2025 Tüm Yazıları
-
Alper GÖRMÜŞZora girmiş bir anlatı: “ABD emperyalizminin değişmez stratejik hedefi bağımsız Kürt devleti” 1.08.2025 Tüm Yazıları
-
Abdullah KıranYeni süreç ve Suriye denklemi 27.07.2025 Tüm Yazıları
-
Cihan AKTAŞTahran bir kez daha bombalanırken 23.06.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın SelcenDemokrasiye giderken cumhuriyetten olmak 17.06.2025 Tüm Yazıları
-
Ahmet ÖZTÜRKÇetin Uygur bir kitaba sığar mı? 10.05.2025 Tüm Yazıları
-
Yüksel TAŞKINİktidar milli iradeyi “tapulu arazisi” sandığı için büyük bir bedel ödeyecek 22.04.2025 Tüm Yazıları
-
Ayhan ONGUNDEMOKRATİK EĞİTİM MÜCADELESİNE ADANMIŞ YAŞAMLAR 21.04.2025 Tüm Yazıları
-
Pelin CENGİZTrump’ın yeni vergileri diye yazılır, ‘post modern merkantilizm’ diye okunur 7.04.2025 Tüm Yazıları
-
Cennet USLUİktidar neden umduğunu bulamadı? 2.04.2025 Tüm Yazıları
-
Hayko BAĞDATSokaklarda yükselen ses 28.03.2025 Tüm Yazıları
-
Halil BERKTAYPKK ve Türk solcuları (4) “Dağlarında gerilla var memleketimin” 16.03.2025 Tüm Yazıları
-
Haluk YurtseverKaosta 'hegemonya' arayışı 11.03.2025 Tüm Yazıları
-
Arzu YILMAZHodri Meydan 10.03.2025 Tüm Yazıları
-
Aydın ÜnalParti ve iktidar 25.02.2025 Tüm Yazıları
-
Ümit KIVANÇİç duvarlar 10.02.2025 Tüm Yazıları
-
İhsan DAĞIİmamoğlu nasıl kurtulur? 1.02.2025 Tüm Yazıları
-
Kemal ÖZTÜRKKürt meselesindeki psikolojik bariyerler 17.01.2025 Tüm Yazıları
-
Münir AKTOLGABATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ... 16.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cenk DoğanÜRETİCİLERE İLK OLARAK KOOPERATİF LAZIM 4.12.2024 Tüm Yazıları
-
Cevat KORKMAZFiller ve Çimen... 22.11.2024 Tüm Yazıları
-
Tuncer KÖSEOĞLUTamirhanelere giden toplar… 4.11.2024 Tüm Yazıları
-
Ayşe HÜRDevletin Muhteşem Örgütlenmesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu 9.09.2024 Tüm Yazıları
-
Ferhat KENTEL“Maarif” marifetiyle yeni “makbul vatandaş” kurma çabaları 26.07.2024 Tüm Yazıları
-
Banu Güven“Bozkurt” Almanya’da sahaya indi 4.07.2024 Tüm Yazıları
-
İBRAHİM Ö. KABOĞLUDevlet ve yürütme kaç başlı? 27.06.2024 Tüm Yazıları
-
Gürbüz ÖZALTINLICHP’nin normalleşme politikası Erdoğan’a mı yarar? 21.06.2024 Tüm Yazıları
-
Oya BAYDARBir yazamama yazısı 14.06.2024 Tüm Yazıları
-
Bayram ZİLANAK Parti’de değişim gecikiyor mu? 4.06.2024 Tüm Yazıları
-
Soli ÖzelBetül Tanbay'ın gözünden "Gezi"nin tarihi 30.05.2024 Tüm Yazıları
-
Reha RUHAVİOĞLUTürkiye’de Kürtçenin Durumu: Gidişat, İmkânlar ve Fırsatlar 18.05.2024 Tüm Yazıları
-
Atilla AytemurBingöl Erdumlu Kitabı: Film gibi hayat* 24.01.2024 Tüm Yazıları
-
Şahin ALPAY"Ergun Abi"ye veda 10.11.2023 Tüm Yazıları
-
Ahmet ALTANYüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı? 29.10.2023 Tüm Yazıları
-
Levent GültekinDin, insanları kardeş yapar mı? 26.09.2023 Tüm Yazıları
-
Ayhan AKTARŞair Roni Margulies’in ardından… 7.08.2023 Tüm Yazıları
-
Ceyda KaranBiden ve iki cephede birden yenilgi 30.06.2023 Tüm Yazıları
-
Orhan Kemal CENGİZMuhalefetin sınavı asıl şimdi başlıyor 1.06.2023 Tüm Yazıları
-
Roni MARGULIESMutlu bitmiş bir göç öyküsü 20.05.2023 Tüm Yazıları
-
