İbrahim Kiras

İbrahim Kiras
İbrahim Kiras
Karar Tüm Yazıları
Liderleri neden ‘insan üstü’ gibi görüyoruz
30.08.2025
108

CUMARTESİ YAZILARI

Bizim siyasetçiler lafa gelince “Biz size efendi olmaya gelmedik, hizmetçi olmaya geldik” derler. Ama fiili durum bunun tam aksidir. Gerçekte kimin efendi, kimin hizmetkar konumunda olduğu pekala bellidir. Ortadoğu’da ve Rusya’dan Çin’e kadar bütün Asya kıtasında durum aynıdır.

Bun karşılık bugünkü Batı dünyasında devleti yöneten kişiler -hizmetçi olmasa bile- bir çeşit profesyonel yönetici gibi görülüyor. Artık geçmişteki gibi tanrısal vasıflar atfedilen kişiler değil liderler. Yetenekleriyle ve donanımlarıyla başta koordinasyon olmak üzere, belirli görevleri yerine getirmek üzere iş başına gelen kişiler bunlar. (Doğu ve Batı arasında son asırlarda ortaya çıkan bu farklılık belki en başlara kadar gidip Wittfogel’ın “Doğu despotizmi” teorisinden yararlanarak açıklanabilir.) Ne var ki bugünkü dünyada tam manasıyla “halkının hizmetçisi” olan liderler de yok değil!

Levi-Strauss’un anlattığına göre Brezilya’daki Nambikwara yerlileri şeflerine neredeyse hizmetçi muamelesi yapıyorlarmış. İnsanları eğlendirmek de besin temin etmek de savaşta ön safta dövüşmek de şifacılık ve büyücülük işlerine bakmak da şefin göreviymiş. Bir kabile şefi, görevlerinin fazlasıyla zor ve ağır olması yetmiyormuş gibi, elinde ne varsa kabile mensuplarıyla paylaşmak zorundaymış. Servet sahibi olmasını bırakın, günlük ihtiyaç maddelerini bile elinde tutamazmış.

Üstelik kabile üzerinde bir otoritesi veya yaptırım gücü de yokmuş. Şefin yalnızca çok eşli evlilik yapma imtiyazı varmış ama aslında bu imtiyaz da kabileye karşı görevlerini daha iyi getirilebilmesi için ihtiyaç duyduğu yardımcı insan unsurunun teminine yönelikmiş. Şef görevinin verdiği onurla yetinmek zorundaymış.

Benzer örnekler Güney Amerika dışında “ilkel yaşayış” modelinin sürdüğü Afrika ve Avustralya kıtalarındaki başka bazı bölgelerde de gözlemlenmiş bulunuyor. Antropoloji kuramcıları buradan yola çıkarak prehistorya devirlerinde “iktidar” meselesinin nasıl anlaşıldığına ve bilahare hangi yönde geliştiğine ilişkin sorulara cevaplar vermeye çalışıyorlar.

Aslına bakarsanız, kabile iktidarları her yerde ve her dönemde demokratik kurumlardır. Devlet yönetiminin mikro modelleri değildir. Ne var ki prehistorya devirlerindeki kadar olmasa da “İlk Çağ” hükümdarlıkları da başlangıçta zor görevlerdi. Çünkü o ilk kralların -ilahi alemle temasa müteallik bazı ritüelleri idare etme görevinden kaynaklanan- manevi rolleri de vardı. Ama başlangıçta ağır yükümlülükler getiren bu rol giderek kralın otoritesini arttırdı. Zamanla ilahi otoriteyi temsil yetkisine dönüşen manevi rol krala imtiyazlar getirdi, gücüne güç kattı. Hatta “Tanrının seçilmiş temsilcileri” zaman içinde doğrudan tanrısal varlıklar haline geldi. Bu değişim herhalde yöneticiliğin “görev” olmaktan çıkıp “hak” sayılması ve bu hakkın babadan oğula intikalinin kural haline getirilmesi süreciyle paralel bir gelişme olmalı.

