Cafer Solgun
Özgürlükçü karakteri olan anayasa ve diğer yasa ve hukuk metinlerinin en temel özelliği, sözcüğün en gerçek ve geniş manasında güç odaklarının potansiyel olarak taşıdığı “Güç bende!” zorbalığını o kudrete sahip olmayanlar lehine sınırlandırmaktır. Kuşkusuz bunun nerede, nasıl ve ne şekilde realize olduğu tartışılabilir bir husus. Ancak “demokrat” ya da “özgürlükçü” olmak iddiası taşıyan bir hukuk anlayışının mantığı bu olmak durumundadır; vurgulamak, dikkat çekmek istediğim meselenin bu yönü.
“Güç odakları” derken kastettiğim, öncelikle tabii ki siyasi iktidar, yasama-yargı-yürütme erkini oluşturan yapılar, ordu ve güvenlik bürokrasisi, kısacası “devlet” kavramını ifade eden kurumlar. Yanı sıra toplumsal hiyerarşinin “kaymak tabakasını” oluşturan sermaye kesimleri. Aslında “iktidar” ile bu yapılar pek birbirinden ayrı değerlendirilecek gibi de değildir. (Eskiden bu siyasi ve sınıfsal bileşime “oligarşi” derdik; kanımca devri geçmiş bir kavram değil.)
Şu veya bu ölçüde “hukuk devleti” iddiasına en azından yaklaşık biçimde sahip olan ülkelerde, “başkan” olmak bir tür kral, kraliçe, sultan veya padişah olmak demek değildir. Çünkü yetki alanları, görev ve sorumlulukları bellidir ve belirli bir süre için seçilerek üstlendiği rolü, kendisine çizilen bu sınırlar içerisinde kalarak oynamak durumundadır.
O sınırları aştığı zaman devletin kendisini sürdürebilmek adına oluşturduğu denetim mekanizmaları devreye girer ve sınır aşımının, görevini kötüye kullanmanın nitelik ve mahiyetine göre yaptırımlar söz konusu olur. Misal, “başkan” olmanın kafasına göre takılmak demek olmadığını bilmiyorsa, öğrenir böylece.
Bu tür deneyimler, topluma da sisteme güven telkin etme testleri olarak işlevlidir aynı zamanda. Sistemin hukuki bağlamda anlayış ve ilkeler, normlar bakımından “oturmuş” olması, bu tür test ve deneyimlerin sonucunda varılmış noktadır.
***
Bu genel hatırlatmanın ardından “Ya bizde?” diye hayıflanarak sormamak elde değil; Ya bizde nasıl oluyor bu işler?
Bizde cumhuriyetin ikinci yüzyılında yol almaya başlamışken demokrasi, hukuk, adalet kavramları ölçü alınarak söylenecek olursa, sistem açısından “oturmuş” hiçbir şey yok. Ekonomisi, maliyesi, eğitimi, kültür ve turizmi… Neresinden tutacak olsanız, sistem, elinizde kalıyor.
Örnek kabilinden aklınıza ilk gelenleri hatırlayın…
Ekonominin son üç-beş senesini hatırlayın, daha gerilere gitmeden: Bir “Damat” devri yaşandı, enflasyonu tek haneli yapmak, dövizin ateşini düşürmek gibi iddiaları vardı ve “Reis”in de tam desteğini almıştı. Spekülasyonlar bir yana nedenini hâlâ bilmediğimiz şekilde istifa etti. Sonrasında kriz alarmları veren ekonomideki gidişatı gözlerindeki “ışıltı” ile izah eden, “düşük faiz yüksek üretim” vaadiyle ekonomiyi çökerten “Nebati” dönemi yaşandı. O da gitti, büyük umutlarla önceki ekonomi bakanlarının izlediği politikaların zıddını uygulamak üzere halen işbaşındaki Şimşek dönemi başladı. Bir yıl içinde üç ekonomi bakanı, üç merkez bankası başkanı değiştiren, ekonomi ve para politikalarının “bir de bunu deneyelim” şeklinde oluşturulduğu bir sisteme –bırakalım “oturmuş” olmasını– “normal” denilebilir mi?
Bir tatil beldesinde bir otel dolusu insan kış ortasında korkunç bir şekilde yanarak can verdi ve o otele ruhsat veren, denetlemek yükümlülüğü olan hiçbir yetkili bırakalım yargılanmayı, istifa bile etmedi…
Soma’da can veren insanlar için protesto hakkını kullanmaya yeltenen bir madenci yakınını özel tim polisleri gözetiminde tekmeleyerek döven iktidar mensubu kendinden geçmiş zat, bu “icraatı” nedeniyle ne yargılandı ne de görevden alındı; aksine bürokrasideki yükselişi hızlandı…
“Unutuldu gitti” sanılıyor ama genç bir İranlı (gerçi rüşvetle Türk vatandaşı da olmuştu) zengin züppe, hükümetin koca koca bakanlarını elinde maymun etmişti. O bakanlardan “Her cuma sallıyorum bakara makara” diyeni sonradan oraya buraya TC’yi temsil etmek üzere büyükelçi olarak görevlendirildi, diğerleri ne yapıyor bilmiyorum. Bildiğim yargılanmadılar, yargı önünde aklanmadılar, partilerinden ihraç edilmediler ve o yüzden alınlarında “şüpheli” damgasıyla yaşamlarını sürdürüyorlar. (Bir de o züppeden aldığı paraları genel müdürü olduğu bankada değil de evinde ayakkabı kutularında saklayan bir bankacı vardı, o da “devlet hizmetine” devam ediyordur herhalde?)