Burhanettin DURANTarihi Yol Ayrımındaki Kritik Seçim 6.05.2023 Tüm Yazıları
-
Celal BAŞLANGIÇKendini kurtarmak için Erdoğan, Erdoğan’ı reddedecek! 14.04.2023 Tüm Yazıları
-
Ergun AŞÇIErsagun Hanım 5.03.2023 Tüm Yazıları
-
Uğur Gürses‘Dolambaçlı katlı kur’ yolunda 23.01.2023 Tüm Yazıları
-
Besim F. DellaloğluMesafenin Sosyolojisi 16.12.2022 Tüm Yazıları
-
Hidayet Şefkatli TUKSALKur’an kurslarında yatılı eğitim ve çocukların korunması 15.12.2022 Tüm Yazıları
-
Nergis DemirkayaAltılı Masa ortak yönetim planı: Her partiye bir yardımcı bir bakan 17.11.2022 Tüm Yazıları
-
Nabi YAĞCIŞaşıyorum gerçekten… 24.10.2022 Tüm Yazıları
-
Berin UYARONLAR İÇİN... 12.09.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim UsluSeçmen yolsuzluğu önemsiyor mu? 9.09.2022 Tüm Yazıları
-
Hasan GÜRKAN“SEVMEK YİNE DE BİR SARRAF İŞİDİR, YERYÜZÜ KİTAPLIĞINDA” 18.08.2022 Tüm Yazıları
-
Oktay Cansın EMİRALSAVAŞ VE ZAMAN 7.08.2022 Tüm Yazıları
-
Özgül Üstüner COŞKUNİnceden 5.07.2022 Tüm Yazıları
-
Barış SoydanGıda Komitesi’nin ve enflasyonla mücadelede başarısızlığın acıklı öyküsü 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Namık ÇINARBir toplumun geri kalma inadı 21.06.2022 Tüm Yazıları
-
Mehmet BARLASAnkara’yı sel aldı 14.06.2022 Tüm Yazıları
-
Atilla YAYLAKanunlar ve fiyatlar 10.06.2022 Tüm Yazıları
-
Fatma Bostan ÜNSALBu kez Günah Keçisi SADAT mı? 23.05.2022 Tüm Yazıları
-
Kübra ParSessiz İstila belgeseli ve sığınmacı meselesi 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Yavuz BAYDARİmamoğlu olayı ardından: ’Altılı Masa’ bir ortak aday çıkarabilecek mi? 9.05.2022 Tüm Yazıları
-
Ergun BABAHANTürkiye’nin patlamaya hazır yeni kırılma hattı: Suriyeliler 22.04.2022 Tüm Yazıları
-
Kemal BURKAYİSVEÇ DEMOKRASİSİ VE KURAN YAKMA OLAYI… 17.04.2022 Tüm Yazıları
-
Tarık Ziya EkinciGAZETECİ AYDIN ENGİN VEFAT ETTİ 24.03.2022 Tüm Yazıları
-
İbrahim KaragülBu bir Avrupa savaşı ve çok uzun sürecek. -Batı, Türk-Rus savaşı istiyor! 1.03.2022 Tüm Yazıları
-
Aydın ENGİNBir MHP’nin 2. Başbuğ’undan, bir benden 7.02.2022 Tüm Yazıları
-
Nezih DUYGUMete Toksöyle (30 Mart 1954 - 02 Şubat 2022) 3.02.2022 Tüm Yazıları
-
Ahmet KARDAM28/29 Ocak Karadeniz Katliamı'nın 101. Yılı 1.02.2022 Tüm Yazıları
-
Muharrem SarıkayaOylardaki yükselişin ağırlığı 7.11.2021 Tüm Yazıları
-
Şevki ÇELİKCİKEMAL ARABACI 17.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin GürcanFırat batısı, Suriye, riskler, tespitler: Ufukta bir operasyon mu var? 13.10.2021 Tüm Yazıları
-
Metin MünirErkeğin kadını ezmesi 22.09.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AcetSon anketler ne diyor? 9.09.2021 Tüm Yazıları
-
M.Latif YILDIZKONYA KATLİAMI VE GAZETECİLİK MESLEĞİ ÜZERİNE 2.08.2021 Tüm Yazıları
-
Yasin AKTAYTaliban’ın inancıyla ters olma arzusu 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Süleyman Seyfi Öğün2023’e doğru Türkiye 26.07.2021 Tüm Yazıları
-
Cem SANCARHanımefendi diyeceksiniz 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Yusuf KaplanFetih ruhu ve rüyası 28.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ali AYDINİşsiz Kalan Antikorlar, Lanetli Pay ve Siyaset 17.06.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer F. GergerlioğluMuhafazakârlar çürümeye niye sessiz? 8.06.2021 Tüm Yazıları