***

Antrparantez, bugün hâlâ yöneticilerini tanrı yerine koyan toplumlar da var. Japon imparatoru günümüzde bile “resmen” tanrı olarak kabul ediliyor mesela. Ancak resmi ideolojisini Marksizm’e referansla inşa etmiş olan Kuzey Kore bu çağda hükümdarına tanrısal nitelik atfeden ülkelerden biri olarak daha dikkat çekici görünüyor. (Bu ülkede cumhurbaşkanlığı makamı babadan oğula geçtiği için söz konusu makamı işgal eden kişinin “hükümdar” olarak adlandırılması yanlış olmasa gerekir.) Kuzey Kore devletinin okullarda çocuklara öğrettiği ve Cumhurbaşkanının resmi biyografisinde yer verdiği hikayeye göre doğayı kontrol edebilme gücü olan komünist rejimin kurucusu soğuk bir kış günü ülkenin en yüksek zirvesine beyaz bir atla tırmandığında fırtına dinmiş ve güneş çıkmıştı. Yüce önder üç yaşındayken araba kullanıp dokuz yaşında yelkenli yarışlarına katılmış, arkeolog ekibiyle efsanevi gergedanın yerini keşfetmiş, AIDS ve soğuk algınlığı gibi birçok hastalığı iyileştiren bir mucize ilaç icat etmiştir.

Günümüz dünyasında “bu ölçüde olmasa bile” başka toplumlarda da lidere bağlılığın kişi kültüne dönüşmüş örneklerine rastlayabiliyoruz. Bilhassa doğu toplumlarında.

Eski çağlardaki atalar kültüne kadar uzanan bir geçmişi olan bu anlayışın insanlığın liderlik kurumuna bakışını belirleyen belli başlı faktörlerden biri olduğu muhakkak. Ancak bu hususta bizim toplumdaki hâkim anlayışın günümüzdeki sanayi ötesi toplumların bu konuya yaklaşımlarından farklılığını izah etmeye de mecburuz.

***

Kadim çağların politeist toplumlarında çok sayıda varlık tanrı olarak kabul edildiği için hükümdar da bu ilahlarla aynı statüde yer alabiliyordu. Çünkü bir kurucu kahramanın soyundan geldiği için tahtta oturan kişi taşıdığı kan itibarıyla sıradan bir insan değildi, seçilmişti. Tanrının -veya tanrıların- iradesinin temsilcisiydi, yani bir anlamda insanüstüydü. Bu bakımdan hiç değilse yarı tanrı sayılabilirdi.

Eski Türklerin inanışında kağan, tanrı veya yarı tanrı değildir ama ilahi irade tarafından seçilerek kendisine kut verilen kişi olması hasebiyle Gök Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir. Dolayısıyla ileride, İslami devirlerde padişahın zıllullah fil’arz (Allahın yeryüzündeki gölgesi) olarak tanımlanması bize tuhaf görünmeyecektir.

Kişi kültü veya lider kültü dediğimiz inanışın en eski yazılı kayıtlarına rastladığımız Sümer’de hükümdar aynı zamanda baş rahip(veya peygamber)di, aracısız şekilde tanrılardan emir alıyordu. Hititler krallarının öldükten sonra tanrılara dönüştüklerine inanıyordu. Mısır’da firavunlar öteden beri tanrı statüsündeydi. Roma’da ise ilk defa İmparator Augustus önce Sezar’ı sonra da kendisini doğrudan tanrı ilan etmişti. Bu tarihe kadar Roma dünyasında kralla birlikte Pontifex Maximus adıyla başrahip dini lider olarak yönetimin bir kanadını oluşturuyordu. Bazen fiilen, bazen sembolik anlamda… Hristiyanlık döneminde Papa’nın unvanı da Pontifex Maximus’tur zaten. Roma “ikili egemenlik” sembollerinin en net gözlendiği yönetim geleneğidir ne de olsa.

Hint dünyasındaki ikili raj ve brahman makamları ile Roma dünyasındaki ikili rex ve flamen makamları (her ikisi de “kral ve rahip” demek) arasındaki paralelliği Dumezil, Hint Avrupa kökenli toplumların hepsinde görülen “ikili egemenlik” anlayışına bağlar. Proto Hint Avrupa toplumlarında egemenlik, biri iyiliği öbürü şiddeti temsil eden iki makam arasında paylaştırılır. Bu ikili yapı başlangıçta iyilik ve kötülük tanrıları şeklinde ifade edilirken bilahare baş rahip ve kral şekline bürünmüşlerdir. Yani devletin iki yüzü: şefkat ve şiddet.

Yerimiz kalmadı, mecburen haftaya devam edeceğiz…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yazarlar