Eğitim konusuna hiç girmeyeyim daha iyi… Her bakan “Ben geldim” edasında yap-boz tahtasına çevrilen sistemle oynuyor. Tarikat vakıflarının eğitimdeki rolünü daha da pekiştirecek yeni protokoller imzalıyor. Zorunlu din dersi zorbalığı yetmiyormuş gibi “seçmeli” yeni din dersleri getiriyor, vs.
Örnekleri herkes kendine göre uzatabilir, güncelleyebilir.
Devlet böyle yönetilirken toplum ne yapıyor peki?
Aslında toplum bu anlayışı sırtında taşıdığı içindir ki ülkeyi bu kafayla yönetiyorlar, yönetebiliyorlar tabii ki. Baktılar yapıyorlar, oluyor ve bir şey de olmuyor; yapmaya devam ediyorlar…
Düşünceleri anarşizan çevrelere, Rönesans dönemi düşünürlerine, Fransız İhtilalinin ideolojik temelini atanlara ilham kaynağı olmuş La Boêtie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabında, toplumun “tiran” kavramıyla simgeleştirdiği devlet ve iktidar karşısındaki duruşunu irdelerken, “Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir” der.
Sanırım meselemiz biraz da budur; Birey değil, insan değil; kul, mürit, onun bunun “askeri”, kendi iradesine sahip çıkmaktan yana aciz bir toplumda birer yasaklar manzumesine çevrilmiş yasalar devleti yönetenler için değil adına “millet” dedikleri vatandaşlar içindir!
Dolayısıyla yaparlar, olur ve bir şey de olmaz. Sonra daha fazla yaparlar, yine olur ve yine hiçbir şey olmaz!
Bu kısır döngünün adına da, “Kader değildir ya, kaderdir diyek” denir…
Yazarlar
-
Mahfi EgilmezOrtaçağ’a dönüş 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Hakan TAHMAZGüvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi: Yeni statüko ve arayışlar 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet OcaktanMilletin vicdan hizasında durmayı başaramazsanız… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akın ÖZÇERMala fide politia 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet Ali ALÇINKAYAÖzgür Önderlik – Özgür Rojava – Jin, Jiyan, Azadî... 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlker DEMİRAYŞE HÜR DAHİL SOLUN BİR ELEŞTİRİ PRATİĞİ 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Taha AkyolYine yolsuzluk sorunu 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mensur AkgünTarihinin önemli bir dönüm noktasında Türkiye… 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldız ÖNENYönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Elif ÇAKIRVe siyasallaşan yargıda yeni eşik 11.02.2026 Tüm Yazıları
-
Akif BEKİÖzgür Özel'in öfke patlaması 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Fehmi KORUCHP ve Özel buna hazır olmalıydı 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Selami GÜRELBaşlangıçta Eylem Vardı! (Am Anfang war die Tat!) 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Ahmet TAŞGETİRENMuhafazakârlar ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İlhami IŞIKKırılmalar karşısında Türkiye ve Kürtler 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İbrahim KahveciNüfus verileri ne diyor? 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yıldıray OĞURSon anlarında telefonunda Candy Crush oynayan diktatörün hikayesi 10.02.2026 Tüm Yazıları
-
İsmet BerkanEvrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur? 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TEZKANDemirel’in köprüsünü sattırmam… Özal’ın köprüsünü sattırmam… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Bekir AĞIRDIRYakın geleceğin Türkiye’si: Kutuplaşma azalmayacak, psikolojik olarak form değiştirecek 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Mehmet TIRAŞEDEP YAHU… 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Nevzat CİNGİRT15 yıldır değişmeyen zihniyet, karartılan meclis 9.02.2026 Tüm Yazıları
-
Şeyhmus DİKENNaum Faik var mıydı? 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Cengiz AKTARErmeni uzlaşmazlığı efsanesi 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Yetvart DANZİKYANSuriye’yi konuşurken aslında Türkiye’yi konuşuyoruz 8.02.2026 Tüm Yazıları
-
Gökhan BACIKAKP İslamcı bir parti mi değil mi? 8.02.2026 Tüm Yazıları



























Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
3.02.2026
28.09.2025
19.09.2025
14.09.2025
5.09.2025
29.08.2025
22.08.2025
17.08.2025
10.08.2025
1.08.2025