-
Mustafa ÖztürkNiyet ve akıbet 29.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ayşe BöhürlerTarih büyük harflerle yazılmaz 28.05.2021 Tüm Yazıları
-
Gazi BAŞYURTBir zamanlar sayılamazdık parmak ile, şimdi eksiliyoruz birer birer… 25.05.2021 Tüm Yazıları
-
Ömer Ahmet ÖZERENBİR 1 MAYIS Anekdotu… 10.05.2021 Tüm Yazıları
-
Osman CAN24 Nisan 1915: Kardeşimin Cenazesini Kaldıramadım Hala! 29.04.2021 Tüm Yazıları
-
Verda ÖZERBırak artık eski normali 28.04.2021 Tüm Yazıları
-
Vedat BilginSistem değişti de ne oldu! 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Kurtuluş TAYİZPandemide Erdoğan'ı devirme planı çöktü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali Saydam23 Nisan ‘Çocuklara Hürmet’ Günü 22.04.2021 Tüm Yazıları
-
Ali TarakçıZEVZEK'in asıl amacı Montrö değilmiş! 17.04.2021 Tüm Yazıları
-
Burak Bilgehan ÖzpekVesayet Nedir, Nasıl Kurulur, Niçin Çöker? 16.04.2021 Tüm Yazıları
-
Firuz TÜRKERDARBE GİRİŞİMİNE HAZIR OLMAK 4.04.2021 Tüm Yazıları
-
Yıldız RamazanoğluYeni metin ne söyleyecek? 25.03.2021 Tüm Yazıları
-
RAGIP DURAN'Bir tek kişinin otoritesi suçtur!' 22.03.2021 Tüm Yazıları
-
Sevilay YALMANMesele Gergerlioğlu meselesi değil! 19.03.2021 Tüm Yazıları
-
Mehmet AKBACAKİZMİT KÖRFEZİ YAKIN, DENİZ BİZE ÇOK UZAK! 17.03.2021 Tüm Yazıları
-
Ural ATEŞERANADİL... 21.02.2021 Tüm Yazıları
-
Demir Küçükaydınİki Devrimci – Türeci ve Şahin 4.01.2021 Tüm Yazıları
-
Perihan MAĞDENHayaller: ETHOS, Gerçekler: BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM 18.11.2020 Tüm Yazıları
-
Talat ULUSOY9 Eylül 1922, İzmir’in “KURTULUŞ” Günü’nde… 9.09.2020 Tüm Yazıları
-
Mahmut ÖVÜRAK Parti mi “İhvan’cı” siz mi operasyon çekiyorsunuz? 8.09.2020 Tüm Yazıları
-
Mustafa Yurtsever2010 YILI REFERANDUMU’NUN BİTMEYEN HİKAYESİ 29.08.2020 Tüm Yazıları
-
Hilâl KAPLANİstanbul Sözleşmesi yaşatır mı? 7.08.2020 Tüm Yazıları
-
Eşref ÇAKARKonca Yazışmaları... 5.08.2020 Tüm Yazıları
-
Kadri GÜRSELTürkiye’de darbe mi olacak gerçekten? 16.05.2020 Tüm Yazıları
-
Sinan ÇİFTYÜREKTürbülanstan mayın tarlasına dalış yapan AKP! 13.05.2020 Tüm Yazıları
-
Yaşar YAKIŞTürkiye’nin iktidar partisi yardımlaşmayı da tekeline almak istiyor 25.04.2020 Tüm Yazıları
-
Orhan PamukEski salgınlar ve bugün biz 24.04.2020 Tüm Yazıları
-
Bejan MATURÖlüm hangi boşluğu doldurur? 12.04.2020 Tüm Yazıları
-
Umut ÖZKIRIMLIKorona ve milliyetçilik 8.04.2020 Tüm Yazıları
-
Raffi Hermon Araks‘ARTSAX (Dağlık Karabağ) MESELESİ, NEDİR VE NE DEĞİLDİR? 1.04.2020 Tüm Yazıları
-
Serdar KAYAİslam, Bilim, Virüs, Kumaş 24.03.2020 Tüm Yazıları
-
Markar ESAYANKarantina günlerinde yalnızlık... 20.03.2020 Tüm Yazıları









































































































































































































İğneli Fıçı
Kürtaj sorununuz mu var? Diğer meseleler sizin aklınızın fevkinde olduğundan onlara bir daha değinmeyiniz.